BBC Türkçe’den Fundanur Öztürk’ün haberine göre, aradığı hükümet yetkilileri Nuriye Gülmen ve Semih Özakça'nın açlık grevine ilişkin aramalara ağırlıklı olarak ‘iş yoğunlukları’ gerekçesiyle yanıt vermedi. İçişleri Bakanlığı da konu hakkında herhangi bir açıklama yapmayacaklarını belirtti.

 AKP İnsan Hakları Başkan Yardımcısı İbrahim Aydemir, “Grupta alınan ortak karara göre, bu konuda beyanat vermeyeceğiz” dedi.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi AKP Milletvekili Nurettin Yaşar ise, “Vicdanen rahatsız olduğum bir konu. Komisyonda gündeme geldiğinde görüşeceğiz, fakat henüz bu konuyla ilgili alınmış kolektif bir komisyon kararımız yok” diye konuştu.

Fakat TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi AKP milletvekili Said Yüce, Gülmen ve Özakça’nın açlık grevinin İçişleri Bakanlığı, Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu’nun gündeminde olduğu bilgisini paylaştı.

‘Dinimize uygun değil’

Yüce, KHK ile kamudan ihraçlarda bazı yanlışların yapılmış olabileceğini ancak bunları düzeltmenin zaman aldığını söylüyor: 

“Geçtiğimiz yıl 15 Temmuz gibi çok vahim bir hadise geçirdik. Her ne kadar birileri bunu sulandırmak ya da başka noktalara çekmek istiyorsa da Türkiye böyle bir hadiseyi yaşadı. Bunun meydana getirdiği bir takım travmalar var. Hem güvenlik bürokrasisine, hem yargı sistemine sızmış bu ihanet şebekeleri maalesef birçok şeyi alt üst ettiler ve çürüttüler. Bunu tekrar yapılandırmak, yoluna koymak için azami gayret gösteriliyor.”

“Türkiye Devleti ve kurumları kimseye zulmetmek için değil, adaleti tesis etmek için var. O nedenle bu tepkiyi koyan arkadaşlara tavsiyem o dur ki, biraz da sabırla ve mutlaka hayatta kalarak haklarını aramalılar. Açlık grevi bir çare değil ve yol değil” diyen Yüce, kendisi dahil tüm vekillerin ve kurumların ihraçlardaki haksızlıkların giderilmesi için çaba harcadığını söyleyerek Gülmen ve Özakça’dan devlete güvenmelerini ve ‘dini değerlere aykırı olarak değerlendirdiği’ açlık grevine son vermelerini istiyor:

“Açlık grevi gibi eylemler hem bizim inançlarımıza hem değerlerimize uygun şeyler değildir. Başka şeyler yapabilirler. Allah’ın verdiği canı ancak Allah alır. Rızkı da veren Allah’tır. Allah’ın verdiği rızık, bazen orada olmaz burada olur. Kadere teslim olmak ve tevekkül etmek lazım. Allah muhafaza o insanlar hayatlarıyla bunu ödeseler, bu Allah’ın da hoşuna gitmeyen bir şeydir.”

‘Durumları fark edildi’

Gülmen ve Özakça’nın açlık grevinde sağlıkları açısından kritik aşamayı geçmelerine rağmen henüz hükümet kanadından bir açıklama gelmediği hatırlatılan Yüce, konunun yetkililer tarafından tartışıldığına şahit olduğunu söylüyor:

“Gülmen ve Özakça özelinde ilgili merciler çalışıyorlar. Durumları mutlaka fark edildi ve konuşuluyor, bundan emin olsunlar. İlgili bakanlar ve bürokratlar onların ismi üzerinde konuyu mütaala ettiler, ‘Nasıl çözebiliriz, doğrusunu kamuoyuna nasıl anlatabiliriz’ diye tartıştılar.

Biz de geçen hafta hem Sayın Canikli ile, hem ilgili bakanımızla, hem de İnsan Hakları Komisyonu Başkanıyla konuyu uzun uzun konuştuk. Fakat şunu tekrar tekrar tavsiye ederim, devletimize güvensinler ve açlık grevinden vazgeçsinler.

Emin olsunlar ki, biz de onlar mutlaka kurtulsun istiyoruz. Ama başka şeylere alet olmamak lazım. Onlar ve onları destekleyenlerin de grevden vazgeçip diyalog yöntemini seçmesi çözümü hızlandırmaya sebep olur.”

‘Ekmeğimiz için aç kalıyoruz’

Eylemleri sürerken bir yandan da hukuki başvurularını yaptılar ancak Özakça’nın talebi İdare Mahkemesi ve Bölge İdare Mahkemesi tarafından incelenmeksizin reddedildi. Gülmen’in başvurusuna ise henüz cevap alınmadı.

Grevin 36. gününde Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın aileleri Yükseköğretim Kurumu (YÖK), Milli Eğitim Bakanlığı ve Başbakanlık’a dilekçe vererek, ‘çocuklarının açlık grevinde olduğunu ve muhatap aradıklarını’ ifade etti. Ancak 15 gün sonra YÖK’ten gelen cevapta, iki gün önce kurulan OHAL komisyonu işaret edildi ve oraya müracaat yapmaları gerektiği belirtildi. Diğer dilekçelerine cevap bile gelmedi.

