28 Kasım günü vurularak öldürülen Tahir Elçi’nin cinayetindeki sır perde hala aralanmadı. Bunun üzerine Tahir Elçi’nin eşi ‘bu ölümün üzerindeki sır perdesinin aydınlatılmaması belliydi.’ dedi.

Türkan Elçi’nin geçen bir yıla dair anlatımı şöyle:

‘Tahir ile ilgili geçen zamanın uzunluğu, kısalığı mevzusu bende her zaman bir kafa karışıklığı yarattı. Bazen dünmüş gibi geliyor. Bazen de yüzyıl geçmiş gibi her şey benden çok uzaklaşıyor. Bazen gülüşüyle yanımdaymış gibi duruyor, hatta uzansam dokunacakmışım gibi. Bazen de yüzü bulanıklaşıyor, silikleşiyor. Zihin işte, zayıf zamanlarımızda bizimle oyun oynuyor.

Bildiğim tek şey Tahir’den sonra bütün hayatımın değiştiği. Çok mütevazı, memnun olduğum, asla şikayet etmediğim bir hayatım vardı. Okula gitmek, çocuklarla ders işlemek. Öğretmenlik en sevdiğim, kendimi bulduğum bir meslekti diyebilirim. Fakat insan hayatının gidişatını değiştirecek önemli bir olayla karşılaştıktan sonra ne kadar istese de eskisi gibi olmuyor hiçbir şey.

Dört Ayaklı Minare kapanmayan bir yara. Olaydan sonra nisan ayında avukatlar haftası vesilesiyle karanfil bırakmak için gitmiştik. Ondan sonra bir daha da görmedim. Eskiden ailece oraya doğru yürürken kendimize ait hissettiğimiz bir şehrin kalbine, ruhuna doğru yürümenin sevincini yaşardık. O sevinci elimizden aldılar.

Bir toplumu yok etmenin en etkili yolu; tarihini, tarihi eserlerini yok etmektir. Tahir’i endişelendiren, harekete geçiren mevzu da asıl burada yatıyor. Bir mekâna ölüm kokusu sinmişse orayla barışmak da biraz zor. Aslında minare bize uzaktan ‘Benim suçum günahım yok’ hüznüyle bakıyor. Neticede o da korkunç bir cinayete tanıklık yaptı.

Bu kâbus dolu günlerden kurtulabilmenin yollarından biri de Türkiye’de bazı insanların bu acılara tanıklık yapmış olmanın ezikliğinden kurtulmak istemesi, vicdanlarının konuşmaya başlamasıyla mümkündür…

Bazen olayla alakalı haberler çıkıyor. Hepsi de gerçeklikten uzak. Bana inandırıcı gelmiyor. Sözde tanıklıklar falan, tümü kurmaca. Bu menfur cinayetin aydınlanmayacağı ilk günden belliydi desem de içimde yine de bir umut taşıdım hep. Çünkü olayın gerçekleşme anına kadar biz toplumca umutlarımızı kaybetmemiştik.

Tahir’in katledilmesi bu anlamda bir milattır. Olayların tahmin edilemeyecek bir yöne doğru evrilmesi yönünden bir milattır diyorum. Dosya ile ilgilenildi mi, yok inanmıyorum, verilen sözler tutulsaydı bir ilerleme kaydedilecekti. 

Ben evimi, çocuklarımı, Tahir’i hastalık derecesinde severdim. Vasat hayatım beni mutlu kılmaya yetiyordu. Tahir’i kaybetmeden bir ay önce Tahir aynen bana şunu söyledi; ‘Türkan senden önce ölmek isterim. Sen çocuklara çok daha iyi bakarsın.’ Bunu hatırladıkça canım acıyor. Evi idare etme konusunda asla kendimi bırakmak istemedim.

Çocukların ayakta kalabilmeleri için evde devam eden bir yas havasını yaratmamaya çalıştım. Bazen bir kayıptan sonra ya duvardaki fotoğraflar bir bir indirilip gözden ırak sandıklara kapatılıyor ya da duvardaki fotoğraflar çoğaltılıyor. Tahir’in duvara asılan fotoğrafları çoğaldı. Tüm fotoğraflarda uzaktan gülüyor bize.’

(kaynak:diken)