Rasgele bir örnek: Ukrayna

2013’ün son aylarında başlayan iç savaş, 21 Şubat 2014’te Rusya yanlısı Ukrayna Cumhurbaşkanı Yanukovych’in görevi bırakıp kaçması ve Rusya’ya sığınmasıyla ikinci ve daha kaotik bir aşamaya girdi.  Sokaklarda şaşkın genç kalabalıklar “Avrupalı” olma hayaliyle yürüyüp bağırırken Slovyansk’ta ordu koruması altında sessiz sedasız, Avrupa’da yeraltı sularını zehirlediği bahanesiyle yasaklanan hidrolik kırma teknolojisiyle üretilen kaya gazı sondajları başladı. Sondaj projesini yürüten şirket, Rusya yanlısı diye bilinen Yanukovych’in 2002’de başbakanlık yaptığı dönemde (2004 Turuncu Devrim ve Batı yanlısı diye bilinen Yushchenko-Tymoshenko iktidarlarından önceki dönem) kurulan Burisma Holding. John Kerry’nin aile dostu -geçenlerde ülkemizi ziyaret eden- Joseph Robinette (Joe) Biden’in oğlu Robert Hunter Biden da 2014’te Burisma Holding’in hukuk işleri departmanında çalışmaya başlamış.

Yanukovych’in helikoptere atlayıp Kiev’den kaçmasından sonra ortalık durulacağına daha da karışıyor.  SSCB dönemi Polis Özel Harekat birimi OMON’un Ukrayna’daki devamı Berkut’un Batı yanlısı göstericileri alıp kaçırdığı ve yok ettiği iddialarının yayıldığı terör ortamında Rusya Kırım’ı ilhak ediyor. Kırım’ın ilhakı ve terör ortamı Burisma Holding’in hem Slovyansk’ın da içinde bulunduğu tüm Doğu Ukrayna’yı kapsayan zengin kaya gazı rezervlerinin bulunduğu Dnieper-Donetsk havzasındaki sondaj faaliyetlerini durduruyor hem de şirketin Karadeniz’de gaz çıkarma emellerine de şimdilik noktayı koyuyor. En son Azak Denizi’nin Kuzey kıyısındaki Mariupol kentinde bu kez “Aşırı Ukrayna Milliyetçisi” Azov fedailerinin Nazi tarzında meşaleli bir gösteri yaptıkları haberi çıktı. Bu Azov fedaileri gösteride -herhalde Rus’ları kastederek- “ensenizdeyiz” sloganı atıyormuş.

Yukarıdaki Ukrayna örneği, belli bir siyasal-ideolojik fenomenin (saçma sapan bir devrimin) en azından üç ayrı katmanda farklı algılanıp kurgulandığına örnek oluşturuyor:

En alttaki katman, sokağa çıkıp bağıran insanlardan oluşuyor: bunlar hemen her zaman içini nasıl dolduracaklarını kendilerinin de bilmedikleri “demokrasi”, “özgürlük” gibi belli birkaç “boş-gösteren” (empty-signifier) kavram peşinde seferber oluyorlar. Bu kavramların içini dolduracak müzakere ortamı bulunmadığından (ya da kurma becerisi bulunmadığından), sokağa çıkıp yürüyenlerin bazen “pırıl pırıl Avrupai gençler”, bazen de “eli satırlı, sopalı, meşaleli faşistler” olduklarını görüyoruz. Birbirine taban tabana zıtmış gibi gördüğümüz farklı siyasal kampların kitle hareketleri burunlarına mikrofon uzatıldığında aşağı yukarı bu aynı içi boş kavramlarla konuşuyorlar ve ortalama zihinsel melekeleri bakımından da aslında birbirleriyle eş düzeyde duruyorlar.

Bunun bir üst katmanında Yanukovych’i, Tymoshenko’yu, Yanukovych’i, Burisma Holding yöneticilerini, yani post-kolonyal devletin “şamar oğlanı” siyasetçi tipini görüyoruz. Zihin melekeleri içinden çıktıkları toplumu kısmen de olsa yönlendirmeye yetiyor, ancak arzu ve ihtirasları küresel sermaye düzeni içerisinde sahip oldukları sınırlı potansiyeli aştığı noktada Yunan trajedilerindeki kahramanlar gibi zaman içinde kendi sonlarını hazırlıyorlar.

Gerçekleşen bir fantezi

Siyasetciler kitlelerin bu heyecanlı fantezi dünyası üzerinden kışkırtıcı söylemlerini  kurarken söylem-fantezi (simgesel-imgesel) aralığı içinde kendilerine bir hareket alanı yaratırlar. Bu aralıkta gezinirken ortaya çıkan beklenmedik “arızaların” bir örneğini (Profesör Zizek’in “semptom” dediği şeye mükemmel örnek) 5/07/2015 tarihinde Syriza hükümetinin düzenlediği Yunan halk oylamasında izledik. Alexis Tsipras’ın istediğini %61’le almasına rağmen sonradan olanlar üzerine düşünürken, genel kanaatin aksine Tsipras’ın ikiyüzlü olmadığını, samimi olduğunu düşünmek daha gerçekçi. Ertesi günkü toplantıda Varufakis “ne halin varsa gör” deyip istifa etti, çünkü Varufakis’in OXI için bir planı vardı ve halkına inanıyordu. Ama burada asıl yanılan Tsipras değil Varufakis’ti: Halk, gizli oylama sisteminde OXI diyecek basirete sahipti, ama Gerçekten OXI ile karşılaşınca herkes Tsipras kadar şaşırdı ve kimse o andan sonra, propagandanın Gerçek olduğu bu durumda (fantezinin gerçekleşmesi) başlarına ne geleceğini düşünmemişti. Yoksa feci bir iç savaşı yaşamış, geçmişinde ciddi komünist bir geleneği olan Yunan halkı Devleti Tsipras’ın başına yıkardı. Syriza’yı iktidara getiren süreçteki Atina’yı altına üstüne getiren sokak direnişleri ile kıyasladığımızda, Tsipras’ın kör kör parmağım gözüne %61 OXI’yi yadsıyarak ve referandum sanki hiç yapılmamış gibi yoluna devam etmesi, Tsipras’tan çok kitlenin “basiretsizliği” ya da “iki yüzlülüğü” idi. Bireyler düzeyinde asıl %60 Gerçeğin değil fantezinin dışa vurumuydu. Sonuç olarak Profesör Zizek’in “kim olursanız olun, ne düşünürseniz düşünün, Alman klozetine oturduğunuzda Alman, Fransız klozetine oturduğunuzda Fransız olursunuz, çünkü inançlar öznel değil nesneldir” formülünü doğrular şekilde, her Yunan yurttaşı da gündelik hayat pratiğinin dayattığı nesnel ideolojiyi sessizce onayladı ve hala onaylıyor. Ortada kabak gibi yadsınan koskoca bir OXI varken de bütün olanların unutularak şimdilerde çiftçilerin traktörlerle ortalığa dökülmesi de “ancak gerçekleşemeyecek bir fantezi varsa direniş var” formülünü doğrulayan ayrı bir kepazelik.

Çok katmanlı düşünmek için kavramlaştırma

En üst katmanda ise metabolik bir yapı, dünya sistemi olarak işleyen küresel sermaye düzeninin kendi mantığı var. Bu mantığı anlamak için en başta emek-değer kuramına, sınıf çatışması, kar oranları düşme eğilimi gibi Marksist formüllere ve sistemin mitochondion’u enerji jeopolitiğine başvurmamız gerekiyor.  Yapıya insani görüntü veren kişiler (Obama’nın göz yaşları, Clinton’un bebek kucaklaması, Biden’in Julian Assange’a “high-tech terörist” derken Ege Dündar’a “senin baban kahraman” demesi, vb.) yapıya mükemmel uyum sağlamaları sayesinde sahnede kalıyorlar. Gerçekte kendilerinin samimi olup olmadıkları sorusu doğru soru değil, çünkü bu uyum sağlama halinde Profesör Zizek’in tarif ettiği “inançların nesnelliği” formülü tam anlamıyla geçerlidir: ne düşünürse düşünsün, iyi adamdır çünkü nesnel olarak doğru olanı yapmaktadır (ya da söylemektedir), çünkü “sistem doğru çalışır” ve -mış gibi davrandığımız sürece de çalışacaktır.

Öyleyse üç katman tanımladık. Bu bir soyutlamadır, ve başka şekilde de yapılabilirdi. Ancak fenomenleri anlamdırmak için düşünce aracı olarak böyle kavramlaştırmalar yapılmak zorundadır, aksi takdirde sosyal bilim “bilim” olmaktan çıkar, görüntü ve ses kayıt cihazından farkımız kalmaz. Tanımladığımız şekliyle bu katmanlar simetrik değildir: alttan yukarı bakınca opak, yukardan aşağı şeffaftır.

Ukrayna’nın yukarıdaki kısa hikayesi bize ne anlatıyor? Bir yanda kafalarındaki öfke ve hayallerle sokağa çıkan bir yığın insan var. Bunlar -sözde- devrim yapıyorlar. Yanukovych gidiyor. Bu kalabalıklara dayanarak Avrupa’ya gaz satmaya hevesli bir şirket, Burisma Holding ve bu şirketin hamiliğinden nemalanacak nomenklatür “kendi gazımızı satacağız, bağımsız olacağız” şarkısını söylerken bu kez Rusya geliyor ve takozu koyuyor. Peki bu şirkete ABD Başkan Yardımcısı’nın oğlunun çalışan olarak girmesi üzerine nasıl bir yorum yapalım? Dünyayı hala Transatlantik (ABD ve AB) – Rusya, Çin (Avrasya) çelişkisi olarak okuyorsak bu operasyonun Rus hidrokarbon ihracatına set çekerek ve Ukrayna’yı Batı ekonomik sistemine bağlayarak Rusya’yı Asya’da geriletme operasyonu olduğunu ve -en azından şimdilik- bu operasyonun başarısız kaldığını düşüneceğiz. Ama durum gerçekte daha karmaşık: ya ABD yönetimi Burisma üzerinden Ukrayna’ya kaya gazı teknolojisini transfer edeceği umudu vererek ülkedeki Batıcı akımları harekete geçirmekle aslında yalnızca ve basitçe ülkede süreğen bir kaos çıkarmayı amaçladıysa ve nihayetinde Ukrayna’yı şereflendirerek aynı coğrafyada Rusya’nın ihracatına alternatif yaratmak gibi bir amacı yoksa? Rusya’nın gazını Türkiye ve Avrupa’ya 12USD/mBTU cıvarında fiyatlarla satarken ABD’de kaya gazı teknolojsi sayesinde fiyatların 3USD/mBTU’nun de altına indiğinin, yakın tarihte ilk kez ABD’nin petrol üretiminin 2014’te Suudi Arabistan’ı geçtiğinin, dünyanın en büyük enerji üreticisi haline geldiğini, FED’in faiz artışının ve istihdamda olumlu verilerin arkasında enerji üretimindeki bu patlama olduğunun farkında mıyız?

Kaya gazı ve yeni enerji jeopolitiği

Petrol fiyatlarının düşüşüne dair genel kabul gören açıklama dünya ekonomisindeki yavaşlama doğru olmakla birlikte, bu açıklama yeterli değildir. Dünya onyıllar boyu sürecek bir enerji bolluğu dönemine giriyor. Bunun ardında ABD kaynaklı Kaya Gazı teknolojisi var ve enerji piyasasındaki türbülansın asıl nedeni devrim niteliğindeki bu teknoloji. Enerji jeopolitiği dünya kapitalist sisteminin mitokondrionudur.  Olguyu çırılçıplak ortaya koyup “yetersiz talep sorunu”; “kar oranları düşme eğilimi” gibi marksist formüllerden hareketle deflasyon, depresyon analizlerini onun üzerine oturtmalıyız. Çok katmanlı düşünme disiplininde yeni bir tezle karşılaşınca “bu benim tezimle çelişiyor mu?” diye düşünülmez, “benim tezimdeki hangi boşlukları doldurabilir, nereyi tamamlar?” diye düşünülür.

Büyümedeki yavaşlamanın fiyatlardaki düşüşte ciddi bir etkisinin bulunmadığını aşağıdaki grafiği inceleyerek anlayabiliriz:

Çin’in büyüme hızının %14’lerden %7’nin altına düşmesi, yani yarı yarıya düşmesi, gördüğünüz gibi doğalgaz ithalatını etkilemiş değil. Çünkü büyüme oranları düşüyor, ama küçülme yok. Tam bir stagnation durumu bile olsa, enerji ihtiyacı aynı kalır, azalmaz. Enerji kaynak çeşitliliği ve üretimi aynı kaldığı durumda da -tüm spekülatif hareketleri dışarıda bırakırsak- fiyatlar belli bir seviyede stabil kalır.

