Demirin pasını emerek yaşama tutunmak..

“Kış Uykusu” filminin politik okunması

Yılkıya yatmayı uzunca bir zamandır yalnızca atların bir durumu olarak bildim. Nedeni  Abbas Sayar dır. Yaşlanmış, yorulmuş, artık iş üretemez  hale gelmiş  ve bu yüzden de doğaya bırakılmış atları niteler yılkı sözcüğü. Kış uykusu bu metaforla başlıyor. Ülkemizde özellikle 90’ların sonunda başlayan bir akım haline dönüştü yılkıya çıkmak. Genç  yaşlı fark etmeksizin  birçok insan Ege’nin kıyılarına doğru yılkıya çıktılar. Değiştirme umutlarını yitirenler, umudun kendisini yitirenler, umudun enerjisi olan düşünüşlerini yitirenler ılıman iklimlere doğru ideolojik-politik yılkıya çıktılar. İnsanın yılkıya çıkması atlarınkine benzemiyor. Varlık sahibi olmak gerek, mülkiyet sahibi olmak gerek. Bunları yönetecek ve çoğaltacak düşünsel kapasitede olmak gerek. Bireyselliğini toplumsal kaygıların önüne çıkarmayı bir erdem olarak savunacak düşünsel dönüşümü gerçekleştirmiş olmak gerek.

Filmin ismi de hayvanlar dünyasından insanlar  dünyasına alınmış. Bütün bir yaşamı aynı tempoyla çıkaracak enerjisi olmayan hayvanların genetik bir özelliği bazı insanların düşünsel özelliği haline getirilmiş. Filmin müziği de ana metaforlarıyla uyumlu  Schubert’in  ölüm temalı piyano sonatı.

Senaryo yazarlarının ifadesiyle Çehov öykülerinden derlenmiş olsa da çağımızın birey ve toplum hallerine uyarlanışıyla “yeniden yazma” olarak değerlendirilebilir. İç sahnelerdeki tıkış tıkış haller, insan yüzlerindeki sarı rengin tonları bir yerde 19. yüzyıl Rusya’sını çağrıştırarak perde arkasındaki yazara gönderme de bulunuyor.

Her sanat eseri yaratıcısının bilinçli ya da bilinçsiz tavrından bağımsız iki alanı bir araya getirir. Eserin meydana gelmesi için zorunlu teknik estetik kategorilerle, eserin toplumsal ilişkilerin kategorileriyle olan ilişkisi. Teknik estetik yapı eseri kendisi için bir yapıt haline getirir. Toplumsal ilişkilerin kategorileriyle buluşma eseri aşkın bir yapıt haline getirir. O artık bizim için de bir eser olur. Aslında tek başına ve sadece kendisi için olan bir eser yoktur. Yaratıcısı ne düşünürse düşünsün, eser tamamlanıp “gün yüzüne” çıkınca toplumsal bir iddianın sürdürücüsüdür artık.

Filmin bir yerinde, kendisi de bir mirasyedi olan Aydın kardeşi Necla’nın tembelliğini ve mirasyediliğini eleştirmek için “Çalışmadan geçen hayat dürüst ve namuslu bir hayat değildir” der. Filmin vizyona girmesinden birkaç ay önce Soma’da bir maden işletmesinde işverenin ve taşeronun kar hırsından kaynaklı bir göçük meydana geldi 301 kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce işçi yaralı çıkarılabildi yer altından. Ortaçağ koşullarında yaşamaya zorlanan maden işçileri küçücük paralar karşılığında yaşamlarını hiçe sayarak hiçbir önlem alınmamış maden damarlarında yerin yüzlerce metre altında yaşam mücadelesi veriyorlardı kendilerinin ve ailelerinin “geçimi” adına... “Dürüst ve Namuslu kalmanın” bedeli ölümle soluk soluğa yaşamaktı. Göçükten yaralı çıkan bir işçi oksijen yetersizliğinden boğulmamak için demir korkuluklardaki pasın içine gizlenmiş olan oksijeni emerek hayatta kalmayı başardığın söylüyordu. Aynı betimlemenin  iki farklı dünyadaki içeriği ve bu içeriğinin politik bir kavrayışla yani sonuçta  sınıfsal içeriğinin sahiciliğiyle değer kazanacağı açıktır. Filmin esaslı yönlerinden biri de farklı sınıfsal içeriklerde farklı tanımlanacak gerçekliklerin sıklıkla ifade edilmiş olmasıdır.

