Bugün tüm özel üniversiteler bir mükemmeliyet idealiyle karşımızdalar. Tercih zamanlarında gençlerden daha heyecanlılar. Siyasilerin seçim vaadi ve oy toplama çabaları gibi her yerde ‘Neden onları seçmeliyiz?’ konuşmaları yapılıyor. Zafere giden yolda yapılan her şeyi mübah gördükleri gayet açık çünkü biraz daha öğrenci çekebilmek için ‘vadedilenler ve gerçekleştirilenler’ arasındaki uçurum giderek büyüyor.

Lisenin otoriter ortamından çıkıp üniversiteye adım atacak gençlere sundukları özgürlükçü, parlak vaatler başta tamamen öğrenci odaklı görünse de, öğrenci merkezciliğini bir kenara bırakmış özel üniversiteler büyük eğitim ihtiyacını tamamen kâra dönüştürme projeleri içindeler.

“En rahat, capcanlı kampüs hayatı bizde! Küresel şirketler özellikle bizim mezunlarımızı tercih ediyor! Gücü öğrenciye verdik! Dünyaca ünlü liderler okulumuzda! Üst düzey akademik kadro! Her şeye rahatça erişebileceğin bir hayat! Hayallerini gerçeğe dönüştürebileceğin yer…”

Davulun sesi uzaktan hoş gelir misali, üniversitenin içine girdiğimizde bir bakıyoruz bu çekici vaatler kenarından köşesinden sıkıştırılmış ve küçücük kalmışlar. En canlı, en özgür kampüs dediklerinde öğrencilerin seslerini duymaktan, fikirlerin dile getirilmesinden korkuyorlar. Öğrencilerin seslerini engellemek için de gereksiz bir sürü yasal prosedür diziyorlar. Gücü öğrenciye vermek lafları tanıtım safsatalarında göz boyamak için yalnızca. Yetkin akademik kadrolar diyerek övündükleri, her dönem değişen bambaşka yüzler haline geldi. Özellikle bizi seçecek olan şirketlerin aslında umurunda bile değiliz, mezun olduktan sonra hazır bekleyenler ise iş imkânları değil, dahil olacağımız işsiz mezun ordusu sadece. Hayalleri gerçeğe dönüştürmek bir yana, o hayallere ulaşmak için bizim kendi çabalarımızın bile bir önemi yok bu düzende.
 
Girişte bizi etkileyen o tanıtım yalanları, akademik yetkinlik, yaşam boyu başarı lafları asla doğru değil. Üniversitenin bize vadettiği altın çağ tıpkı bizden önceki gençlere de vadettiği altın çağlar gibi sahtedir. Ortada yaşanacak altın yıllar, capcanlı bir hayat değil; ses çıkarmayı, yalanlarına tepki göstermeyi bile unutacağımız, karşımızda hazır beklemeyen işlerin arkasından koşturacağımız yorucu hayatlar var.

Fırsatlar, olanaklar, akademik üstünlük diyerek göz boyayan özel üniversiteler gerçekten bizim için mi uğraşıyor yoksa bizler yalnızca özel üniversitelerin rekabet savaşlarındaki figüranlar mıyız?
 
Üniversitelerin rekabet savaşlarının içinde her taraftan şekillendirilmeye, sınırlandırılmaya çalışıldığımız inkâr edilemez bir gerçek. Özel üniversiteler, çekici reklamlarına yeterince genç inansın, kontenjanları dolup taşsın diye eğitimi çok net fark edilecek şekilde geri plana atan, yalan söylemektense çekinmeyen ticari yuvalara döndüler. Bahsettikleri özgürlük vaatleri bizim isteklerimiz, fikirlerimiz doğrultusunda değil; rektörlerin, heyetlerin uygun gördüğü, onların şekil verdiği kadardır. Bizleri hala yönetilebilir, sunduklarına boyun eğebilir sanıyorlar. Gücün öğrencide değil, her zaman onlarda olacağını anlatmak içinse her fırsatta gözdağı vermekten geri durmuyorlar.
O zaman tüm bunlar kimin yararına? Tercih zamanlarında yılmadan bağırdıkları gibi her şey öğrenciler için mi? Gerçekten artık buna inanıyor muyuz? Kimin yararına sorusunu artık hiçbir genç, bizim için diyerek cevaplayamaz. Özel üniversitelerin rekabet savaşlarının içinde öğrencilerin yararına olan bir şey kalmamıştır. Ve eğer, ortada bir savaş varsa bu savaş çoktan kaybedilmiştir. Mezunlarının koştur koştur iş aradığı, hiç de hayallerdeki gibi olmayan işlerde yarış atı gibi çalıştığı düzende bizler için ve gelecek için kazanılacak bir şey olmayacak.