Fiyatların geldiği noktanın görece aynı düzeyde üretime karşılık küresel durgunluğun neden olduğu denge noktası olmadığını, düşüşteki asıl nedenin Kaya Gazı üretim artışı olduğunu, aşağıda Kaya Gazı üreten firmaların 2008 ve 2010’da gerçekleştirdikleri üretim patlamasından görebiliriz. Marcellus havzası, jeolojik olarak Kaya Gazı’nın dünyada en rahat çıkarılabileceği ve yüzyıllarca yetecek devasa bir rezerv:

Aşağıda ABD’deki Kaya Gazı rezervlerini görebiliriz. Bu konuda ABD’deki araştırmalar 60’lı yıllara kadar geri gidiyor.  Gaz yatakları bu nedenle ayrıntıyla belirlenmiş durumda:

Kaya Gazı, büyük oranda metandan oluşan bildiğimiz doğalgazdan farklı bir şey değil. Çıkarma tekniği bakımından konvansiyonel ya da Kaya Gazı olarak ayrılıyor. Kaynağın büyük bölümü, Devonian Çağı diye adlandırılan günümüzden 300-400 milyon yıl önceki yoğun organik yaşamın kalıntılarının yeryüzünden 1000 ile 3000 metre derinlikte preslenerek taşlaşmasından oluşuyor. Bu preslenmiş ve kaya haline gelmiş damarlar, genelde üzerlerinde bulundurdukları kil tabakası nedeniyle hapsettikleri gaz ve petrolü içinde tutuyor. Kil tabakasının kesintiye uğradığı yerlerde ise üstündeki boşluklara sızan gazın çıkarılması, kolay ve konvansiyonel yöntem olarak biliniyor. Bugüne kadar OPEC ülkelerinin ve Rusya’nın üretimi bu bildik yönteme dayanıyor. Ne var ki üzerinde kil tabakasının izin verdiği uygun sızma boşlukları bulunsa bile, kayanın yukarı bıraktığı gazın asıl kendi içinde barındırdığının ancak %15’i kadar olduğu hesaplanmış.  Yani konvansiyonel yöntemle elde edilebilecek gaz, gerçekte daha derinde ve kayanın içinde bulunan toplam rezervlerin %15’inden fazla değil: asıl büyük hazine daha yeni devreye giriyor ve bu insanlığa daha yüzlerce yıl yetecek boyutlarda bir kaynak. Aşağıdaki illüstrasyon, çeşitli derinlik seviyelerindeki gaz miktarlarını gösteriyor:

Görüldüğü gibi eğer teknolojik olanaklar el veriyorsa, yeterli derinliğe inildiğinde ulaşılabilecek enerji kaynağı neredeyse sınırsız. Teknolojik olarak burada iki kritik nokta var: birincisi derinlik. 1000 ila 3000 metreye kadar inmek gerekiyor. Bu durumda arada kil tabakası bulunması artık bir engel oluşturmuyor.  İkincisi, düşey inmek yetmiyor: inilen derinlikte damar bulunduğunda bu kez delikli bir boruyla damar boyunca yatay doğrultuda ilerleniyor (o derinlikte bu yatay sondajın nasıl yapıldığı hakkında teknik bir bilgi bulamadık). Sonra yukarıdan tüm sondaj borusunun içinde darbeler halinde su ve kum karışımı pompalanıyor. Su ve kumun borudan içeri darbeyle basılması kayada çatlaklar oluşturuyor ve kaya içinde bulunan gaz ve petrol borudan yukarı taşıyor. Aşağıdaki resim teknik hakkında kaba bir fikir veriyor:

Her yönüyle nasıl işlediğini bulamamış olsak da, kimi kaynaklarda ABD’nin tekelinde ve devlet sırrı gibi saklandığı iddia edilen bu teknolojinin, her teknolojik sır gibi çağımızda uzun süre sır olarak kalabildiğini düşünmek safdillik olabilir. ABD’nin bu konuda öncü konumda olması daha çok jeolojik araştırmaların 1960’lara kadar geri gitmesine, ABD yasalarında arazi maliklerinin -diğer ülkelerden farklı olarak- aynı zamanda arazilerinin yeraltı zenginliklerine de sahip olmaları, bu nedenle gaz ve petrol çıkaran şirketlerle işbirliği yapmaya hevesli olmaları gibi daha akla yakın nedenler de sıralanıyor. Şu ana kadar Kaya Gazı için ABD dışında sadece Polonya’da bir sondaj yapıldığı ancak bu kuyunun şu anda aktif olmadığı bilgisi var. Bunun dışında, yukarıda Joe Biden’ın oğlu Hunter’ın “Hukuk İşleri Departmanı”nda görev yaptığı Ukraynalı Burisma Holding’in de Slovyansk’ta sondaj faaliyetine giriştiğini, ancak Rus müdahalesi ve iç savaş nedeniyle bu işin de durduğunu anlatmıştık. Şimdilik bu alandaki teknoloji ve üretim ABD’nin tekelinde görünüyor. Rezervler konusunda ise ABD yine çok şanslı. Aşağıdaki iki grafikte konvansiyonel gaz rezervleri ile Kaya Gazı rezervlerinin ülkeler bazında karşılaştırmasını görebiliriz:

Konvansiyonel gaz rezervleri:

Bu da Kaya Gazı rezervleri:

Birinci grafikte bildik OPEC’i ve Rusya’yı görüyoruz.

İkinci grafik ise bildiğimiz enerji jeopolitiğinin artık ters yüz olduğunu bize anlatıyor.

Kaya Gazı havzasında Çin başı çekiyor olsa da Çin’de bu konuda bir girişim henüz yok.  Çin’in bu konuda ne yapıp ne yapmadığı üzerine Columbia Üniversitesi Küresel Enerji Politikası Merkezi (Center on Global Energy Policy), Eylül 2014 tarihli çok kapsamlı bir rapor hazırlamış (pdf olarak internetten indirilebilir).  Raporda Çin’in kendi kaynaklarını işletme iradesi ve teknik kapasitesi çok kapsamlı olarak irdeleniyor.  ABD’nin bu teknolojide tekel olma pozisyonunu korumakta kaygılı olduğu ve bu pozisyonunu korumak için irade gösterdiği görülüyor.

Grafikte görüldüğü üzere ikinci en şanslı ülke ABD.  Ayrıca Çin’in dağlık coğrafyasından farklı olarak ABD’deki Marcellus havzası daha kolay işletme olanakları sunuyor.

 

İşletme maliyetlerinin yüksek olduğuna dair görüşler de son gerçek durumu yansıtmıyor. Uygun damarların bulunması için kapsamlı sismik araştırmalar ve çok sayıda sondaj yapılması gerektiği doğru.  Ancak doğru yer bulunduğunda maliyet hızla düşüyor. ABD ve dünyanın geri kalanındaki gaz fiyatlarının kabaca karşılaştırmasını yaptığımızda, yeni teknolojinin kendisini kesin olarak kabul ettirmiş olduğunu görüyoruz. Rus gazı Avrupa ve Türkiye’ye 12-14 dolardan satılırken son iki yılda ABD’de fiyatların 2.5 dolar seviyesine indiğini görüyoruz:

Rus ve ABD gazı arasında açılan bu makas, fiyat düşüşünü küresel ekonominin yavaşlamasından çok Kaya Gazına bağlıyor. ABD’deki bu enerji bolluğunun 80 ve 90’ların “sanayi ihracı sürecini” (deindustrialization process) tersine çevirdiği, sanayinin ABD’ye geri dönmeye başladığı, son bir yılda görülen zayıf canlanmanın ve FED’in faiz artırmasının ardında da enerji maliyetindeki bu dramatik düşüşün bulunduğu doğrultusunda yorumlar var. Aşağıdaki tablolarda Ocak ayı itibarıyla ABD ve diğer sanayileşmiş ülkelerdeki gaz fiyatlarını karşılaştırabiliriz:

Kaya Gazı üretiminin yatay sondaj teknolojisine dayandığını yukarıda anlatmıştık. Teknolojinin ilk yatırım maliyetleri yüksek, ancak damar bulunduktan sonra verim çok yüksek olduğundan maliyet hızla düşüyor.  Dolayısıyla ilk yatırım finansmanını kurtarabilmek için fiyatlardaki düşüşe rağmen kuyuyu kapatamıyorlar, işletmeye devam ediyorlar. Aşağıdaki grafik, fiyat düşüşüyle birlikte konvansiyonel (directional ve vertical) sondaj kuyularındaki üretimin durdurulabildiğini, ancak yeni teknoloji yatay (horizontal) sondaj kuyularındaki üretimin direndiğini gösteriyor:

Görüldüğü gibi fiyattaki düşüş geleneksel (yeşil ve mavi) kuyulardaki üretimi durdurmuş, Kaya Gazı (kahverengi) üretim ise direniyor. ABD’nin geleceği için stratejik önemdeki bu teknolojinin durmasına (hatta yavaşlamasına) gerek finansal nedenlerin gerekse Devlet politikasının izin vermeyeceğini düşünebiliriz.

Nitekim 2015 yılı başlarında Kaya Gazı için ihracat izni çıktı. Cheniere firması, Meksika Körfezi kıyısında Texas-Luisiana sınırında Sabine gölü kıyısında büyük bir sıvılaştırma tesisi ve Tanker limanı inşa ediyor.  İlk ihracatın bugünlerde başlaması öngörülüyor. Cheniere ile BG (British Gas) arasında uzun vadeli alım kontratları düzenlenmiş durumda. Cheniere ciddi borç altında bulunmasına rağmen finansman bulmakta sıkıntı çekmiyor ve tesisini hızla büyütüyor.

Cheniere’in öyküsü tam bir komedi: firma 1996’da, Meksika Körfezi kıyılarında gaz ve petrol aramak için kuruluyor. Bu arada bulacaklarını varsaydıkları gazı depolamak için de liman ve sıvılaştırma tankları yapıyorlar. Ancak ne gaz ne de petrol bulunuyor. Yine de bu fiyasko şirketi batırmıyor, çünkü 2007’ye doğru enerji fiyatlarının da yükselişe geçmesiyle ABD’nin Katar’dan doğalgaz ithal edeceğini düşünüyorlar ve limanı ithalata göre revize ediyorlar. Ne var ki hiçbir ithalat da yapılamıyor, çünkü tam bu sırada, yani 2007 gibi başlayan Kaya Gazı sondajları ABD’de kimsenin beklemediği düzeyde yüksek bir verim sağlıyor: 2007’de 40 dolar olan şirketin hisseleri 2008’de 1 dolara düşüyor. Tam topu atmak üzereyken CEO Charif Souki’nin aklına hayata tutunmak için yeni bir fikir daha geliyor: “madem memleket bu kadar gaza boğuldu, bu işin ithalatını değil ihracatını yapalım!” Bu kez de limanı ihracata göre revize ediyorlar, şirket hisseleri 2014’te 80 doların üstüne çıkıyor. İşi daha da büyütmek ve hızlandırmak için Kaya Gazını getirecek kilometrelerce boru döşüyorlar. Bu arada ihracat izinleri gecikiyor ama çıkıyor. BG ile alım anlaşmaları yapılıyor, ancak Rus ve Katar gazının arzı Avrupa piyasasında fiyatları 6-7 doların altına düşürürse BG sözleşme hükmü gereği Cheniere’e ödeme yapsa bile nakliyeyi yapmayabilir. Ocak başında “bu kadar heyecan bize fazla” diye şirketin yönetim kurulu CEO Souki’yi kovuyor. 15  Aralık 2015 tarihli Forbes Dergisi, Charif Souki’nin kovulduğunu öğrendiğinde “Orası benim bebeğimdi” diye ağladığını aktarıyor. Görünen o ki aradan geçen yıllar içinde Souki için beklentilerden elde ettiği finansmanla tesisi ha bire geliştirip büyütmek, tesisin gerçekten iş yapmasından daha önemli hale gelmiş. Kapitalizmin acımasız paradoksuna bir örnek işte: eğer işinize bir ölçüde yabancılaşmıyorsanız, bütün benliğinizle sahip çıkıyorsanız, ya batarsınız ya kovulursunuz! Yıllarca hiçbir iş yapmadan ha bire revize edilerek genişletilmiş tesisiyle bugünlerde ilk ihracat yüklemesini yapması beklenen Cheniere’in hisseleri şu ara 25 dolar civarında. Bu güzide tesisin stratejik konumunu ve hisse fiyat grafiğini aşağıda izleyebilirsiniz: Meksika Körfezi’nin kuzey kıyısında sarı yıldızın durduğu yer Cheniere’in tesisleri. Deniz yoluyla hem Panama Kanalı’na hem de Avrupa’ya ulaşımı kolay bir nokta:

 

Atlantik’in diğer yakasında da INEOS adlı firmanın da buna benzer bir öyküsü var. Petrokimya ara ürünleri üreten bu İngiliz firma, enerji fiyatlarının yükselişinden dolayı krize giriyor. Kendi kaynaklarını kendi temin etme arayışındayken, ABD’de Kaya Gazı devrimi gerçekleşiyor ve gazı ithal etmeye karar veriyor. Firmanın bu girişimleri, 2014 ve 2015’te İngiltere’nin doğalgaz arz/talep dengesinin başa baş gittiği -aşırı soğuk bir hava dalgası gibi- en küçük bir aksilikte kesintilere gidilebileceğinin rapor edildiği bir döneme rastlıyor. Firma CEO’su Jim Ratcliffe olayın büyüklüğünü anlıyor -ya da birileri ona anlatıyor- ve İskoçya’nın Grangemouth kasabasında devasa bir doğalgaz tankı yapımına girişiyor. Stadyum büyüklüğündeki bu tankın resmi aşağıda. Çift cidarlıymış, iki cidar arasında sızma olup olmadığını denetleyen sensörler olacakmış… Doğalgaz bu tankın içinde -90 C’de sıvı olarak depolanacak ve buradan bütün İngiltere beslenecek.