Kış uykusu özü itibarı ile gönüllü bir sürgünlüğün hikayesi. Mülkiyetleriyle, bencillikleriyle, duygusal ve düşünsel karmaşalarıyla bir Orta Anadolu kasabasında yılkıya yatan bir grup insanın gittikleri yerde, gittikleri yerin insanı ve doğal coğrafyasına uyum çabalarının kişiliklerini nasıl da gizlenemez bir biçimde açığa çıkardığıyla ilgilenen bir film. Burada bir karşılaştırma yapmak zorunlu hale geliyor. Filmin esinlendiği yazarın ülkesinden bir örnekle  karşılaştırma.

Bildiğimiz gibi Rus komünistleri  Çarlık rejimiyle karakterize olan sömürü rejimini devirerek insanlığı yeni bir dünya ile tanıştırdılar. Kuşkusuz bu başarının ardında tüm yaşamlarını eşitlik özgürlük ve ortaklık idealine adamış kadın ve erkeklerin yılmak bilmez mücadelesi öncü bir rol oynadı. Bunlardan biri de 35 yıllık kısacık yaşamının 12 yılını zorunlu sürgünlerde ve tutsaklılarda yaşamış ama yaşayan ruhunu asla kaybetmemiş Ural’ların delikanlısı Yakov Mihayloviç Sverdlov dur. Yoldaşı ve eşi Klavdiya Sverdlova’nın anlatımıyla:

“Çarlık hükümeti, Bolşevikleri dünyanın unuttuğu Sibirya yalnızlığına sürgün ederken, onların sadece aktif politika yapma olanaklarını elinden almadı, onları sadece uzunca bir süre eylemde saf dışı bırakmadı, aksine her yolla insanları moralman sakatlayabilmek, onlardaki “diri ruhu” öldürmek, aktif savaşçıları birer politik hurdaya döndürmek istedi. Sert hava koşulları, bir parça ekmek için sürekli uğraş, değerli olan her şeyden, sevgili davadan, akrabalardan ve yakınlarından, yoldaşların canlı dünyasından ayrılmak, hiç de seyrek olmayan bir şekilde uğursuz bir rol oynamıyor değildi... Bu koşullar altında; dostluk duygusu, zamanında söylenmiş bir arkadaş sözü, basit, insani bir paylaşım, zor bir anda içtenlikle sunulan bir parça ekmek, sıcak bir öğle yemeği ya da bir kaç ruble büyük bir rol oynuyordu. Bir yoldaşı sıkı bir şekilde evde sıkı denetime alarak kendini bırakmasına engel olmak, kendisine sahip çıkması için onu zorlamak, bir kitapla, herhangi bir şeyle  de olsa meşgul olmasını sağlamak bazen ne kadar da önemliydi.”

Sverdlov’ları anlayabilmek için yılkıya yatmak olarak tanımlayabileceğimiz ılıman iklimlere gönüllü sürgünlüğün Aydınlarını, Neclalarını, Nihallerini estetik kaygılarını ön planda tutarak başarmış Kış uykusunun önemi büyüktür.

Ana karakterler:

Aydın: Eski bir tiyatro oyuncusu. Kendinden beklenenleri ne kendisine ne de başkasına verebilmiş. İstanbul’dan gelip baba evine yerleşmiş. Babasından kalan oteli işletiyor. Bu otelin ve kasabadaki çok sayıdaki gayri-menkul un varisi olarak, otel işletmeciliğinden ve kira gelirlerinden elde ettiği kazançla yaşıyor. Kendisinden hayli genç eşini ve gelirlerini kaybetme korkusu içinde. Yerel halkın vasat düşüncesini ve sağduyusunu yücelten yazıları ile yerel bir gazeteye yazarak, tiyatro oyunculuğu sırasında alamadığı alkışları alma peşinde.

