Toplumsal yaşam içinde eril tahakkümle yaşamaktayız. Bizlere erkeğin kadından üstün olduğunun dayatıldığı bir yapıda eşitliğimizi aramaktayız. Eşit olmadığımız, gözden çıkarılabileceğimiz, kullanılabileceğimiz biz kadınlara yüz yıllarca, önce biyolojik özellerimiz üzerinden sonra da sosyal alanlarda dayatılmıştır. Sosyal alanlar erkeklere özel alanlar kadınlara bırakılmış, bedenlerimiz denetime tabi tutulmuştur. Biz kadınlar bu tahakkümü barış dönemlerinde de yaşadığımız gibi, en sert, en gerçekçi yaşadığımız dönemler savaş dönemleridir. Bedenlerimiz savaşın ortasında güç gösteri alanı olarak kullanılır, bize tahsis edilen özel alanlarımız bombalanır, taranır, gerçekte bizim de olan sosyal alanlar yerle yeksan olur, çocuklarımız militarist sistemin kurbanı olur. Toplum ise bize sadece barış zamanı söz düştüğünü öngörür.” Barış Görüşmeleri”ndeki kapalı kapılar ardında erkek çoğunlukla yapılan pazarlıklar, anlaşmalar ve yeni savaş planları; biz kadınların silah seslerinin susmasındaki rolünü elimizden çalıyor. Bizlere yaraları sarma, toplum üzerindeki etkisini azaltma, diyalog güçlendirme ve barış için pasif bir alt yapı hazırlama rolleri biçiliyor. Oysa ki savaş zamanı en ağır bedelleri her zaman kadınlar öder. Savaş sürecinde gelişen politikalar ve toplumsal kırılmaların etkisi kadın bedeni üzerinde kendisini kadına karşı şiddet, cinsel saldırı ve cinayet olarak kendini gösterdi. Kadın bedeni işkence görüp çırılçıplak sokaklara bırakıldı. Etnik kökeni yüzünden kadınlar hor görüldü. Savaştan kaçan kadınların bedenleri erkeklere sunuldu. Kadına yönelik şiddet en uç noktalara kadar gitti. Kadınların göğüs germek zorunda bırakıldığı bu savaş travmaları tüm topluma görünür kılınmadan barışın gelmesi de mümkün değildir. Bunu görünür kılacak olan da bizim sesimiz ve bizim dayanışmamızdır. Kadın dayanışması eril dayatma, militarizm ve millet üçgeninin önünde, o üçgeni sorgulayan ve karşı çıkan en büyük etkilerden biridir. Bizler sınıfsal, etnik ayrılıkları ve milliyetçi tavırları dışlayarak tüm kadınları kucaklayan ve özselci olmayan bir dayanışmayla bunu başarabiliriz. Kadın hareketi yalnızca kadının cinsiyet ilişkilerini ve kadının konumunu değil, bu cinsiyet ayrımcılığından beslenen toplumun şiddet mekanizmalarını ve tahakküm biçimlerini de irdeler. Şiddeti bir bütün olarak ele alır. Savaşlar ise egemenlik ilişkileri içinde şekillenir ve cinsiyetlendirilir. Militarizm ataerkil bir düzen üzerinden kurulur. Toprak ve ülke dişileşir egemenlik erkeksileşir. Ev içindeki gizliliğin “kutsallığı” ulusal güvenliğin ve gizliliğin kutsallığını besler konuma geçer. Güç ve güce tapanların korunması, “namus” adına işlenen suçun meşru kılınması devlet eliyle gerçekleşir. Savaş erkeklikle birleşmiştir ve cesaret, kahramanlık, fedakârlık gibi değerlerle meşrulaştırılmaktadır. Kadınlara biçilen görev ise o “kahramanlar”ın arkasından ağlamak, onları durdurmaya çalışmaktır. Oysa mücadelemiz bunlar değildir. Mücadelemiz barış için hızlı, cesur ve birleştirici bir güçtür. Bizler savaşı değil savaşı besleyen zihniyeti durdurmalıyız. Savaşlar o zaman duracaktır. Bu nedenle sadece kadına özel mağduriyetleri değil bu savaş mağduriyetlerine zemin hazırlayan ve besleyen ataerkil sistemi de görünür kılmalıyız. Devletin yapı taşı olarak görülen “aile” kurumu temellendirilerek biçimlenen genel yargıların da eleştirisini yapmalıyız. Eğer bizler savaş ve cinsiyet eşitsizliğinin kesiştiği noktayı gözden kaçırırsak barışı da kaçırırız. Biz kadınlar susmadık, susmayacağız. Bize biçilen rolleri reddediyor ve mutlak barış için her şeyimizi ortaya koyuyoruz. Barış mücadelesi şiddetsiz yöntemlerle sürdürülebilir ve şiddetsiz çözüm ataerkiyi de sarsacaktır. Kadınlar artık savaşın mağdurları olmayı reddediyor.