INEOS ayrıca 8 büyük tanker sipariş etmiş. Bu tankerler Shanghai’da yapılıyor ve dünyanın en büyük gemileri oldukları söyleniyor. Bunlardan ikisi 2015 Temmuz ayında denize indi. Bu gemiler ABD’den kaya gazını sıvı formda İngiltere’ye (ve belki de ilerleyen yıllarda Rus gazının yetmediği noktada Kıta Avrupası’na) taşıyacaklar.

Sıvılaştırma maliyetinin 2 dolar, Atlantik geçiş maliyetinin de 2 dolar olduğu söyleniyor. Bu maliyetlerin zamanla aşağı çekileceği düşünülse de ABD’de şu sıra 2-3 dolar aralığından seyreden doğalgaz fiyatları Atlantik’i geçtiğinde AB’yi 6-7 dolardan besleyecek.

Bu durumda Rus gazının fiyatının bu seviyelerin üzerinde kalması gerekiyor.

Rus gazının bu seviyelerin altını zorlamaması için de Türkmenistan ve Basra konvansiyonel havzalarından, özellikle de Katar’dan gaz çıkmaması, yani oralarda durumun daha da karışması gerekiyor.

Ortadoğu’ya gelince…

Burada tartışmak istediğim şey Kaya Gazı devrimi sayesinde yeni bir Amerikan yüzyılı yaşanıp yaşanmayacağı değil. Önce gerçeklerle çırılçıplak yüzleşmek ve bunun için de çok katmanlı ve disiplinler arası düşünebilmek gerektiği, ondan sonra da sadece “Barış” diye bağırmanın ötesine geçerek, “Barışı” hangi söylemle, hangi siyasetle talep edebileceğimizin bir yolunu bulmaktır.

Şimdi yukarıdaki kısacık Kaya Gazı açıklamalarımızın ışığında, AKP idaresinin kısa tarihindeki manevraları anlamaya çalışalım. Bu tarihi -gerçek zamanda epizotlar kısmen üst üste binse de- soyutlamada 3 perdeye ayırarak okuyabiliriz:

Birinci Perde

Tayyip+Ahmedinecad+Obama projesi: İran’a ambargoyu delerek Türk-İran ittifakını savunmak:

 

Bu dönem, BRIC yükselişinin dünya piyasalarında heyecan yarattığı yıllar. Ahmedinejad’ın güvendiği bir sima olarak -ve olaya 3. Dünyacı bir heyecan da katmak üzere- Brezilya Başkanı Lula arabulucu olarak devreye giriyor, Tayyip+Ahmedinejad+Obama işbirliği ile zenginleştirilmiş uranyumun Türkiye’de depolanmasına İran’ı razı ederek (bu Obama’nın İran’a ambargoyu kaldırmak için öngördüğü çözümdü) Nabucco boru hattı projesini İran üzerinden hem Güneye doğru Basra’ya, hem  de Doğuya doğru Türkmenistan’a doğru uzatarak iki büyük konvansiyonel (serbest) doğal gaz havzasını Batıya bağlama projesiydi.

 

Haritada, İran üzerinde kesik mavi çizgiyle gösterilen hat, bu projenin hedefiydi.

Bu dönem, AKP’nin Fethullah Gülen Cemaati’yle el ele yürüdüğü altın yılları: Liberal İntelligencia’nın 90’ların devamı çokkültürcülük doktrinlerini hala pazarlayabildikleri, kulaklara “bakmayın siz onların İslamcı söylemine, onların dinciliği tribünlere, AKP aslında aydın ve eğitimli kadrolardan oluşuyor” diye fısıldadıkları, yeni-Osmanlıcı fantezilerin “Türkiye dünya devleti oluyor” söylemiyle karıştığı yıllar.

Bu işbirliğinde ABD’nin kendi içindeki çelişkiler aşılamadı. Clinton muhalefeti ile proje rafa kaldırıldı, çünkü Clinton’ın İsrail politikasına bağlılığı İran’a ambargonun kaldırılmasını engelledi. Obama içerideki direnci kıramayınca döndü.

Bu perdenin kapanışını, yurtiçinde Cemaat 17-26 Aralık Operasyonları ve HDP’nin “Seni başkan yaptırmayacağız” ifadesiyle, “acem uşakları” rumuzlu twitter hesabında Tayyip ve Fidan’ın İran için çalışan casuslar olarak anlatılması, Oslo görüşmeleri, Cemaatçi yargı ve emniyet mensuplarının KCK operasyonları vb olaylar karakterize etti.

İkinci Perde

Nabucco çuvallayınca hedef küçültüldü: bu kez, Tayyip+Barzani+Öcalan işbirliği ile Irak (Kerkük) gaz ve petrolünü Türkiye üzerinden pazarlama hesaplarına öncelik verildi.

Bu projenin romantik/ideolojik izdüşümü, Misak-ı Milli’nin ilk versiyonunun teması olan Türkiye ile Kuzey Irak ve Suriye’deki Kürtlerin birlikteliğini savunmaktı. Her güncel politikanın kendini meşrulaştıracak ideolojik kılıfı/öyküyü bulmak için dönüp tarihin sayfalarını karıştırmasında olduğu gibi burada da hangi olaylara anıştırma yapıldığını kısaca özetleyelim:

Kurtuluş Savaşı sırasında Süleymaniye Valisi olan Kürt aşiret lideri Şeyh Mahmut Berzenci, İngiltere’nin Irak projesine karşı ayaklanıyor. Kemalistler, Barzani ve Zebari gibi aşiretlerle birlikte Berzenci’ye destek oluyorlar ve İngilizleri Süleymaniye’den kovuyorlar (bu özellikle Öcalan’nın işlediği tez). Lozan’da Türk Hükümeti Batı sınırları konusunda uzlaşma sağlamasına karşın, İngilizler şimdiki Kuzey Irak coğrafyasında bir Arap devleti kurulması konusunda geri adım atmıyor. Halkın çoğunluğunun okur-yazar olmadığını bahane ederek Hatay’da olduğu gibi oylama yapılmasını da kabul etmiyorlar. Lozan görüşmelerinin umut vermemesi üzerinde Berzenci’nin Lenin’le yazıştığı da söyleniyor.

Bu dönemde liberal intelligencia şaşkınlık içinde. Bu kez, solculuğu salt anti-emperyalizme indirgeyen 3.Dünyacı bir kesim kulaklara “Tayyip aslında halk çocuğu… AKP’nin bir kesimiyle çelişki içinde, Kürt sorununu çözecek” diye fısıldadığı dönem. “Kürt açılımı”, “Alevi açılımı” gibi gösteriler bu dönemde düzenleniyor.

 

Görüldüğü gibi, bu hedefte Akdeniz kıyısına uzaman bir Kürt koridoru hesabı bulunmuyor. Kuzey Irak ve Suriye Kürtlerini birbirine bağlayan PKK+KCK+PYD+YPG siyaseti ise bununla çelişki içinde ve bu çelişki Kandil-Öcalan yol ayrımını karakterize ediyor, çünkü “koridor” fikri Kerkük kaynaklarının Türkiye üzerinden akmasını engelleyecek.

 

Haritadaki sarı bölge, gitgide ilerleyerek kapanan “Kürt Koridoru” diye adlandırılan bölgeyi gösteriyor (burası -ileride açıklayacağımız üzere- Türkiye’yi savaşa sokacak ve çok daha büyük felaketlere neden olabilecek bir “yem” işlevi görebilir).

Esad’ın direnci, Esad-PYD ittifakı ve bunu destekleyen Almanya girişimi, Tayyip+Barzani+Öcalan işbirliği olasılığını rafa kaldırdığı için bu ikinci perde de kapanıyor.

Üçüncü Perde

Türkiye+IŞİD+Katar+Suudi Arabistan işbirliği ve ideolojik platformda selefi+vahabi İslamcılık:

 

Bu kez hedef birazcık büyütülse de, büyük resimde kaybedenlerin cephesinde büyütülüyor: Basra kaynaklarını kontrol eden, ama ekonomik ve siyasal iflasa doğru sürüklenen Arap yarımadasının Sünni devletleriyle işbirliğine girişiliyor: Türkiye+IŞİD+Katar+Suudi Arabistan işbirliği ve ideolojik platformda da selefi+vahabi İslam ekseni üzerinden Basra havzasının Sünni petrol ve gazını Batı’ya aktarma hedefi benimseniyor. Basra gazının Fırat boyunca Türkiye’ye ulaştırma projesinin sahadaki piyonu da IŞİD oluyor.  Aşağıdaki haritada Fırat boyu uzanan IŞİD kontrolündeki siyah bölge görülüyor. Bu aynı zamanda Fırat boyunca uzanan boru hattının da kontrolünü tutma amacını taşıyor.

Rus müdahalesi bu projeyi de rafa kaldırıyor.  Yani üçüncü perde de kapanmış durumda. Rusya yerinden kımıldamadığı sürece, haritaya bakmak bunu görmek için yeterli.

Kürt Koridorunun iptali

Ancak genelde görülmeyen ama buradaki analizimizin temel iddialarından biri olan kritik nokta şudur:

Rusya’nın Levant kıyısında Esad ile askeri bir devlet oluşturması sadece AKP’nin 3. perdesini kapatmakla kalmamış, ayrıca Kürt-İran ittifakını da bozarak “Kürt koridorunu” da iptal etmiştir. Kürt koridoru, Rusya sahneye çıkıncaya kadar 2. perdeyi çıkmaza sürükleyerek işlevini görmüş, gelebileceği yere kadar gelmiştir. Bundan sonra ise asıl korkmamız gereken, Kürt koridorunun hem Batı hem de Rusya tarafından Türkiye’yi savaşa sokacak bir sandwich/yem (vanishing mediator) işlevi görmesidir!

Gelinen noktada Türk ulusalcılarının, Kemalistlerin “Kürt koridorunu” hala bir “korku nesnesi” (phobic object -Kristeva) olarak algılaması, büyük resmi görmeyi engelleyen ve bundan sonra ancak topyekün felaketi getirecek bir savaş mantığına hizmet edecektir. Ne PKK ne PYD bölgede artık ciddi bir oyuncu değildir.

“IŞİD’e karşı topyekün mücadele” maskaralığı ile aynı süreçte ilerleyen “PYD terörist mi değil mi” tartışması da, bölgeyi doludizgin böyle bir felakete doğru sürüklemektedir.

ABD bir yandan IŞİD’le savaşıyor gerekçesiyle “PYD terör örgütü değildir” derken, diğer yandan Suudi’lerin bölgeye -sözde- IŞİD’le çarpışmak üzere 150.000 asker göndermesi planlarına da yeşil ışık yakmaktadır -ki bu da bir yandan PYD’ye gaz verirken aynı anda Tayyip’in projesine de el altından destek vermek anlamına gelmektedir.

9 Şubat 2016’da ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Clapper, “Suud’ların Suriye’ye kara operasyonu düzenleme arzularını takdirle karşılıyoruz, her ne kadar bu iş çatışmalı olsa da” diye yazmıştır.