Necla: Aydın’ın kız kardeşi. Eşinden boşanarak kardeşinin yanına yerleşmiş. Babasının diğer varisi. Yurt dışında öğrenim görmüş. Başarısız çeviri denemelerinden sonra  soluğu bu kasabada almış. Bazen Tolstoy’cu bazen de Rovanşist fikirlerle yağmalanmış,umutsu, bir o kadar da geçimsiz bir kadın.

Nihal: Aydın’ın eşi, daha genç. Köydeki yoksul ailelere ve çocuklara yardım kampanyaları düzenleyerek monotonluğunu aşma çabasında. Kocası ile varla yok arasında bir ilişki. Mutsuz ve her mutsuz insan gibi gerçekliği salt duygusal bakışla algılıyor. İyi olmanın yeteceğini, yaşamı ve zorlukları yaşanır kılacağını düşünüyor.

İsmail: Aydınların kiracısı. Kirayı ödemediği için evden çıkarılma aşamasında. İcra memurları ve polis tarafından darp edilmiş. İşsiz. Onurlu ama geleneksel değerlerin etkisinde. Eski mahkum. Nihal’in yardım olsun diye vermeyi önerdiği yüklüce bir parayı maliye diyet onur üçlemesinin çıkmazında ret edip ateşe atıyor.

İlyas: İsmail’in oğlu. İlkokula gidiyor. Babasının darp edilmesinden dolayı Aydın’a öfkeli. Aydın ve şoförü arazi aracı ile çamurlu ve kenarı uçurumlu yoldan geçerken pusuya yatmış ve tam zamanında attığı taş ile arabanın camının kırarak, içindekilerinde kaza yapma tehlikesine uğratmış çocuk. Küçük burjuvayı taşlayarak filmin tümüne hakim mülk sahipleri mülksüzler gerilimini başlatıyor.

Mekan:

Kapadokya da bir kasaba ve Aydıngillerin babadan kalma işlettiği  otel..

Zaman:

2013 Kışı. Yönetmen nedense 4 Şubat 2013’ü farklı iki takvim aracılığı ile izleyicinin gözüne sokmaya çalışıyor. Bir tarih oyunu mu var, dikkatimizi mi deniyor diye film çıkışı kontrol ettim. Doğru 4 Şubat 2013 Pazartesi’ye geliyor. Ama sonradan bunun bir tersinme olabileceğini düşündüm. Çünkü zaman çok rahatlıkla 1860’ların ortası ve Kuzey Rusya’daki bir kasaba olabilirdi. Yönetmen sanki “Bu çok önemli olmayan tarihi belleyin. Önemi sıradanlığında çünkü bu tür kişiler her zaman ve her yerde olabilir” demek istiyordu.

Sıradanlığı, düzenin değer  ve tüketim yargılarının dışına çıkamamış okumuş, gezmiş, görmüş, dönüp dolaşıp babasının otel “dükkanına” yerleşmiş iki kardeş ile bir gönüllü mutsuz eşin, tek düze bir kasabanın sıradan sorunları ve ahalisi bağlamında “insanlık” hallerini enine boyuna irdeleyen, felsefesiyle, yaşam biçimiyle hiç bitmeyen bir kış uykusu. İklim gizli bir oyuncu. Soruları kanıksanmış,yanıtları her zaman değişen durumların  filmi.

Filmin, köylü çocuğu İlyas’ın “Aydın”a attığı taşla yükselişe geçen, düşlediği yazınsal yolculuğa gücü ve cesareti yetmeden yarı yoldan dönmek zorunda kalan “Aydın”la sona ermesi. Taşıdığı imgesel anlamla ve Nuri Bilge Ceylan filimlerinden beklenmeyecek “çok konuşmalı” karakteriyle önemli şeyler anlatan üç saat onaltı dakika süren ama mutlaka izlenmesi gereken bir film. Özelikle “yaşayan ruhunu kaybetmenin”ne demek olduğunu başka açıdan kavramak isteyen politik iddia sahiplerince.