Kalın, “Türk solu birçok aşamadan geçti. Kemal Tahir, İdris Küçükömer çizgisinde ya da daha güçlü bir şekilde devam etseydi, sosyal adalet, hizmet siyaseti, Anadolu’nun irfan ve düşünce geleneği konularında daha farklı bir konumda olabilirdi, hala da olabilir. Türk sağına bakalım; sol karşıtı ya da statükocu bir algı yaratılı­yor. Türk sağı daha açık, daha kucak­layıcı bir konumda olabilirdi ve hala olabilir.” dedi.

 
Kalın’ın Habertürk’ten Kübra Par’a verdiği röportajın bir kısmı şöyle:
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan, zaman zaman Batı’ya meydan oku­yan bir lider. Türkiye’nin reto­rikteki bu çıkışlarının ötesinde, pratikte bir gücü var mı; yoksa eko­nomiden sanayiye; savunmadan bilişime ve kültüre, dışa bağımlı bir ülke miyiz? Özellikle son 16 yılda Türkiye’de “inşaatlar dışında” kalıcı olarak ne yapıldı?
 
Çok büyük şeyler yapıldı; 16 yılda Türkiye ekonomisi 3,5 kat büyüdü. Kişi başına düşen milli gelir 3 bin dolardan 10 bin dolara yükseldi. Sağlıkta ve eğitimde altyapı sorun­ları çözüldü. Savunma sanayisi ala­nında kendi İHA’mızı SİHA’mızı, roketlerimizi, tanklarımızı üretiyo­ruz. Terörle mücadelede çok önemli adımlar atıldı. Üniversitelerimizin sayısı arttırıldı; elbette kaliteyi arttır­mamız lazım ama niteliksel artış için öncelikle niceliksel birikimin oluş­ması gerekiyor. Dolayısıyla bütün bu tabloya bakıldığında çok önemli mesafeler alındığı görülebilir. Tüm bunların bölge ve dünya siyasetine yansıması çok önemli oldu. Suriye meselesinin Türkiye olmadan tasav­vur edilip, çözülmesi mümkün değil. Filistin meselesinde Türkiye aktif bir rol oynuyor. Bunlar son derece önemli kazanımlardır. 10-15 yıl önce, Türkiye’deki politikacıların “Bun­lar bizim boyumuzu aşar, bunları biz yapamayız” diye düşündüğü konu­lardı. Şimdi hem bir özgüven var hem de bunları taşıyacak mekaniz­malar oluşturuldu.
 
Ama öte yandan da “Giderek otoriterleşen bir Erdoğan figürü olduğu” yorumları yapılıyor. Cum­hurbaşkanı Erdoğan’ın uzun süre­dir birlikte çalıştığı bir isim olarak otoriterleşme ve muhalif kesimin sesinin bastırıldığı yönündeki eleş­tirilere ne diyorsunuz?
 
Türkiye, demokratik seçimlerle yönetilen bir ülke. Seçimlere gidi­yoruz ve seçimler şeffaf bir şekilde yapılıyor. Muhalefet, adaylarıyla, programlarıyla çıkıyor ve mey­danlarda propagandasını ve faali­yetlerini gerçekleştiriyor. Son 16 yılda ülkede bunun dışında bir şey olmadı. Bu konu özellikle, teröre dolaylı ya da doğrudan bulaşmış veya destek vermiş kişilerle ilgili olarak sürekli gündeme getiriliyor. Batılı ülkeler Türkiye’nin hassasi­yetlerini göz ardı eden bir tutum içe­risindeler. Kendi ülkelerinde benzer tehditler ortaya çıktığı zaman her türlü tedbiri alan ve kanuni düzen­lemeyi yapan, özgürlükleri kısıtla­yan Batılı ülkeler, Türkiye aynısını yaptığında Türkiye’yi otoriterlikle, güvenlikçi bir politika izlemekle suçluyor.
 