Yine 9 Şubat 2016’da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un ABD yönetimine krizin çözümü ve ateşkes konusunda yeni plan sunduklarına dair bir haber çıkıyor ve planın içeriği hakkında bir açıklama yapılmıyor.

22 Şubat 2016’da Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun ABD’nin içinde fikir ayrılıkları olduğuna dair beyanları basında yer buldu.  Neymiş efendim, AKP hükümeti elindeki bilgi ve belgeleri ABD’li meslektaşlarıyla paylaşarak onları “aydınlatmaya” çalışıyormuş, bunları gören, dinleyen bazı ABD’liler anlıyormuş, ama başka ABD’liler bir türlü ikna olmuyormuş…  Buradaki büyük tehlikeyi görmek artık zor değil: Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü hocalarımdan Prof Kemal Kirişçi’nin kullandığı terimle, böyle bir “second track diplomacy” (bu terimi “arka kapı diplomasisi” diye Türkçeleştirebiliriz) sürecinde ABD “ikna” olmuş göründüğünde Türkiye “koridor” tuzağının içine atlayacaktır – Saddam’ın Kuveyt tuzağına atladığı gibi…

Dördüncü Perde, Rus-ABD ittifakı ile bir yandan Kürtler yok edilirken Türkiye’nin de parçalanıp dağıtılması mı olacaktır?

Burada varılan nokta son tahlilde ABD-Rusya ittifakını ortaya çıkaracaktır. Rusya, AB’nin tek enerji tedarikçisi olma konumuna gelmiştir ve batan ekonomisini ayakta tutabilmek için de bu politikasını sonuna kadar götürmekten başka seçeneği yoktur. Rusya’nın yetmediği yerde de ABD kendi Kaya Gazına pazar açacaktır. Ortadoğu gazının sahadaki bu dinamiklerle kilitlenmesi Rus-ABD ittifakını doğurmaktadır ve bu eğilim giderek güçlenecektir. Rusya’nın Suriye Levant’ındaki varlığını güçlendirmesi (ISIL’in L’si Levant’a karşı) Transatlantik-Rusya bağlaşıklığı sürecini tamamlayacaktır.

Türkiye ise “Kürt koridoru” yemi üzerinden, hızla Saddam’ın Kuveyt işgaline teşvik edildiği, sonrasında da “işgalci” diye tepelendiği duruma benzer bir kapana doğru sürüklenmektedir.

Selin Ongun’un 1 Şubat 2016’da Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan röportajında Emekli Büyükelçi Umut Özülker’in analizinde -kimi değerli tespitlerin yanında- çok kritik bir eksik var: politika yapıcılar IŞİD’in Paris vb katliamlarını “nasıl durdurabiliriz?” diye düşünmezler, “bu katliamları durdurmak için IŞİD’i silme bahanesiyle asıl neyi kazanabiliriz?” diye düşünürler. Alıştığımız, bildiğimiz Ortadoğu enerji jeopolitiğinin ters yüz olduğu şimdiki durumda, PYD’nin modern, kadın erkek eşitliğini, ileri ve uygar bir toplumsal formasyonu benimsemiş bir oluşum olması ile IŞİD’in karanlık çağların gaddarlığını temsil ediyor olması, bu iki piyondan birini kazanan diğerini de kaybeden yapmayacaktır.

Büyük satrançta PYD ve IŞİD piyon, Türkiye ve yerel coğrafyanın diğer post-kolonyal devletleri de orta seviyede (at; fil; kale vb) taşlardır. Yeni Kaya Gazı jeopolitiği, bu taşları birbirine kırarak daha büyük savaşlarla Basra enerji kaynaklarını kilitlemeyi hedeflemektedir.

Dünya yüzyıllar sürecek bir enerji bolluğuna kavuşmaktadır. Arap yarımadasının gerici Sünni Devletleri bu yeni dünyanın ekonomik denkleminde (ekonomilerinin konvansiyonel enerji ihracına bağlı olması ve diğer ideolojik, yapısal nedenlerle) zaten yaşam şansı bulamayacaktır. Bölgede büyük bir siyasal vakum oluşmaktadır.  Şu an yaşanan kriz, bu göçmeyi denetimli yürütme ve devasa Kaya Gazı işletme yatırımlarını destekleyecek şekilde, Basra enerji kaynaklarının Batı’da piyasa bulmasını kilitleyecek şekilde yürütme çabasıdır.

Bu yeni denklem Kürt hareketinin arkasından Batı desteğinin neden çekildiğini, Batı basınının Güneydoğu’da olanlara söz birliği etmişçesine neden sessiz kaldığını da bize açıklıyor: ne PKK ne PYD ne de amaçlanıp amaçlanmadığı, olurluğu olmazlığı biteviye tartışılan “Büyük Kürdistan” projesi, Ortadoğu jeopolitiğinde en azından öngörülebilir vadede artık önemli, etkili oyunculardır. Transatlantik siyaseti bu nedenle  PYDxIŞİD savaşı üzerinden Ortadoğu’da amaçlanan düzeyde kaosu yaratmak için yerel post-kolonyal Devletleri savaşa sürükleyecektir. Facia ileride bir gün sona erdiğinde kalıntılar arasından boşlukları dolduracak yeni kuklalar nasılsa bulunur.

Türkiye’nin kağıt üstünde hala NATO’ya üye görünmesi, yanıltıcı bir güvence olduğu için, tehlikeyi daha da artırmaktadır. Hükümet 5. Maddeye, yani üye ülke topraklarından birine saldırı olması durumunda diğer üyelerin topyekün yardıma geleceğine güvenmektedir. NATO’nun varlığı, gerekliliği, lağvedilip edilmemesi gerektiği, şu anda Transatlantik Devletlerinde zaten tartışma konusudur. Ayrıca Türkiye’nin NATO üyeliği de tartışma konusu yapılmıştır. ABD-Rusya aralarında net ve kesin bir anlaşmaya vardıkları anda Türk hükümetinin üzerinde durduğu zemin -NATO- altından kayıp gidecektir. Ortadoğu’da 12 yıl görev yapmış ve bölgeyi çok iyi tanıyan emekli büyükelçi ve AKP’nin ilk dışişleri bakanı Yaşar Yakış, NATO lağvedilmese ya da Türkiye NATO’dan atılmasa bile, saldıran Türkiye olacağı için durumun 5. Madde kapsamında değerlendirilmeyebileceğini belirtiyor (12 Şubat 2016 Cumhuriyet).

NATO’nun geleceğini tartışma noktasında, Pentagon’un Yeni Haritası diye aşağıdaki haritayı gösteren jeostatejist Thomas P.M.Barnett’ın “non-integrated gap countries”, Türkçesi “tarih trenini kaçırmış ülkeler” kavramına bakabiliriz: Kırmızı bölgeler uygar dünyaya entegre olma şansını kaybetmiş, terör kaynağı bölgeler olarak tanımlanıyor. Burada bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta, kırmızı bölgelerin konvansiyonel yollarla petrol ve gaz üreten OPEC ülkeleri ile örtüşüyor olmasıdır. ABD’nin politikası artık OPEC’in içinde gücü yettiği devletleri denetimi altında tutarak bölgeden enerji akışını güvenceye almak değil, tersine OPEC coğrafyasını bütün olarak bir iflah olmaz kaos bölgesi olarak tanımlamaktır:

Krizin gelinen noktasında ilk olarak topun ağzında duranlar “koridordaki” Kürtlerdir, hemen arkasından da Türkiye topun ağzındadır. Bu iki kaybedenin, yani Türkiye’nin ilerici aydınlarının (Kemalistler ve ulusalcılar da dahil) ve “koridordaki” Kürtlerin, aralarında konuşabilmeleri ve birbirlerine güvenecekleri ortak politikayı üretebilmeleri gerekir. Felakete gidişi durdurmak için tek şans budur.

Akademisyen mi dediniz?

Herkes aynı şeyi (“Barış!”) bağırırken aydınların neden toplumda etkili bir kanaat önderliği oluşturamadığı üzerine düşünmek için yine yukarıda kısaca üzerinden geçtiğimiz çok katmanlı düşünme meselesini açmaya çalışalım. Toplumsal bir fenomene ancak çok katmanlı düşünerek anlam verebiliriz.  Bunu AutoCad’deki layer’lar olarak düşünebiliriz: sadece iç yerleşimi gösteren eşya teşrifini görüntülediğimizde havada asılı duran koltuklar, masalar görürüz. Arka planı da görüntülediğimizde bu eşyaların bastıkları zemini, bulundukları odaları görebiliriz. Bir arka plan daha görüntülediğimizde, binanın taşıyıcı sistemini, kolon ve kirişleri görürüz. Birinci katmanla dekorasyon uzmanı, ikinciyle mimar, üçüncüyle inşaat mühendisi -yani farklı disiplinler- ilgileniyorsa da, bunlar birbiriyle konuşabilmek zorundadır, konuşamıyorlarsa tasarım “yapısal” işlev kazanmaz. Örneği ilerletirsek, bir sonraki katman, binanın bulunduğu çevre, sokak, mahallenin imar planını hazırlayan şehir planlamacı, bunun gerisindeki katmanı da o çevrenin insan profilini, tarihsel, kültürel özelliklerini çalışan sosyolog anlatacaktır. Öyleyse kaliteli (insanla ilgili) yaşam alanının ortaya çıkması için bu kişilerin her birinin sadece kendi işini iyi yapması yetmez, ayrıca diğerleriyle konuşabilmesi de gerekir.

Disiplinler birbirleriyle konuşamadıklarında “gerçek bilgi” (knowledge) üretme kapasitelerini kaybederler, ham bilgi/malumat (information) depolayan ve aktaran bilgisayarla/makineyle aynı seviyeye düşerler.  Çok katmanlı düşünmek için disiplinler-arası (interdisciplinary) düşünmeyi de başarmak gerekir.

Bu sıfatın anlamı ve hangi vasıflarla taşınması gerektiği üzerine kafa yormaya başlamak için önce sözcüğün etimolojisine bakalım:

pro (L): önce, önde, ilk +  fari (L)/phonema, phanai (Gr): söylemek, konuşmak, ses

“Önce konuşan”, “ilk konuşan” anlamına geliyor. Yani kitle önünde yüksek sesle yemin eden, belli bir mesleğin gerektirdiği bilgi ve becerilere sahip olduğunu beyan eden kişi anlamına geliyor. Dolayısıyla kitleden ayrı, onun önünde, karşısında yetkinliğini beyan ederek farklı ve özel pozisyon almış kişi oluyor.  Yetkinliğini ispatlamak konusunda sorumlu olduğu ve muhatap aldığı tek merci var: kitle, yani insanlık.  Bu da profesörü en üst akademik seviye yapıyor. Çünkü kendisini ispat edeceği daha üst bir akademik merci kalmamış.

Profesör -en üst akademik seviye olmasıyla- aynı zamanda mesleğin sınırlarını da çizen (demarcation) kişi oluyor. Bir şeyin sınırını, o sınırı aşmadan çizemezsiniz. Öyleyse Profesör sınırını belirlemek için devamlı sınır aşabilen, aştığı sınırı da bilen, yani disiplinler-arası (interdisciplinary) düşünebilen ve konuşabilen kişi oluyor, ayrıca sıfatının hakkını vermek için öyle olmak zorunda da oluyor!

Üniversite de -adı üstünde- evrensel bilgi üretim merkezidir. Tarihteki ilk üniversite kabul edilen 1088 tarihli Bologna Üniversitesi’nden beri gerçek anlamda bütün üniversiteler bir avlu çevresinde, farklı disiplinlerin birbirlerine fiziksel olarak temas edebilecekleri bir yerleşke (campus) mantığına göre yapılanmıştır. Yani binayı yapıp tabelayı asmakla, hatta en iyi profesörleri tutmakla bile üniversite yapmış olmuyorsunuz. Önce Profesörlerin kendilerinin sonra da üniversitenin fiziksel ve ideolojik yapısının disiplinler-arası iletişime olanak vermesi, dahası bu iletişimi kışkırtması gerekiyor.

 

İşte tarihin ilk üniversitesi kabul edilen 1088 tarihli Bologna Üniversitesi:

Althusser’in bir ara elinde benzin bidonuyla yakmaya kalktığı Ecole Normale Superieur:

Oxford ve Paris-1 Sorbonne’da da aynı “avlu” mantığını görüyoruz:

Öyleyse “Avlu” (Campus) neden var? Profesörler birbirlerinin kapısı çalsın, konuşsunlar diye.

