Cumhuriyet’ten Canan Coşkun’un haberine göre, 24 Temmuz’da başlayan Cumhuriyet davasında ‘itham’ olarak tanımladığı konuşmasında “Dostları olmaktan onur duyduğum” diye tarif ettiği ‘Dışarıdaki Gazeteciler’, Ahmet Şık’sız geçen zamanı anlattılar. 

Ertuğrul Mavioğlu: Elini değdirdiğin her şeye emek vereceksin, mesela güzel yemek yapacaksın, mesela iyi baba olacaksın. Muktedir karşısında lafını hiç esirgemeyecek kadar sert, dostlarına hata yapsalar bile affedici ve naif olacaksın. Kindar olmayacaksın ama yapılan kötülükleri asla unutmayacak, kötülerin salyangoz misali arkalarında bıraktıkları izleri süreceksin. İçeceksin ama kendini bozmayacaksın. Hep bir gözün açık, hep dik duracaksın. Sevdiklerine her daim yoldaş olacaksın. Bin kez düşüp her defasında daha da güçlenerek ayağa kalkacaksın. Uğrunda yorulsan, üzülsen, örselensen de hep hakikatin ışığını arayacaksın. Karanlığa boğulan ülkede bile bile lades demeyi becerecek, bedel ödemeyi peşinen kabul edeceksin. Her yaşında delikanlı olacaksın. Evet, haklısınız, bir Ahmet Şık kolay olunmuyor.

Fatih Polat: Aslında Ahmet içerideyken de duruşu ile yokluğunu aratmayan bir gazeteci. Kuşkusuz, bu 250 gün içinde aramızda olsaydı, eminim çok iyi haberlere imza atar ve basın dayanışmalarında etkin bir biçimde yer alırdı. Ama şimdi o içerideyken de tıpkı Sokrates gibi soru sormayı sürdürüyor ve dışarıdaki meslektaşlarına da savunmasında olduğu gibi aynı şeyi yapmalarını söylüyor. Gazetecilik açısından aslolan da budur. Ahmet, gazetecilik yaparken eğilmeden, dava korkusuna boyun eğmeden sorduğumuz soruların içindedir. Onun bir an önce aramıza dönmesini de böyle sağlayabiliriz: Ahmet Şık neden içeride?

Candan Yıldız: Ahmet eksik ise en başta tutarlı, bugünlerde en ihtiyacımız olan ve bulaşıcı olmasını istediğimiz cesaretli bir arkadaş eksik. Bu Ahmet için eksik kalır tabii. Hak haberciliğinin kendisi olan bir gazeteciden mahrum bu toplum. Mesela Lice’de, Hakkâri’de silahsız insansız hava araçlarının öldürdüğü insanların kim olduğunun peşine düşerdi. Sadece resmi açıklamalarla yetinmezdi. Onu ve temsil ettiği gazeteciliği çok özledik.

Banu Güven: Ahmet özgürlüğünden mahrum bırakıldığından beri, arkadaşlığının verdiği neşe eksik. Telefonun ucundaki sesi eksik. Muzipliği eksik. Arada Cumhuriyet’e uğradığımda onu masasında çalışırken bulurdum. İki çift laf ederdik. O eksik. Bu adaletsizlik karşısında uykularım eksik. Ama dört duvarın ardından bize eksikliğini hissettirmediği çok önemli bir şey var: Hakikati dile getirmeye devam ediyor, hem de gittikçe daha güçlü bir şekilde. Ahmet’i özledik çok. Arkadaşımızı istiyoruz.

Hilmi Hacaloğlu: Hakikat korkutur. Hakikatin peşinde olanlar da. Ahmet Şık, işte bu yüzden cezaevinde. Çünkü o nevi şahsına münhasır gazeteciliği ile hakikat arayışından hiç vazgeçmedi. Hiçbir güç sahibi, en demokrat geçinenler de dahil olmak üzere sorgulayandan hoşlanmaz. Ahmet Şık ise bıkmadan, usanmadan sorgular. Cumhuriyet’e ilk operasyon yapıldığı gün Hikmet Çetinkaya’nın odasında röportaj yaptığımda ona “Korkmuyor musun?” diye sordum. Açıkça “Her kim korkmuyorum derse yalan söyler” dedi ve ekledi: “Konuşması gerekenler sustuğu için benim söylediklerim sertmiş gibi algılanıyor”. Ahmet Şık, bizim kuşağın tartışmasız en gözü pek gazetecisi. Tarih onu böyle yazacak ama onun hakikat perdesini aralama çabasını demir parmaklıkların arkasıyla cezalandıranları nasıl yazacak?

Timur Soykan: O hayatımda tanıdığım en özgün insanlardan biridir. Hiç lafını sakınmaması, dobralığı ile samimiyeti birleşir ve çok sahici ilişkiler kurar insanlarla. Fikirlerini hararetle savunur. Çoğu insan onu kahraman olarak görüyor ama onun hiç öyle bir hedefi olmadığını yakınındaki herkes bilir. O sadece adaletsizliklere karşı fikirleri içinde tutamayan, öfkesi güzel bir adamdır. Hepimizin içindeki, aklındaki sestir. Şimdi 250 gündür bir kumpasla hapiste. Ve biz, hepimiz bu 250 günün hiçbir dakikası özgür hissetmedik

Elif Ilgaz: Ahmet'im özledim be... Hem de çok özledim. Birlikte haberde olmayı, koşuşturmayı. Sonrasında oturup bir yerde sohbet etmeyi, bana takılmalarını özledim. Çoluk çocuk bir arada oynadığımız oyunları... Büyük masalarda yemeklerini yemeyi, kahkahalarımızın böldüğü sohbetleri...

Ama tüm dostlar yine güzel günlerde bir arada olacağız. Çok yakında, biliyorum. Bu karanlık günlerde senin hakikatin sesi olarak ödediğin bedel, bu onurlu duruşun, 'hayalini kurduğumuz hayatı mümkün kılacak. Çünkü haklısın, haklıyız.  Bugün biricik kızın, tam da tutukluluğunun 250. gününde bir yaş daha büyüdü. Mina artık 18'inde bir genç kız. Konuştuk cıvıl cıvıl geliyordu sesi. Arkadaşlarıyla doğum günü kutlamasına hazırlanıyordu. 

Ve o da biliyor, ödediğin bu bedel "çocuklarımızın düşlerini gerçek kılacağımız bir hayatı var etmek için..." Bir babanın kızına vereceği bundan güzel 18 yaş hediyesi olur mu?

(Fotoğraf: AP Photo)