Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Somer, Anayasa değişiklik referandumundan “Evet” sonucu çıkması halinde en çok AKP ve seçmeninin mağdur olacağını belirtti. “İktidar partisi içinde, alınan kararlara itiraz edenler oluştukça, yeni güç odakları ortaya çıkacak. Bunlar bir süre sonra sürtüşmeye başlayacak. Buna bağlı olarak “evet” diyen kesim de güçsüzleştiğini görecek” diye konuşan Somer, bu nedenle AKP seçmeninin içinde de ciddi bir şüphe olduğunu söyledi.

İktidarın “hayır” oyu verecek olanları "terörist" ilan etmesinin, hedefledikleri etkinin tersini yaratmaya başladığına da dikkat çeken Somer, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Türk toplumu zulüm var burda demeye başladığı anda mağdurun yanında oluyor. Bunun işaretlerini de almaya başladık. Ama bunu açık ölçebilecek kadar göremiyoruz çünkü şu anki durumumuz geçmişten farklı. Tek parti dönemleri ve askeri rejim dönemleriyle karşılaştırdığımızda, medyada hem çok ciddi hem de çoğunluk açısından kafa karıştırıcı bir tekseslilik var. Akademisyenlere yapılanlar ya da Meral Akşener’in toplantısının engellenmesi gibi durumlar toplumda mutlaka tepkiye yol açacak olaylar ama bunlar topluma yeterince ulaşmıyor.”

T24'ün röportajının tamamı şu şekilde:

Anayasa paketine yönelik itirazlar bugüne kadar hep muhalefetin cephesinden gündeme getirildi. Peki size göre, AKP seçmeni yeni Anayasa paketine neden “Hayır” demeli?

Anayasa değişiklik paketi, Başkanlık sistemini savunan kesim açısından da çok büyük sorunlar yaratacak bir paket. Bu paket, AKP’nin de, “evet” diyen seçmenin de, hatta Cumhurbaşkanı’nın kendisinin de denetleyemeyeceği bir yönetim tarzı ortaya çıkarır. İktidar partisi içinde, alınan kararlara itiraz edenler oluştukça, yeni güç odakları ortaya çıkacak. Bunlar bir süre sonra sürtüşmeye başlayacak. Buna bağlı olarak “evet” diyen kesim de güçsüzleştiğini görecek. Zira yeni iktidar mücadelelerine, yeni krizlere gebe bir anayasa paketinden söz ediyoruz. Dolayısıyla istikrar devam edecek beklentisi, gerçi istikrardan ne kastediliyor ve ne kadar vardı o tartışılır, gerçekleşmeyebilir.

AKP seçmeni bunu bilmiyor mu? Yoksa bütün algı, Cumhurbaşkanı’nın Başkan olması üzerine mi yoğunlaşmış durumda? 
AKP içinde üç gruptan bahsedebiliriz. Bir kesim tamamıyla Erdoğan’a güven üzerine oy veriyor ve fazla sorgulamıyor. İkinci kesim, ekonomik kazanımlarının yanı sıra, yaşam tarzı kazanımlarını da göz önünde bulundurarak bu kazanımları kaybetmek istemeyenler. Üçüncü kesim ise şu anda gerçekten bu anayasa paketinden şüphe duyan fakat hayır çıkması halinde çıkış yolu göremeyen seçmenler. Hayır tarafı açısından en önemlisi bu iki kesim. Zira sözünü ettiğimiz bu iki kesim de, içeriği öğrendikçe hayır diyebilecek olanlar.

Hayır’cı tarafın, AKP içindeki sözünü ettiğiniz iki kesimi ikna etmesi nasıl mümkün görünüyor?

Hayır çıktığında hemen iktidarın da, Cumhurbaşkanı’nın da değişmeyeceği ve mevcut kazanımların kaybedilmeyeceğini anlatmak çok önemli. Ayrıca, “hayır” da “evet” de çıksa, süreç bitmiş sayılmaz, mevcut sistemde cumhurbaşkanının sorumluluklarını daha düzgün belirleyen, şu anda kullanmakta olduğu ama anayasal olarak tartışmalı olan yetkileri düzenleyen, fakat aynı zamanda sorumluluğunu ve denetlenebilirliğini belirleyen bir öneri getirilebilir. Zaten mevcut anayasa değişiklik paketinde partilerin uzlaştığı 60- 70 madde vardı. Bu maddeler üzerinden yeni bir düzenleme yapılabilir.

Yani iki seçeneğe hapsolmuş değiliz.

Kesinlikle. Bakın, “Evet”çi kesimde, Başkanlık sistemi geldiğinde yeni bir çağ başlayacak bütün sorunlar hallolacak gibi bir beklenti var. Ancak bu gerçekçi bir beklenti değil. Zira Başkanlık sistemi, yönetici elit içerisinde küçük bir kesimin Türkiye’nin idari yapısında çok büyük değişiklikler yapabilmesini de beraberinde getiriyor. Bu değişiklikler, bir tür eyalet sistemine geçişi kapsayabileceği gibi, Türkiye Cumhuriyeti devrimlerine tepkisi olan İslamcı iktidar ortağının da arzu ettiği değişiklikleri içerebilir. Buna ister rejim ister sistem değişikliği deyin, adı önemli değil, önemli olan denetlenemeyecek olması. Yani, Başkan ve çevresindeki küçük bir kesimin, Türkiye’nin idari yapısında, iç ve dış politika bürokrasisinde, ekonomi yönetiminde, eğitim sistemi, çevre gibi alanlarda radikal değişiklikler yapma yetkisi olacak.