Bu tanım profesör kimliğini de “evrensel” yapıyor: hiçbir siyasal partiye, ideolojiye, çıkar grubuna, etnik, dini kimliğe tamah etmeyen, tek muhatabı “insanlık” olduğundan kişiye, partiye, kimliğe göre değil, “evrensel” bilgi üretmek zorunda olan kişi “profesör” olarak tanımlanabiliyor. Dolayısıyla tabii ki “Ak-akademisyen” gibi bir partizanlık çağrışımıyla kendisini etiketlemesi düşünülemez.

Öyleyse “profesör”, sadece bizim burada tercih ettiğimiz ideolojik bir dünya görüşü olarak değil, daha en baştan taşıdığı sıfatın tanımı gereği aydınlanmacı entelektüel (Türkçesi: “aydın”) olmak zorunda.  Aydınlanma geleneği evrensel bilgi peşinde olduğundan, entellektüel de tanım olarak çok katmanlı ve disiplinler-arası düşünebilen insan türünü ifade ettiğinden, “Profesör” denen (özel ve ayrıcalıklı) insan türü de bu iki kimliği bir araya getirerek taşıyor.

Akademi nedir?

Öyküye göre, Girit’te Minotaur’u haklayan Atina Kralı Theseus 50 yaş krizine girince, daha o zaman 12 yaşında olan Helen’i kaçırır (sonra Menelaus’la evlenen ve daha sonra da Paris’le Truva’ya kaçarak savaşlara neden olan o “femme fatale”). Kızın iki erkek kardeşi öfkeden deliye dönerler, Atina’nın bulunduğu bütün yarımadayı işgal edip kentin kapılarına dayanırlar ve kızın kendilerine teslim edilmesini isterler, yoksa Atina’yı yerle bir etmekle tehdit ederler. Akademos adındaki bir adam burada devreye girer ve öfkeli kardeşlere Theseus’un Helen’i Atina dışında, kentin Kuzey Doğusunda Afidnes adında bir kasabada gizlediğini açıklar. Bu hareketiyle kendi tutkusu uğruna yönettiği kentin mahvını bile umursamayan Kral’ın hesaplarını bozar.

Atina halkı bu kahramanlığı karşısında Akademos’u kutlar ve kutsar, Kentin duvarları dışında, kuzeye uzanan zeytinlik bir araziyi ona tahsis ederler. Bu arazi bir süre sonra sahibinin adıyla anılmaya başlanır.  Daha sonra Platon’un da seminerlerini verdiği bu arazi bir eğitim-öğretim-bilgi üretim alanı olarak kullanılır.

Akademi -sözcüğün kökeninden başlayarak o günden bugüne- hep ya iktidarla sorun yaşadığı için Kentin (hem kent hem de kent iktidarının güvenlik teşkilatı anlamında Polis’in) dışında kalan, dışına atılan ya da Kenti yıkımdan korumak için kendini feda ederek kentin dışına taşınan bir pozisyondadır.

Çünkü, Kent yönetilir, Akademi yönetilemez. Kent, rutin, “patika bağımlısı”, gündelik yaşamlarını devam ettirmek dışında bir ufka sahip olmayan sıradan insanların yaşam alandır. Akademi ise rutin olan her şeyi sorgulamak ve “gerçek bilgi” (information değil knowledge anlamında) üretmek peşindedir. Akademi bu nedenle kent yaşamı ile hep sorunludur, içinde barınamaz.

Mitolojik anektodu tarih teyit eder: Prague Üniversitesi rektörü Jan Hus Prague’ı iki kez terk etmek zorunda kalmıştır:

Birincisi 1409’da Kral Wenceslaus üniversite yönetimine anti-demokratik kurallar getirdiğinde (bugünle benzerliği görüyor musunuz: o zaman da rektör seçimi ve oy haklarıyla ilgili) bu adaletsizliği protesto etmek için Jan Hus Prague’dan ayrılıyor. 5000 akademisyen ve 20.000 öğrenci de ona destek vermek için kentten ayrılınca Prague’ın ekonomisi çöküyor, Üniversite Avrupa çapındaki itibarını kaybediyor, sıradan bir okul haline geliyor.

İkincisi 1412’de bu kez Kral Wenceslaus’un desteğine rağmen Vatikan Jan Hus ve izleyenlerini cezalandırmak için Prag kentini tüm dinsel törenlerden men ettiğinde, kenti korumak için Jan Hus Prague’dan ayrılmıştır.

Yani Jan Hus hem siyasal otoriteyle (Kralla) hem de dini otoriteyle (Vatikan) çatışmış, her iki çatışma da onu kentin dışına çıkmaya zorlamıştır.

 

3000 yıldır değişen bir şey yok. Akademi, kentin içinde sorun çıkarır.  İş görmesi için kentin dışında bulunması ve içine “polisin” girmemesi gerekir.  İşte güncel bir örnek:

Yakın geçmişten tipik bir örnek: 68 olaylarından sonra öğrenci ve akademisyenlerin kent merkezinde sorun çıkarmaması için Paris’in merkezinden hayli uzakta kurulan Paris-8. Sarı yıldız yerini gösteriyor: Kentin kuzeyinde, Emile Zola ve Stalingrad Caddelerinin kesiştiği yerde. Çevre sokak ve caddelere verilen isimler de Üniversitenin kimliğinde önemli:

Son bir örnek olarak, Hong Kong’daki devasa Çin Üniversitesi’nin kentten bağımsız bir yarımada üzerinde ve geniş bir manzaraya hakim konumlandırılışı:

Knowledge ve Information aynı şey değildir!

Akademinin kentle arasındaki bu doğuştan ve doğasından gelen uyuşmazlığı tarif etmek için  önce “gerçek bilgi” dediğimiz şeyin “information” değil, “knowledge” anlamında olduğunu not etmeliyiz.  Türkçe’de “malumat”, “istihbarat” ya da “ham bilgi” sözcükleriyle karşılığını bulduğumuz “information”, taşıyıcısının değil yönetenin (ya da iktidarın) aklındayken işlev kazanan türde bilgidir. Ham bilgi taşıyıcısının (örneğin bilgisayarın) işine yaramaz ama bilgisayarı kullanan insan bunu gerçek bilgi (knowledge) üretmek için kullanır. Gerçek bilgiye (knowledge) nasıl sahip olunduğumuzu tartışan felsefe alanına “epistemoloji” denir. En basit seviyede en azından şu üç koşulun sağlanması gerektiği genel kabul görmektedir:

Temel’in “P” önermesini bildiğini söyleyebilmemiz için:

1. P’nin doğru olması (semiyolojik düzey)

2. Temel’in P’ye inanması (ontik düzey)

3. P’nin doğrulanmış olması gerekmektedir (kolektif düzey)

Birincisi semiyolojik düzeydir. Yani ifadenin kastedilene karşılık gelmesi, diğer deyişle, P’deki gösterenlerin gösterilene karşılık gelmesiyle, bu ikili öbekler biribirine karşılık geldiği için de daha spesifik bir deyişle, anlamdıranların anlamdırılana karşılık gelmesiyle semiyolojik koşul karşılanmış olur. Bu düzey aynı zamanda ham bilginin de doğruluk koşuludur. Post-modernizmin sefaleti, her bilgiyi ancak bu ilk düzeyde, yani semiyolojik düzeyde aramasıdır. Bu nedenle post-modern zihin “gerçek bilgi” (knowledge) ile  “ham bilgi” (information) ayrımını yapamaz.

İkincisi ontik düzeydir. Yani, “bilen” bir öznenin varlığını ve “P” önermesini bilmenin o özne için önemli olduğunu varsayar. Bu seviyede ham bilgi aşılmış, gerçek bilgi edinmeye doğru yola çıkılmış olur.  Bir bilgisayar nazarında, içinde yüklü ham bilginin doğruluğu ya da yanlışlığı -en azından şu içinde bulunduğumuz çağdaki bilgisayarların gelişmişlik düzeyinde- önemli değildir ve bilgisayar bu durumdan kaygı duymaz. Temel’İn “P”ye inanması için ise, “P”nin doğruluk değerinin Temel için önemli olması gerekir.

Üçüncüsü kolektif düzeydir. Ham bilginin gerçek bilgiye dönüşmesi için ona inanan bir özneden başka en azından bir özne tarafından daha önermenin doğrulanmış olması gerekir. Öyleyse gerçek bilgi, birden çok “bilen” (knowing subject) öznenin bulunduğunu da varsayar. Dolayısıyla -ham bilginin değil ama- gerçek bilginin üretimi -daha en başta tanım olarak- zaten kollektif bir nitelik taşır.

Buna karşılık ham bilginin kollektif olmamasına örnek verecek olursak: bir casus için istihbarat (ham bilgi), ancak başkaları tarafından bilinmediği durumda istihbarattır, yani istihbaratta gizlilik, doğrulama ve paylaşımdan önce gelir, varacağı son noktadaki yetkililer tarafından gerçek bilgiye (knowledge) dönüştürülünceye kadar da gizlilikle taşınması gerekir.

Bu açıklamalardan hareketle günümüzde “bilgi toplumu” denen fenomenin gerçekte ilerleme mi yoksa gerileme mi olduğunu tartışmak gerekir.

Bilgi toplumu” ile aslında “information society” yani bir yığın malümatın/istihbaratın/ham bilginin, “gerçek bilgiye” (knowledge) dönüşemeden ortalığa darma dağın yığılıp biriktiği (sadece yapay belleklerde değil insan belleklerinde de anlam kazanmadan biriktiği) bir toplumu tarif ediyoruz.  Büyük ölçekte ham bilgi taşıyan ve aktaran yüksek performanslı teknolojik araçlara sahibiz, ancak bu malzemeyi öncelikle önemseyecek (seviye 2), sonra da paylaşarak işleyecek, anlamdıracak öznelerden (seviye 3) yana feci kıtlık var.

Ham bilgi’den (information) gerçek bilgi (knowledge) üretimi, varoluş kaygısıyla bilgiyi kullanma arzusuna sahip birden çok “öznenin” bir arada bulunmasını gerektiriyor. “Makine düşünür mü?“; “makine aldatabilir mi?” vb yapay zeka ve “Turing Testi” tartışmalarının da merkezinde yer alan bu ayrım çok önemli.

Akademinin ne olduğu tartışmasına geri dönersek:

Eğer “gerçek bilgi” (knowledge) anlamında konuşuyorsak, “bilgi toplumu” -zamane sosyal bilimcilerinin iddiasının tersine- hiç de yeni bir şey değildir. Toplumsal sınıflaşma, tarihte zihin emeği ile kol emeğinin birbirinden ayrılmasıyla ortaya çıkmıştır. Rutin toplum yaşamının sürdüğü kentte, mevcut iktidar ilişkilerine tehdit oluşturduğu için yeni “gerçek bilgi” üretimi yapılamaz. Burada “iktidar” dediğimiz şeyi, tek taraflı çalışan bir baskı aygıtı olarak okumak yanlıştır: iktidar-halk ilişkisini tencere-kapak ilişkisi gibi düşünmeliyiz – yukarıda anlattığımız OXI’li referandum macerasını, Tsipras-Halk örneğini anımsayalım: yönetilenler yönetilebildikleri ve hatta yönetilmek istedikleri için yönetilirler. Bu nedenle “gerçek bilgi” sadece yöneteni değil yönetileni de (sıradan insanı da), yani iki taraflı “iktidar ilişkisini” rahatsız eder, bu nedenle rutinde, yani kent yaşamında sorun yaratır. Diğer taraftan -yukarıda tanımdan hareketle ispatını verdiğimiz üzere- kolektif niteliği nedeniyle “gerçek bilgi” üretiminin temel amacı ve motivasyonu yine toplumla, yani kentle ilişkilidir. Akademi bu nedenle kent yaşamıyla aykırılık içinde olmasıyla kentin dışında durmasına rağmen, kent için çalışır.

İmza Panayırı

10 Ocak 2016 Bildirisi’ni Türkiye’nin en prestijli üniversitelerinde görev yapan 1500 civarında akademisyen imzaladı. İmzacılar arasında Boğaziçi Üniversitesi’nin sosyal bölümlerinden (öğrencilik yıllarımda kendi bölümüm dışında başka bölümlerden hoşuma giden ilgimi çeken her derse girdiğimden) çoğunu şahsen de tanıdığım hocalarım bulunuyordu.

Gündeme bomba gibi düşen bu ilk Bildiri’nin hemen ardından, kendilerine “Ak-Akademisyenler” diyen başka bir grubun karşı-bildirisi yayımlandı. Karşı-bildiri’yi hükümetin tehditleri, üniversite rektörlüklerinin ve savcılıkların imzacıları soruşturması, bazılarının gözaltına alınması izledi, ardından Reis‘in meşhur “Kanlarıyla duş alacağız” tiradı ikinci bir bomba olarak gündeme düştü.

