"Aydınlar hükümetlerin yalanlarını teşhir etme, hükümetlerin eylemlerini bunların nedenlerine, amaçlarına ve genellikle gizli niyetlerine göre tahlil etme durumundadırlar. En azından Batı dünyasında siyasal özgürlüklerden, bilgiye erişim özgürlüğünden ve ifade özgürlüğünden dolayı bu güce sahiptirler. Batı demokrasisi, günümüz tarihinde olup bitenler bize sunulurken onları gözlerden gizlemek için kullanılan çarpıtma ve aldatmacaların, ideoloji ve sınıf çıkarlarının örtüsünün altında yatan gerçekleri araştırmaya yetecek serbest zamanı ve eğitimi ayrıcalıklı bir azınlığa sağlar. Dolayısıyla, sahip oldukları benzersiz  ayrıcalıklar gözönüne alındığında aydınların sorumluluğu ... “halkın sorumluluğu” diye adlandırılandan çok daha derindir.

Gerçekleri dile getirmek ve yalanları teşhir etmek, aydınların sorumluluğudur. Bu, en azından,  üzerinde daha fazla durulmadan geçip gidilecek kadar açık ve herkesin bildiği bir gerçek gibi görünüyor. Ama, acaba öyle mi?

Aydın denen bu nahoş tipler genellikle psikologlar, matematikçiler, kimyacılar ya da felsefeciler arasından çıkıyor... [Washington’daki] yönetimle yakın bağları olanlar arasından değil... (Tıpkı Sovyetler Birliği’nde de görüldüğü üzere, en çok sesi çıkan muhaliflerin genellikle fizikçiler, edebiyatçı aydınlar ve iktidar konumundan uzak olan kişiler arasından çıkması gibi.)

Uzman olmayan sokaktaki insanın kavrayamayacağı hiçbir teorik yapı ya da bilgi bütünü yoktur ki, iktidarın siyasetini eleştiriden muaf tutmayı haklı kılsın. Dünya meselelerine “uzmanlık bilgisi” açısından bakılması ne kadar uygunsa, bu siyasi uygulamaların niteliği ve hizmet ettiği  amaçların sorgulanması herkes için elbette uygun, hatta namuslu bir insan için elzemdir. Bu gerçeklikler fazlasıyla ortada: daha ayrıntılı bir tartışmayı gerektirmiyor.

Gerçek olguları, bilmek isteyen herkes biliyor zaten. Ülke basını, dış basın, her yalanı ortaya çıktığı anda yalanlayacak belgeleri ortaya koyuyor. Ama hükümetin propaganda mekanizmasının gücü öylesine büyük ki, vatandaşların, bu konuda araştırma projeleri yürütmeyi göze almadıkça, hükümetin açıklamalarına gerçek verilerle karşı durması zor...
 
Eğer aydının sorumluluğu gerçeklerin üzerinde durmak ve bunda israr etmekse, olguları tarihi pespektifleri içinde görmek de onun görevidir.
 
Son olarak, Dwight Macdonald’a ve aydınların sorumluluğuna dönersem: Macdonald, bir Nazi ölüm kampı mutemedinin hikâyesini anlatıyor. Rusların onu asacaklarını öğrendiğinde ölüm kampı mutemedi gözyaşlarına boğulmuş: “Neden yapsınlar ki bunu?” demiş, “Ben ne yaptım ki?” Macdonald şöyle bağlıyor: “Otorite kendi kişisel ahlak kodlarıyla dayanılmaz derecede çeliştiğinde otoriteye direnmeye razı gelenler, ve ancak onlar, ölüm kampı mutemedini suçlayabilirler.” Dolayısıyla “Ben ne yaptım ki?” sorusunu, Vietnam’da her gün yeni katliam haberlerini okuduğumuzda - bir sonraki seferde özgürlükleri savunmakta gerekçe olarak kullanılacak aldatmaca ve yalanları yaratırken, veya bunları dile getirirken ya da hoş görürken. – bizim de kendimize sormamızda yarar var."
 
Derleyen ve Türkçe'ye çeviren: Ömer Madra
 
(acikradyo.com)