İki eğitimci artık birinden destek almadan yürümekte zorlanıyorlar. Onları evlerine götürecek taksi geldiğinde Semih Özakça’nın koluna annesi Sultan Özakça giriyor ve yavaşça ilerliyorlar.

Semih Özakça, kendilerini açlık grevi yapmaya iten süreci şöyle anlatıyor:

“Açlık grevinden önce diğer mücadeleler yapılmamış gibi bir algı oluşturulmasın. Biz aylarca işimizi, öğrencilerimizi geri istiyoruz dedik ama polis saldırısı dışında hiçbir tepki görmedik. Belki de o kadar işkence ve baskı görmeseydik, görmezlikten gelinmeseydik açlık grevini tercih etmeyecektik. Bu aslında sürecin dayattığı bir şey olarak karşımızda duruyor. Bize başka çare bırakmadılar. Açlık grevinden önce tüm mücadele yollarını tükettiğimizi düşünüyorum. Oturma eylemi yapmaya başladık ve gözaltılara rağmen ısrar ettik. Oturma hakkımızı kazandık, basın açıklamaları yapmaya başladık, basın toplantıları yaptık, ama hiçbir yetkili bunlardan sonra bir ses çıkarmadı. O yüzden biz,

‘Eğer ekmeğimizle terbiye ediliyorsak, işte somut olarak görün, bize bu yapılmaya çalışılıyor’ dedik. Yapılan şeyin gerçekliğini somut olarak ortaya koyuyoruz. Biz ekmeğimiz için, karnımızı doyurmak için aç kalıyoruz aslında.”

Gülmen de, “Biz açlık grevine başlamamış olsaydık şu an o kulaklar bizi hiç duymamış olacaktı. Bugün sesimiz onlara ulaştıysa bu açlık grevimiz sayesinde oldu. Açlık grevi son derece demokratik, pasif bir hak arama biçimidir. 72 gündür kelimenin tam anlamıyla açız. Ben buradan onlara soruyorum, ne yapacaklar?” diye soruyor.

‘Adaletsizlik dine aykırı değil mi?’

Gülmen ve Özakça, Yüce’nin açlık grevine ve kadere razı gelerek tevekkül etme konusundaki yorumlarına katılmadıklarını ifade ediyor. İkisi de bu yorumlar üzerine akıllarına gelen birkaç başka soruyu paylaşmak istiyor.

Özakça, “Bir insanın ekmeğiyle terbiye edilmesi dinimize aykırı değil mi? Hiçbir sorgu sual olmadan insanlar bir gecede kapının önüne koyuluyor. Zalimlik varsa ona karşı bir şey yapılması dinen de uygundur diye düşünüyorum. Ayrıca tevekkül kaderine razı gelmek değil ki. Tevekkül, yapılması gereken her şeyi yaptıktan sonra bekleyişe geçmektir” diyor.

Gülmen de soruyor:

Bizlerin vücudunda her geçen gün onların ihmalkarlığından, bize kulaklarını tıkamasından ötürü hasar oluşuyor. Mesela dinen buna nasıl bakıyorlar? AKP milletvekillerinin her biri bunun sorumluluğunu taşıyor. Müslüman olanlara sorayım, bu sorumluluğu alabilecekler mi? Allah’ın karşısında bunun hesabını verebilecekler mi?”

Özakça, Yüce’nin ‘devlete güvensinler’ çağrısına şöyle yanıt veriyor:

“Bir insanın hakkı aramak için tepki göstermesi demek, devlete güvenme ya da güvenmeme meselesi değildir. Yasal zeminde hareket etselerdi bizi işten atma imkanları yoktu. ‘OHAL olmasaydı bu kadar temizliği yapamazdık’ demişlerdi. Bu ortamda adalete nasıl güvenebiliriz? Biz işten atılmış insanlarız ve sesimizi çıkarmak istiyoruz ancak karşılığında dövülerek yaka paça gözaltına alınıyoruz. Bu ortamda nasıl bir güvenden bahsedebiliriz?”

OHAL komisyonu çözer mi?

Gülmen her ne kadar KHK ile işten atılmalarını en başta Anayasa’ya aykırı olduğunu ifade etse de, iki gün önce kurulan OHAL komisyonunun mesleğe iadeler noktasında adaletli bir inceleme yapmasını istediklerini ifade ediyor.

“Biz aslında en başından beri KHK ile insanların işinden atılmasını doğru bulmadığımızı ilan ederek bu eyleme başlamıştık. Ayıklama yöntemiyle insanların işine geri dönmesinin de adaletli olmadığını düşünüyoruz. Ama şu an bizlere gösterilen bir yol var. Bir komisyon kuruldu ve nasıl işleyeceğini, seçme işleminde adaletli davranıp davranmayacağını vereceği kararlar gösterecek.”

Özakça ise, “200 bine yakın dosyayı bir komisyonun nasıl inceleyeceği sorusu insanları kaygılandırıyor ve durum insanlara ‘Sıranızı bekleyin’ diyor. Fakat bizim için bekleyecek bir zaman kalmadı. Çünkü açlığımız devam ediyor” diyor. 192 gündür işini geri alma mücadelesi veren iki eğitimci, ‘ister KHK’ ile ister komisyon ile’, işlerini geri kazanana kadar açlık grevini sonlandırmayacaklarını bir kez daha tekrarlıyor.

(Fotoğraf: @NuriyeGulmen)