Genel algının aksine, bu ilk iki epizot değil, asıl bundan sonra olanlar daha ilginç… ve asıl bundan sonraki üçüncü epizottan hareketle olanların anlamı düşünmeye başlamak gerekiyor:

Üçüncü epizotta, 10 Ocak 2016 Bildirisi’ne imza koymayan, ancak bu ilk Bildiri’nin imzacılarına yapılan baskıyı kınayan -sadece iki sözcükle özetlenebilecek şekilde- “ifade özgürlüğü” gerekçesiyle ilk gruba destek çıkan (yine bazılarını Boğaziçi Üniversitesi’nden tanıdığım) ikinci bir akademisyen grubunun bildirisi ortaya çıktı.

Şimdi çalışma kolaylığı bakımından, 10 Ocak 2016 Bildirisi’ni imzalayanlara “Grup-1 Akademisyenler” diyeceğiz, onlara destek çıkan “ifade özgürlüğü” bildirisi imzacılarına da “Grup-2 Akademisyenler” diyeceğiz.

Zamanlama olarak ikisinin arasında ortaya çıkan ve kendilerine “Ak-Akademisyen” diyen grubun üzerini çiziyoruz. Bunların üzerini çizmemizin nedeni Grup-1’e karşı olmaları ya da imzaladıkları metnin içeriği değil. Yayımladıkları bildiride çok doğru şeyler de, çok yanlış şeyler de söylemiş olabilirler ama daha oraya kadar gitmeye gerek yok. Daha en başta usülden kaybediyorlar: kendi kendilerine verdikleri ad -yukarıda anlattığımız üzere- evrensel bilgi üreten “akademisyen” kimliği ile çelişiyor. Başa koydukları “Ak-” arkaik Türkçe’de “Batı” anlamına geliyor da olabilir, siyasi bir partiyi de çağrıştırıyor da olabilir, her iki durumda da “akademisyen” denen insan türünün Batılısı, Doğulusu, partizanı vb olamayacağından bunların üzerini çiziyoruz.  Zaten sonra kendileri de kendilerinin üzerini çizdiler: listelerindeki imzaların bazılarının sahte olduğu ortaya çıkınca web sitelerini kapattılar.

Burada “usul” derken, hukuktaki usul gibi felsefi anlamda akademisyenin de belli bir usule neden hassasiyetle uyması gerektiğini Profesör Zizek’in “boş hareketlerin” işlevini aanlatmak için verdiği bir örnekten hareketle açıklayalım: “Bir işçinin hırsızlık yaptığından kuşkulanılmaktadır. Her akşam iş bitiminde güvenlikler işçinin el arabasını dikkatle gözlerler, bir şey bulamazlar, el arabası her defasında boştur. Sonra çalınan şeyin el arabası olduğu anlaşılır.” İnsan iletişiminde doğrudan söylenen şey dışında söylemenin eylemi, tarzı (performatives) pek çok anlamla yüklüdür. Usul kuralları ile karşılıklı mesajların paketleri birbirine ne kadar benzemek zorunda kalırsa, mesajlar yalın halyle o kadar tartışılabilir, ilerletilebilir olur. Ak-akademisyenler daha en başta mesaj paketine usulde bulunmayan bir “Ak-” fiyongu takarak iletişimden kendilerini diskalifiye etmişlerdir.

Öyleyse, “ak-akademisyenler” denen grubu atlayıp geriye kalan iki grupla ilgili düşünmeye devam edeceğiz: Grup-1 ve Grup-2 akademisyenler…

İlk sorumuz şu:  Grup-2 neden aynı metnin altına imza koymak yerine yalnızca “ifade özgürlüğü” gerekçesiyle Grup-1‘e destek çıktı?

Grup-2’nin bu seçici tutumu sorgulandı mı? Her iki grubun akademisyenleri bu seçici tutumun nedenlerini karşı karşıya gelerek tartıştı mı? Görebildiğim kadarıyla böyle bir tartışmaya dair basına yansımış hiçbir işaret yok. Bu durum, eldeki meselenin vehametini göz önüne aldığımızda feci bir akıl tutulmasına işaret etmiyor mu?

Dahası, bu durum yukarıda anlattığımız “Profesör” kimliğiyle (imzacılar arasında bir çok “profesör” olduğunu düşündüğümüzde) çelişmiyor mu? “Profesör” dediğimiz insan türünün -tanım olarak- kendi alanı ve meslek sınırının ötesinde düşünebilen ve iletişim kurabilen, dahası en azından “profesör” sıfatını taşımak için zaten buna mecbur olduğunu yukarıda göstermiştik. Öyleyse bu kadar vahim bir meselede adeta kelleyi koltuğa almışken nasıl oluyor da bu iki grup aralarında çekinceleri tartışamıyor da, toplumun en gelişmiş beyin takımı ancak ve ancak sıradan yurttaş seviyesinde (herkesin zaten fazlasıyla diline doladığı “ifade özgürlüğü” gerekçesiyle) diğer gruba destek çıkabiliyor?

Dikkat ederseniz daha bildirilerin içeriğine bile başvurmadık. Hala buna gerek duymadan düşünmeye devam ediyoruz ve öncelikle tanımlardan hareketle (analitik seviyede) yürüyebildiğimiz kadar yürümeliyiz: Öncelikle imzacıların yetkin bir muhalif bildiri üretmeye yetecek çapta “akademisyen” sıfatını taşıma kapasitesine sahip olup olmadıklarını tartışıyoruz. Gördüğümüz şu:  aralarında konuşmuyorlar. Konuşabilseler bile aralarındaki somut ve belli doktrin farklılıkları üzerine tartışamıyorlar, tartışsalar bile bunun izleri bildirilere ve dolayısıyla kamuoyuna yansımıyor, yani tartışıyorlarsa bile tartışmaları verimli değil. Öyleyse “akademisyen” kimliğini kullanmalarında sorun var. Aralarındaki profesörler için ise durum daha da vahim: imzalarındaki “profesör” sıfatını taşımaları bile sorunlu.

Şimdi Grup-1 ile Grup-2 arasındaki o minimal boyuttaki “desteğin” aslında nasıl olması gerektiğine, yani “ifade özgürlüğü” denen şeyin gerçekte ne olması gerektiğine bakalım.

Voltaire ve Sartre’dan ders

İfade ozgurlugu deyince Voltaire’e atfedilen “sana katılmıyorum ama düşünceni savunma hakkını savunuyorum” formülü akla gelir.

Bu formül, zamane sosyal bilimcilerin “çok seslilik zenginliktir” doktrinine isabet etmez. “Çok seslilik zenginliktir” doktrini, Voltaire formülünün yanlis, sakat yorumudur. Çünkü, çok seslilik kendi başına “zenginlik“değildir, ancak zenginliğe dönüştürülürse zenginlik olur. Çok sesliliğin zenginliğe dönüşme koşulu, “tartışmadır“. Aralarında ilinti kurulmayan seslerden düşünce zenginliği çıkmaz, gürültü çıkar.

Althusser 68 olayları için kimsenin beğenmediği bir teşhis yapmıştı: “çocuksu solculuk“.

Aynı teşhis, benzer şekilde kifayetsiz bir gürültü çıkarıp sönüp giden Gezi olayı için de geçerliydi:  Alan, 1 Haziran 2013 Cumartesi günü göstericiler tarafından işgal edilir edilmez, Karaköy Rıhtımı’nda bekleyen gemilerin turistleri nasıl indirecekleri, esnafın nereden nasıl mal tedarik edeceği, ambulans, itfaiye geçişlerinin nereden yapılacağı vb en öncelikli ve pratik sorunlar harita üzerinde tartışılmak, kararlaştırılmak ve harekete meşruiyet kazandırmak üzere Baro’yla, Hukuk Fakülteleri’yle nasıl koordine olunacağı tartışılmak yerine (kıvılcımı çakan zaten Mahkeme tedbir kararına (Yargı kararına) hükümetin (Yürütmenin) uymamasıydı, ancak direnişin en temelde yaslandığı bu meşru zemin, giderek “çocuksulaşan” romantizm içinde bulandı) 2 Haziran 2013 Pazar günü alana yerleştirilen ve kulakları ve beyinleri sağır eden dev hoparlörlerden alana basılan müzikle hareketin meşruiyeti romantikleştirme yoluyla giderek kullanım dışı hale geldi. İlerleyen günlerde de Taksim Komünü’nde harekete meşruiyet kazandırmaya dair en temel sorunların yine “çocuksulaşma” ile alabildiğine ötelendiğini, yaşamın ancak minimal düzeyde devam ettirilmesi için -bir çöp kamyonu ve bir tabldot firmasının çözebileceği işleri- yalnızca ve ancak iki işin (temizlik ve beslenme) başarıyla organize edilebildiğini gördük.

2 Haziran 2013 Pazar günü yani direnişçilerin sükunete ve düşünmeye en çok ihtiyacı olduğu o gün, müzik diye kulakları ve akılları felç eden o feci patırtının alana basılmasıyla olayın muhakemesini yapmak ve o andan sonra ne olacağını tartışmak yerine coşkuyu, yani ideolojiyi pratiğe dökerek bundan sonrasında artık uzatmaların oynanacağı Gerçeğine de bilinçdışında herkes ikna olma yoluna girmişti.  Oysa coşku bir gün önce Alana doğru koşarken kendiliğinden ve hakedildiği ölçüde zaten yaşanmıştı.  Bunu müzikli-patırtılı “boş gösterenle” ertesi güne devam ettirme çabası, “eğlenceyi” düzenleyen siyasi partinin de en iyimser yorumla, “ne istediğimizi ve bundan sonra ne olacağını biz de bilmiyoruz, bari eğlenelim” çağrısıyla olaya (ve devamındaki günlerde parkta kurulan kimlik panayırına) kendi etiketini yapıştırmasıydı. Manzara Fransızların şu deyimine tam oturuyordu: “Le chat parti, les souris dances”: “Kedi gitti, fareler dans ediyor”.

Voltaire, ifade hakkını, ses çeşitliliği olsun, vatandaş konuşsun, (Gezi sonrası forumlarda olduğu gibi) içini döksün diye değil, o düşünceye ya “hak vermek” ya da “hakkından gelmek“, yani düşünceyi tartışmak, aklın eleştirisinden geçirmek ve ilerletmek için savunur.

 

Her toplumsal olayda sayısız örneğin gösterdiği gibi, tartışma disiplininin bulunmadığı yerde “ifade özgürlüğü” sadece savunulur bir şey olmaktan çıkmakla kalmaz, ayrıca tehlikeli bir hal de alır: ciddi ortak kaygılarla belirlenmiş katı gündemi ve moderasyonu bulunmayan forumlarda konuşmacılar polemikten kaçınırlar, sahne performansı ve retorikten keyif türetmeye çalışırlar. Forumların işleyişi, ortak sorunlara dair soru sormak ve çözüm üretmekten çıkar, herkesin kafasındaki ipe sapa gelmez fantezilere en geniş alanı açacak uygun “boş gösterenleri” (empty signifiers) dile getirme becerisini (retorik ve şiir) sergileme şeklini alır.

Profesör Zizek “Sapığın İdeoloji Rehberi” adlı belgeselinde -retoriğin de ötesinde- şiir ve müziğin, birbirine tamamen aykırı bile olsa her türlü ideolojik fanteziyi besleyebilen “boş gösterenler” olabildiklerini en bildik, en tipik örneği vererek anlatır (Slavoj Zizek, Sophie Fiennes, “Pervert’s Guide to Ideology”, 2012):

Beethoven’in 9. Senfonisi’nin son bölümünde Schiller’in “Neşeye Övgü” şiirinin koroyla söylendiği o bildik kısım, bugün AB’nin simge marşı olarak kabul edilmektedir. Aynı kısım daha önce Nazi Almanyası’nda da büyük kutlamalar ve anma törenlerinde kullanılırdı. SSCB’de komünist ruhuna uygun bir müzik olarak kabul edilir ve çalınırdı. Neredeyse her türlü Batı müziğinin yasaklandığı Çin’deki Büyük Kültür Devrimi döneminde sadece 9.Senfoni’nin o kısmının çalınmasına izin veriliyor, Burjuva müziğinin en ileri formu olarak sunuluyordu. Aşırı sağcı Güney Rodezya hükümeti 9.Senfoni’nin yine o kısmını koronun sözlerini değiştirerek milli marş olarak bellemişti. Diğer uçta Peru’nun komünist gerillaları Sendero Luminoso’nun önderi Manuel Rubén Abimael Guzmán Reynoso’ya (Presidente Gonzalo) bir gazeteci “En sevdiğiniz müzik nedir?” diye sorduğunda, “Beethoven 9.Senfoni” yanıtını vermiştir. 1964 Tokyo Olimpiyatları’na birlikte katlan Doğu ve Batı Alman sporcular altın madalya kazandığında ikiye bölünmüş Almanya’nın ortak marşı olarak yine 9.Senfoni’nin o kısmı çalınmıştı (18:28 – 21:30).