Somutlaştırır mısınız?

Başkanlık sistemine geçilmesi halinde ekonomide karar vericiler değişecek, bu kararları verme şekilleri değişecek, yeni bürokrasiler, yeni kadrolar gelecek. Bu kadrolar ne kadar yetkin olacak bilmiyoruz. Şöyle düşünün: İyi bir ekonomi için en önemli unsur güvendir. Öncelikle kurumlara ve kurallara önem veririz. Zira o kurumlar ve kuralların, ehil kişilerin ekonomi yönetimine gelmesini sağlayacağını, yetkilerinin sınırlarını biliriz. Ama Başkanlık sisteminde kararlar, Başkan’a yakın, küçük bir zümre tarafından alınacak ve yanlış kararlar alındığında ise düzeltecek mekanizmalar da yok.

Benzer şekilde, Milli Eğitim sistemi Başkanlık kararnameleriyle kökten değişebilir. İş hayatında çok temel işçi haklarını etkileyecek kararlar alınabilir. Çevre konusunda, imar izinleri, Sit, tarım ve turizm alanlarında radikal değişiklikler yapılabilir. Dış politika, NATO ya da AB konularında olsun, çok temel değişikliklere gidilebilir. Bu tamamen Başkan ve çevresindeki yönetici elit kesimin ne yapacağına bağlı.

Şu anda muhalefet, iktidara “Ne istiyorsunuz da yapamıyorsunuz” diyor. Bu da doğru değil öyleyse?

Kısmen değil. Şu an muhalefeti de kendine yakın olmayan sivil toplumu kaale almayan bir iktidar olsa da, mevcut yapı fren görevi görüyor. Şu anki durumda Türkiye’de zaten Cumhurbaşkanı ve danışmanları en temel kararları alıyor, Bakanlar kurulu daha çok uygulayıcı ve imza atıcı konumunda ama öyle bir noktaya gelinebilir ki Meclis’tekiler de artık bu sorumluluğun altına girmek istemez. Bu nedenle radikal değişiklikler Cumhurbaşkanı tarafından gündeme getirilmiyor olabilir. Zira iktidar partisinin kâğıt üstünde bazı şeyleri engellemesi hâla mümkün. Başkanlık sisteminde ise Meclis’in ve halkın birtakım radikal kararları engelleme imkânı çok az olacak.

Sırrı Süreyya Önder önceki gün yaptığı açıklamada, boykotun kesinlikle söz konusu olmadığını söyledi. Bu referandumdaki duruşunun, HDP açısından önemi nedir?
Boykot Kürtler açısından yanlış bir karar olur çünkü boykot halinde hiçbir tarafa yaranamayacaklar. O zaman “Evet” desinler daha iyi. Boykot, HDP’nin 7 Haziran’dan sonra yarattığı büyük hayal kırıklığı sürecinin devamı olur. Tersinden bakarsak, HDP bu referandum sürecinde “Hayır”ı fırsat olarak kullanabilir. 7 Haziran’dan sonra iki ateş arasında kalan ve moral üstünlüğünü kaybeden HDP bunu tekrar kazanmanın bir fırsatı olarak değerlendirebilir referandumu. Zira rakamlara göre HDP seçmen kitlesini çok da kaybetmiş değil. Destek yine de barajın üstünde.

Her iki blokun, yani “Evet”çi ve “Hayır”cı cephenin de kampanyalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet kampanyası değişikliklerin içeriğine çok az giriyor. Daha çok şölen ve görkem mantığıyla, insanların güçlü devletle özdeşleşme ihtiyacı üzerinden gidiyor. Mitinglere baktığımızda, çok şaşaalı, müzikli, dev ekranlı, bol yemekli, bireyin, güçlü devlet imajı üzerinden kendini güçlü hissetmesi hedefleniyor. Son iki senede 70 civarında terör olayını engelleyemeyen parasının değeri düşen bir devlet var ama mitinglerde yaratılan atmosfere bakınca kendinizi çok iyi hissediyorsunuz.
Hayır kampanyasının da burada farklı bir açıdan güç algısı yaratması gerekiyor. Aslında “Hayır” demek daha güçlü bir devlete yol açacak. Zira devlet, küçük bir grup tarafından radikal bir şekilde dönüştürüldüğünde değil, halk denetleyebildiği ölçüde güçlü bir devlettir.
Aslında bu referandumda Türkiye toplumunda çok güçlü olan iki duygu çarpışıyor gibi geliyor bana. Güce olan saygı ve adalet/ merhamet duygusu.

İktidarın ‘Hayır’ oyu verecek olanları adeta terörist ilan etmesinin, hedefledikleri etkinin tersini yaratmaya başladığını söyleyebilir miyiz?

Tabii, baskılar ters tepme potansiyelini de barındırıyor. Türk toplumu zulüm var burda demeye başladığı anda mağdurun yanında oluyor. Bunun işaretlerini de almaya başladık. Ama bunu açık ölçebilecek kadar göremiyoruz çünkü şu anki durumumuz geçmişten farklı. Tek parti dönemleri ve askeri rejim dönemleriyle karşılaştırdığımızda, medyada hem çok ciddi hem de çoğunluk açısından kafa karıştırıcı bir tekseslilik var. Ses çokluğu veya kalabalığı var ama çok seslilik yok. Söylenmeyenler söylenenlerden daha fazla. Akademisyenlere yapılanlar ya da Meral Akşener’in toplantısının engellenmesi gibi durumlar toplumda mutlaka tepkiye yol açacak olaylar ama bunlar topluma yeterince ulaşmıyor.