Mesela Fransa’da saldırı­lar oldu; Charlie Hebdo Dergisi’nde ve Nice’te, Paris’te saldırılar oldu. Londra’da da saldırılar oldu. Bun­lara Avrupalı ülkelerin nasıl tepkiler verdiğini hepimiz gördük. Kanunlar çıkartıldı, tutuklamalar ve gözaltı­lar oldu, Fransa’da OHAL ilan edildi. Sayın Macron OHAL varken seçildi. Türkiye için “Türkiye’de OHAL var­ken seçime gidiyor, seçimlere gölge düşürür” deniyor. Peki aynısı Fransa için neden söylenmiyor? DEAŞ ve PKK terör örgütleriyle mücadele edi­yoruz. Bir de bunların dışında FETÖ ile mücadele ediyoruz. Bu konuda biz anlayış, kavrayış ve empati bek­lerken; Avrupalılardan tam tersine bu örgütleri adeta aklamaya dönük bir çabanın sergilendiğini görüyoruz, DEAŞ hariç. Neden? Çünkü PKK ve FETÖ Batı’yı hedef almıyor. Ama DEAŞ Batı’yı hedef aldığı için bir numaralı terör örgütü olarak isimlendiriliyor ve ona yönelik tedbirler alıyor. PKK’nın Avrupa’daki örgütlenmesine baktığınız zaman bütün kapıların dernek veya vakıf adı altında bütün kapıların onlara açıldığını görürsünüz. Almanya, İngiltere, Fransa aleyhinde çalışan ve onları hedef alan bir terör örgütünün Türkiye’de faaliyet göstermesine izin verilse, Avrupalılar nasıl tepki gösterir?
 
‘Sağ-sol karşıtlığı ile Türkiye’yi anlamak mümkün değil’
 
Siz bu camianın entelektüel isimlerinden birisiniz, medeniyet kavramı, Doğu Batı ilişkileri üzerine çalışmalarınız var, SETA’nın kuru­culuğunu yaptınız. Peki camianızın 2002’den bu yana Türkiye’nin ente­lektüel birikimine katkısı ne oldu? Yeterli buluyor musunuz?
 
Türkiye’nin kendini dünyada nasıl konumlandırması gerektiğine ilişkin daha sahici sorular soruldu. Sadece AK Parti dönemiyle sınırlı olduğunu söylemiyorum. Daha geriden gelen, önemli düşünce akımlarıyla beraber ele alırsak daha anlamlı olur. Türkiye kendini 21. yüzyılda nasıl konumlan­dıracak? Zaman, mekan, coğrafya tasavvuru ne olacak? Bir medeniyet iddiası olacak mı?
 
Bütün bunlara tatmin edici cevaplar üretilebildi mi?
 
Dinamik bir süreç geçirdik ama yapmamız gereken daha çok şey var. En önemli şeylerden bir tanesi, Cemil Meriç’in tabiriyle; “zihnimize giydirilen deli gömleklerini çıkarmamız lazım.’’
 
Nedir o deli gömlekleri?
 
Sağ-sol dikotomisi. Bu kavram­larla Türkiye’yi, Anadolu’yu anlamak ve anlatmak mümkün değil; çok yapay. Zaten ithal kavramlar bunlar.
 
Ama Cumhurbaşkanı da özel­likle son dönemde tam bu dikotomi üzerine kurmadı mı siyasetini?
 
Bunu tevarüs etti Cumhurbaşkanı, bu zemin üzerinde siyaset yaptı, yapı­yor. Hepimiz buna muhatap ve maru­zuz. Bunu aşabiliriz. Türkiye özelinde konuşacak olursak, Türk solu birçok aşamadan geçti. Kemal Tahir, İdris Küçükömer çizgisinde ya da daha güçlü bir şekilde devam etseydi, sosyal adalet, hizmet siyaseti, Anadolu’nun irfan ve düşünce geleneği konularında daha farklı bir konumda olabilirdi, hala da olabilir. Türk sağına bakalım; sol karşıtı ya da statükocu bir algı yaratılı­yor. Türk sağı daha açık, daha kucak­layıcı bir konumda olabilirdi ve hala olabilir. Bizdeki sol geleneğin önemli bir kısmı, sosyal adaleti merkezine almak yerine; Marksizm’in “din karşıt­lığı”nı devralarak Türkiye’ye taşımaya çalıştı. Halbuki Marx’ın, Engels’in, Feu­erbach’ın din karşıtlığı Avrupa üzerinde kilise karşıtlığıdır. İslam coğrafyasında, Türkiye’de kilise ve Papalık gibi bir şey olmadığı için karşılığı yok. Dolayısıyla, o sol bir anda Anadolu’nun dini ve kültü­rel sosyolojisiyle karşı karşıya geldi. O yüzden, Kemal Tahir-İdris Küçükömer çizgisinden gidilseydi, belki çok daha farklı bir sol tasavvuru inşa edilebi­lirdi. Soğuk savaş sona erdikten sonra da Türk solu; daha liberal, daha sosyal demokrat, yer yer daha lümpen bir çiz­giye kaydı. ‘‘Eskilerin solcu devrimcileri reklamcı oldu’’ diyorlar, herhalde bunda bir gerçeklik payı var.