İşte, bütün bu örnekleri bir araya getirip karşımıza koyduğumuzda 9.Senfoni üzerinden nasıl bir sapıklığın kol gezdiğini görebiliriz: ideoloji denen şeyin nasıl çalıştığından bihaber liberal ve anarşist çokkültürcü, bunların hepsinin bir araya geldiği, Usame Bin Laden’in Başkan Bush’u, Sandinista gerillalarının Fidel Castro’yu, Güney Afika’lı beyaz ırkçıların Mao Zedong’u kucakladığı ve bunların hepsinin birbirini aşkla kucaklayarak 9.Senfoni eşliğinde insanlığın kardeşliğini şakıdıkları dev bir koro hayalini kurabilir!

Müziğin (aynı fomül şiir ve retorik için de geçerlidir) bu “evrensel” uyarlanırlığı “ideoloji” dediğimiz şeyin nasıl işlediğini gösterir: hepsi bir ağızdan insanlığın kardeşliğini şakıyor. Ama her birinin kafasındaki “insanlık” dediği küme acaba kimi dışarıda bırakıyor? İdeoloji hiçbir zaman sadece aktarılan bir anlamdan, sadece söylemin verdiği mesajdan ibaret değildir. Mesaj, ayrıca cezbedici fakat neden cezbettiği de anlaşılamayan bir coşku kaynağı ile, yani “içi boş gösteren” (empty container) ile aktarılır. Profesör Zizek’in burada Althusser’in ideolojinin yayılma mekaniğini açıklarken kestirmeden “interpellation” dediği şeyin içini açarak mekanizmanın işleyişini ayrıntıyla tanımladığını görüyoruz: birey ideolojinin çağrısına gelerek (Althusser’in terimiyle: “alkış tutarak”) tebaya dönüşürken coşkuyla “allahım, etkilendim, çok derin, çok heyecan verici…” diye sayıklar, çünkü çok “derin” bir coşkunun etkisi altındadır, “derin” olduğu için ne olduğu da belli değildir, çünkü zaten olmayan bir şeyin, tam bir boşluğun etkisi altındadır: herkesin içini istediği gibi ve keyfine göre doldurabileceği bir boşluk!

Beethoven’i evrensel sanatçı yapan asıl dehası, işte bu nedenle o ha bire çalınan “Neşeye Övgü” kısmı değil, ondan sonra gelen ve o “yüce” harmoniyi bozan, alaya alan -çoğu zaman da dinlenmeden kapatılan- devamındaki kısımdadır.

Voltaire’in “ifade özgürlüğü” düsturuna geri dönersek, sistemli düşünme ve tartışma disiplininin bulunmadığı durumda ifade özgürlüğünün düşünce ifadesi şeklinden çıkarak “sahne performansı” haline dönmesinin tehlikelerini yukarıdaki Profesör Zizek’in formülü üzerinden görebiliriz. Bu nedenle belki de geleceğin tarihçileri “Gezi” forumlarını “faşizme yol veren çuvallamış bir halk hareketinin semptomları” olarak okuyacaklar. Çünkü parklarda bu keyifli performanslar sergilenirken, kapalı kapıların ardında yönetenler ne yapmaları gerektiğini -gerçekten- tartışıyorlardı.

Sartre, “Sessiz Cumhuriyet” başlıklı anıtsal makalesinde Voltaire’in düsturunun mantığını kurar: Ancak ortak sorunlar ve ortak kaygıların bulunduğu durumda özgür olduğumuzu söyleyebiliriz. Sartre’ın bu formülü -yukarıda ayrımını ortaya koyduğum- “ham bilginin” (information) “gerçek bilgiye” (knowledge) dönüşme fomülünü de verir, çünkü “gerçek bilginin” kolektif doğasını ortaya koyar:

“Hiçbir zaman Alman işgali altında olduğu kadar özgür değildik. Bütün haklarımızı ve en başta konuşma hakkımızı kaybetmiştik (…) Nazi zehiri düşüncemize kadar işlediği için her doğru düşünce kazandığımız bir zaferdi. Amansız bir polis gücü bizi susmaya zorladığı için her söz bir ilke bildirisi kadar değerli oluyordu. Dört bir yandan kıstırıldığımız için, gördüğümüz her işte bir bağlanmanın ağırlığı vardı. (…) Mutlu çağlarda ustaca maskelenen sürgün, mahpusluk ve hele ölüm, günlerimizin sürekli kaygıları oluyor, bunların önlenebilir bir  kaza,  hatta dıştan, ama değişmez birer yıldırı olmadığını da öğretiyordu. (…) Bir tek kelime, beş, on, yüz kişinin  yakalanmasına yetiyordu. Bu tam yalnızlık içindeki bu  tam sorumluluk  özgürlüğümüzün apaçık örtülerinden sıyrılması, ortaya çıkması değil midir? Bu bırakılmışlık, bu yalnızlık, bu korkunç tehlike herkes için birdi, şefler için, adamları için ne olduğunu bilmedikleri bir haberi götürenler için, bütün karşı koymayı yönetenler için ceza birdi: sürgün, ölüm. Bir ordu düşünün ki, orgenaralinin de, erinin de göze aldığı şey bir olsun. Böyle bir ordu yoktur dünyada. İşte, bundan ötürü karşı koyma gerçek bir demokrasiydi. Buyuran için de, buyurulan için de aynı tehlike, aynı sorumluluk, disiplin içinde tıpatıp aynı  özgürlük.”

Okuyucu burada Grup-2’nin “ifade özgürlüğü” gerekçesini hafife aldığımızı düşünmemeli. Yukarıdaki Voltaire-Sartre uyarısıyla revize edilmek kaydıyla bu nokta tabii ki çok önemli. Buradaki şikayetimiz, bu imza panayırında toplumun en gelişmiş beyinleri olduklarını varsaydığımız hocalarımızın (hem Grup-1 hem Grup-2) bunun “bir tık ötesinde” bir düşünce, tartışma, kanaat önderliği ortaya koyamamış olmalarıdır.

Bunun nedenleri üzerine yine -tam bir akademisyen “par excellence”- Jan Hus’a başvurarak düşünmeye başlayalım:

Grup-1 akademisyenlerin bildirisinden sonra hükümetin tepkisi, soruşturmalar, Maraş Katliamı’nı, 6-7 Eylül olaylarını anımsatacak şekilde kapılara işaret koymalar ve Reis’in tehdidi kimi akademisyenlerin imzalarını geri çekmeleriyle sonuçlandı. İkinci bir bildiri üreterek fikir savaşına devam etmek bir yana, fire verdiler. Grup-1’den firelerin bir kısmının da dahil olduğu Grup-2 akademisyenler “fikir özgürlüğü” gerekçesini ifade eden ikinci bildiriyi imzaladılar.

Peki bu kadar şaşkınlığın nedeni neydi?

Jan Hus, 6 Temmuz 1415’te yakılmak üzere bağlandığı odunlar ateşe verilmeden önce son kez iddiasını geri çekmesi için uyarıldığında bile karşısındaki Vatikan’cıya “hadi oradan!” demişti.

Sosyal bilimci bakışımızla Jan Hus‘e kimi bireysel üstünlükler atfetmek çözümlememizde bizi bir yere götürmez. Jan Hus‘ün bizim bugünkü imzacı akademisyenlerimizden daha “dürüst” ya da daha “basiretli” olduğunu söylemekle bir yere varamayız.

Doğru soru şu olmalıdır: bizim akademisyenler kendi bildirilerine Jan Hus‘ün kendi iddiasına inandığı kadar inanıyorlar mı? Yine Jan Hus‘le kıyaslamalı sorarsak, buradaki sorun akademisyenlerimizin basiretsizliği değil, akademisyenlerin bileşke teorik donanımlarının tam bir inanç ve iradeyle savunacakları ortak bir bildiri metni üretmeye yetmemiş olmasıdır. Yazıyorlar, imzalıyorlar, ama kendileri de kendi yazdıklarını beğenmiyor, yani tam inançla savunacakları bir metin çıkmıyor ortaya.

Sorunu yukarıda formülünü verdiğimiz “ham bilgi” (information) / “gerçek bilgi” (knowledge) ayrımı üzerinden de bu zaafiyeti anlamaya çalışalım. Yine yukarıda disiplinler-arası (interdisciplinary) çalışmanın önemini ve bunun “profesör” sıfatı taşımanın bir gereği olduğunu işlemiştik. İnsan uygarlığının kazanımlarına dair başka çok şey gibi akademinin de köküne kibrit suyu döken neo-liberalizmin ortaçağında bu trend tersine döndü: belli bir disiplin içinde bilgi üretimi tıkandığında disiplinler-arası (interdisciplinary) düşünme eğilimin yerini çok-disiplinli (multidisciplinary) çalışma düzeni aldı.

İkisi arasındaki farkı, farkın ötesinde de tezatı açıklayacak olursak: disiplinler-arası çalışmada farklı disiplinlerin ürettiği bilgiye, belli bir teorik soruya çözüm getirmek için sentez yaparak, birbiriyle başta “ilintisiz” gibi görünen bilgilere anlam kazandırmak için başvurulur. Çok-disiplinli çalışmada ise konunun baştan farklı disiplinleri ilgilendirdiği bellidir. Teori değil empirik araştırma ön plandadır. Farklı disiplinlerin araştırmacıları konuya dair araştırma, gözlem ve deneylerini -kantinde kahve sohbeti paylaşımları dışında- diğer disiplinin bulgularıyla çok da fazla ilgilenmeden “görev” şeklinde icra ederler. Sonuçta ortaya çıkan rapor, teorik bir tezden çok birbiriyle “ilintili” olduğu varsayılan toplanmış bilgilerin sergisinden ibaret olur.

Öyleyse disiplinler-arası çalışma düzeni ile çok-disiplinli çalışma düzeni arasındaki tezatı şöyle özetleyebiliriz: birincisi gerçek bilgi (knowledge) üretme peşindedir, ikincisi ise daha çok ham-bilgi (information) üretir.

Şimdi Thomas Samuel Kuhn‘a başvurma sırası geldi: çok-disiplinli çalışma, paradigma tıkanmalarını görmeye ve sorgulamaya zaman harcamaz. Daha çok Kuhn‘un “bilmece-bulmaca çözme” (puzzle solving) diye tarif ettiği türde bir bilimsel çalışma türüdür. Tam tersine, disiplinler-arası çalışmanın odak noktası ise paradigma tıkanmalarıdır: “araştırıyorsun, buluyorsun, ama anlamdıramıyorsun, öyleyse?”..  Hegel diliyle söylersek, disiplinler-arası çalışmada “kaldırma” (Aufhebung) anlamında bir sentez arayışı vardır.  Kuhn‘un deyişiyle “açıklayıcı gücü” (explanatory power) daha fazla olan bilgi sentezlerine, yani daha çok ham bilgiyi -sadece bir araya getirmek değil- bir arada anlamdıran sade bir teoriye ulaşmaya çalışır.

1088 Bologna Üniversitesi’nden beri Üniversite denen bilgi üretim merkezlerinin neden bir avlu çevresinde farklı disiplinler arasında iletişim ve bilgi alış verişini sağlayacak şekilde yapılandığını yukarıda “Profesör nedir?” bağlamında yine aynı gerekçeyle açıklamıştık.

Öyleyse şimdi sormak lazım: Grup-1 akademisyenler arasında “yahu bakın işte yazdık, ortada bir metin var, neden bunu imzalamıyorsunuz?” diye Grup-2 akademisyenlerden hesap soran olmadı mı?  Grup-2 akademisyenler arasında “bu yazdığınız olmamış, şöyle şöyle değiştirin, o zaman biz de katılalım” diyen olmadı mı? En azından bizlere, sıradan halka, hatta hiçbir yerde kokusu bile çıkmadığına göre kendi öğrenci çevrelerine bile böyle bir tartışmanın izleri yansımış değil.

Bu zaafiyetin arka planında önce akademisyenleri enfekte etmiş bulunan zamane çok-kültürcü, çok-seslilik doktrininin, çok-disiplinli akademik izdüşümü var: herkes herkesin ne düşündüğünü biliyor ve o düşünceyi etkilemeyeceğine baştan kani olarak göstermelik bir “saygı” ile geri duruyor.

Bilgi sentezleme ve teori üretme kapasitesi, disiplinler-arası çalışma iradesinin de gerisinde, aynı disiplin içinde bile görülüyor: buna dair sevgili hocalarımdan bire bir tanık olduğum birkaç örneği sıralıyorum:

Sosyal psikoloji derslerinde biteviye anlatılan, üzerine uzun tartışmalar yapılan, hatta birkaç film versiyonu da çekilmiş olan Milgram Deneyi’ni ele alalım. Bu ünlü deney 1961’de başladı, 1963’te raporlandı. Sunduğu verileri bugün sosyal bilimlerle biraz alış verişi olan herkes biliyor. Peki 1933’te yayımlanan Wilhelm Reich‘ın “Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı” adlı başyapıtını bugün kaç kişi biliyor?  Milgram deneyini okutan hocalarımız bu kitabın neden adını bile anmıyorlar, adeta sansürlüyorlar?  Hannah Arendt‘in Eichmann‘ın yargılanması üzerine yazdığı o biteviye gevezelikleri anımsayalım: Stanley Milgram‘ın deneyi, Hannah Arendt‘in gözlemleri ve bunların çevresinde dönen bütün gevezelik aslında bir türlü ifade edilemeyen şu Gerçeğe işaret ediyordu: Normal olan Tehlikelidir! Ayrıca Arendt’in çaresizlikten uydurduğu “düşünmüyordu o yüzden suçluydu” çözümü de paradigmanın (suçun kişiselliği, suç varsa ceza da var, vb) krizine ad-hoc bir çözüm yapıştırmak olmuyor mu: çünkü düşünmek suç değilse, düşünmemenin de suç olmadığı izahtan varestedir. Hem Stanley Milgram hem Hannah Arendt içinde hareket ettikleri liberal paradigmada asıl şu doğru soruyu soramıyorlardı: neyi düşünmek -kriminal anlamda olmasa da psikanalitik anlamda- suçtur?

Düşünmediğimiz için değil, asıl düşünerek kendi kendimizi aldatabildiğimiz için hepimiz birer Eichmann olabiliyoruz!

Dönelim yine hocalarımıza: disiplinler-arası düşünmeyi bıraktık, aynı disiplin içinde bile birbirleriyle konuşamadıklarını, gözlem-teori bağını kuramadıklarını görüyoruz. Wilhelm Reich‘tan bahsetmeden Milgram Deneyi‘ni anlatmak, Peter Higgs‘den bahsetmeden CERN‘de parçacık çarpıştırmaya benziyor.  Benzer şekilde Hannah Arendt‘in “ayaktakımı” dediği şeyle Marx‘ın “lumpenproletariat” kavramı arasında ilinti kurmadan “totaliter” toplumu tartışmak da buna benziyor.

İstanbul’un köklü üniversitelerinden birinde sosyoloji bölüm başkanı profesörle tesadüfi karşılaşmamda 1 Kasım sonrası ülkede totaliterliğin yükselişi üzerine konuşurken sözü Hannah Arendt’e getiriyorum.  Heyecanla atılıyor: “bütün kitaplarını raftan indirdim, baştan okumak lazım onu” diyor. “Peki hocam, Arendt’i bugün anlamdırabilemek için Gramsci‘ye de başvurmamız, onun “pasif-devrim” ya da “trasformismo” dediği şeyle birlikte düşünmemiz gerekmiyor mu?” diye uyardığımda, “Hayır! Hiç alakası yok, o marksist. Evet, marksizm bir teoridir, anlatırım, saygı duyarım, ama ben marksist değilim ve katılmıyorum” diye yanıtlıyor.

Voltaire ve Sartre için herhalde “saygının” böylesi hakaretten beter olurdu.

“Hocam, kimlik siyaseti 90’larda bunlardan demokrasi bekliyordu, siyasal islamın önünü açan da birbirinden farklı görünse de aynı çuvala düşen bu anarşist ve liberal doktrinler değil miydi? Şimdi yaşadıklarımız bu tezlerin çuvalladığını göstermyor mu?” diye sorduğumda, “ben de öyle düşünüyordum, hala da öyle düşünüyorum, tez yanlış değildi, olabilirdi… ama Devletlerin, gizli servislerin çok müdahalesi oldu.  Gizli servislerin topluma bu kadar müdahale ettiği bir dünyada sosyoloji yapılmaz zaten.” yanıtını aldım.

Bu tabii sadece profesörlüğün, akademinin değil, aklın ve sözün de bittiği yerdi. Vapur, ayrıntılara girmek için uygun bir ortam olmayabilirdi, ama bir profesör öncelikle empirik veriyi teoride bir sorun olarak kabul etmeli, “haklısın çuvalladık, ama bak şöyle güncel tartışmalar, yeni tezler var, onlara bak” diyebilmeliydi. Çuvallamanın nedenini bir Deus ex-Machina‘nın gelip kendi inandığı sosyolojiyi (ya da fantezi dünyasını) bozduğu şeklinde ifade etmemeliydi.

Teorideki böyle kilitlenmeler Ortaçağ’a özgü “skolastik” tıkanmaları anımsatıyor: Kendinize ne dediğinizin fazla önemi yok, ama “Her şey aklın eleştirisinden geçecek” düsturu yerine çevre sizi Deleuze’cü, Foucault’cu, o’cu, bu’cu diye tanımladığı anda sizinle neyin konusulur neyin konuşulmaz olduğu da bellenmiş oluyor, tartışma ortamı oluşmuyor, birikimleriniz işe yarar olmaktan çıkıp kendi kariyerinizi de kendi içinizde kemirip bitirmeye başlıyor, bu arada yükselen faşizm karşısında bileşke üst-akıl 700 yıl geriye, Ortaçağ skolastisizmine fırlıyor.

90’ların Liberalleri, bugünün Kemalistleri…

Şimdi yavaş yavaş bildirinin içeriğine değinmeye başlayabiliriz. Boğaziçi Üniversitesi’nden çok değerli bulduğum, öğrencisi olmaktan gurur duyduğum bir hocam, önce ilk bildiriye imza attığını, daha sonra imzasını geri çekerek ikinci bildiriyi imzaladığını bana anlattı. Nedenini ise şöyle açıkladı:

“Bildirinin iki dilde yayımlanması, tek resmi dili bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yazılmış bir mektup olduğu için aslında bildirinin içeriğinden de başka bir “gösteren” daha ihtiva ediyordu. Çok dile ya da Kürtçe’ye karşı olduğum için değil, mesajın “paketi” sorunlu olduğu için imzamı geri çektim ve ikinci bildiriyi imzaladım.”

Hocam burada tam da yukarıda “usul” sorunu diye tarif ettiğim konudan bahsediyordu. Bu aynı zamanda Profesör Zizek’in “boş gösteren” dediği şeydi. Talep TC’ye olduğuna göre aynı ifadeler neden ayrıca bir de Kürtçe yazılmıştı? Aynı bildiri içinde Kürtçe’nin de ikinci bir resmi dil olarak kabul edilmesi istenebilirdi.  Ancak konu şu an için başka olduğundan (kentlerin içinde tankla topla müdahalelerin, sivil halka baskıların durdurulması…) böyle bir talep varsa bile bu açıkça yazılamıyor, paketle birlikte (emri vaki) sunuluyordu. Kürtçe’nin resmi dil kabul edilmesi talebinin haklılığı-haksızlığı ayrı konu. Ancak bu “boş gösteren” daha baştan diyaloğu tıkayan bir escamotage işlevi görmekteydi.

Nitekim bu escamotage ulusal duyarlıkları olan kesimle AKP propagandasının karşıda cepheleşmesinden başka bir işe yaramadı. Konuyu “Devlet yıkılırsa hepimiz altında kalırız” tartışmasına getirdi.

İmzacılar arasındaki onca siyaset bilimci hocalarımız Devlet ile Hükümet‘in aynı şey olmadığını unutmuşlar mıydı? Metin Feyzioğlu‘na bu iki kavram arasındaki ayrımı öğreterek, onunla konuşabilecek bir dil kurmak ve Baro’nun desteğini almak için Devlete asıl tehdidin Hükümetten geldiğini formüle edemiyorlar mıydı? Eski DBP Eşbaşkanı Emine Ayna, Cumhuriyet’ten Selin Ongün’e verdiği röportajda (8/02/2016, Cumhuriyet) “Devlet” denen şeyin aslında herkes ona inandığı için işleyen “kitapta” yazılı kurallardan başka bir şey olmadığını, kentin içine tankları topları sokmanın Devlet’i zaten yıkmak olduğunu söyleyerek hem Metin Feyzioğlu’na hem imzacı akademisyenlerimize siyaset teorisi dersi vermiş olmuyor mu!

Asıl bu tartışmada bütünüyle konuşulamaz olan, 30 yıldır Devletin meşruiyetini erozyona uğratan ve yıkıma götüren siyasal islam değil mi? 30 yıl önce liberallerin siyasal islamın yükselişi karşısında “onlar da demokrat olabilir, bırakınız dinlerini istedikleri gibi kamusal alanda yaşasınlar” diyerek insanlığın 500 yıllık entelektüel mirasına gözlerini kapattıkları gibi, bugün de Kemalistlerin ve ulusalcıların “asıl mesele Devleti ayakta tutmak, AKP’nin İslamcı söylemi tribünlere, Kürt entegrasyonunu ancak sunnilik üzerinden kurabiliriz” dediklerini dinliyoruz.

Aydınlardaki ve akademisyenlerdeki bu feci akıl tutulmasına rağmen İslamcı basın kendi cephesinden asıl tehlikenin ne olduğunu görüyor: Profesör Zizek “Türkiye’deki aydınlanmacı-laik sol kesimler, yani kemalistler ve kürt hareketi tek blok oluşturmalı” dediğinde, İslamcı kalemşörler buna anında “kürt-siyonist-kemalist” komplo diye panikle cevap veriyorlar. Bu söylemdeki “siyonist” yapıştırıcısı da işte tam da Kristeva‘nın ve Profesör Zizek‘in anlattığı –siyasal özneyi gerçek seçimler yapmaktan alıkoyan korku nesnesi– kurmaya yarayan bir yapıştırıcı değil mi?

Ne yapmalı?

Son olarak ilk bildiriden imzasını çekerek ikinci bildiriyi imzalayan Hocam bana “sence ne yapmalıyız?” diye sormuştu. “Bilmiyorum, ama eski ve yeni öğrencilerinizin sayısını düşündüğümüzde ve bu insanların hepsinin gelişmiş beyinlere sahip olduğunu da göz önüne aldığımızda, kullanmadığınız çok büyük bir güce sahipsiniz” diye yanıtlamıştım.

Yalan söylemiştim, ne yapılması gerektiğini gayet iyi biliyorum:

Akademisyenler derhal kendi aralarında bir icra komitesi oluşturmalı.  Bu icra komitesi, Platon’cu düstura sadık kalınarak sadece felsefeci profesörlerden oluşmalı ve komitede Hegel’e son derece hakim en azından bir hoca bulunmalıdır.  Bu komite, tüm imzacı akademisyenleri temsilen Hukuk Fakülteleri ile temasa geçerek Hukukçu profesörlerle istişareye başlamalı.  Eşzamanlı olarak da bütün Türkiye’den imzacı akademisyenler (her iki grup da) bir konferans salonunda toplanmalı. Bu iş için Boğaziçi Üniversitesi’ndeki saatli bina (BTS) hem mimari hava olarak hem de hacim olarak uygundur.

Odysseus’ün kendini direğe bağlatıp tayfalara verdiği emir gibi üniversite güvenliğine kesin talimat verilecek: kapılar kilitlenecek, salonda toplanan herkesin imzası tek bir ortak bildirinin altında tamamlanmadıkça tek bir akademisyenin bile binadan dışarı çıkmasına izin verilmeyecek. Kapıda ambulans bekletilecek: küçük tartaklamalarda gerekli pansumanlar sağlık ekibi tarafından içeride yapılacak (olmaması lazım, çünkü onlar akademisyen). Ancak kalp krizi vb hastane müdahalesi gerektiren acil durumlarda hasta dışarı çıkartılabilecek. İçeri su ve soğuk sandwich servisi yapılacak.

Güvenlik bütün imzaların eksiksiz ve tamam olduğunu gördüğünde kapılar açılacak.

*Makale Prof.Dr. Şener Üşümezsoy’un (usumezsoy@gmail.com) katkılarıyla hazırlanmıştır.

 

Kaynak: Bu yazı, Sendika.org’ta 29.02.2016 tarihinde yayımlanmıştır.