Öldürme, yargısız infaz, faili belli olan ama üzerindeki örtü bir türlü kaldırılmayan meçhul cinayetler, katliamlar, şiddet, işkence, haksız tutuklama (esir alma), adaletsizlik gibi devletin kuruluşundan bugüne kadar  bilindik olan ancak faillerince kabullenilmeyen olaylar, bilindik ve yadırganmayan durumlar haline geldi/getirildi.

Türkiye Cumhuriyetinin resmi tarihinin başlamasından sonra, İlk TBMM vekillerinden Ali Şükrü Bey'in 27 Mart 1923 tarihinde ortadan kaybolması ve sonrasında ölmüş bedeninin bulunması, 2 Nisan 1948 de Sabahattin Ali’nin ve sonrasında Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Muammer Aksoy gibi birçok muhalif insanın öldürülmesiyle devam eden ve bir türlü bitmek bilmez bir şekilde yaşamımızda yer bulan faili meçhulleri artık yadırgamıyoruz çünkü faillerini biliyoruz, bir şey yapamasak da.

O kadar çok faili meçhul yaşadık ki isimlerini saymaya kalksak bu satırlar yetmeyecek.

1990 lı yıllarda Vedat Aydın ile başlayan, yaşayan tarih Musa Anter, Emniyet Müdürü Gaffar Okan, General Bahtiyar Aydın ile devam eden ve toplamda 20 binden fazla yaşama neden olan bu faili meçhullerin sonuncusuna dört ayaklı minare şahit oldu.

Diyarbakır Barosu Başkanı, insan hakları savunucusu ve faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması için büyük uğraşlar veren Tahir Elçi’nin katledilmesine de şahit olmak zorunda bırakıldık. Araştırması ve soruşturması bir türlü tamamlanmayan/tamamlanması geciktirilen, ertelenen, delillerin kaybolduğu/kaybedildiği süreç içerisinde unutturulmaya çalışılan cinayet karanlığın içinde bekliyor, diğer faili meçhul dosyaların yanında.

93 yıllık resmi tarihi içerisine 30 bin civarında faili meçhul, onlarca katliam, yüz binlerce işkenceyi sığdırabilen ülkemizde yaşamın/yaşamanın tamamen tesadüfe dayandığını söylemek abartı olmayacaktır.

Hiçbir siyasi harekete/partiye bulaşmamış olmak, iki lokma ekmeğini kazanıp evinin yolunu tutmak, kimselere karışmamak, iyiyi de kötüyü de kendi halinde bırakmak da yetmiyor yaşamak için. Evine giderken, alışveriş yaparken, seyahat ederken, kaldırımda yürürken, iraden dışında planlanan bombalı eylemin tam ortasında kalabilir, tertemiz kalmış halinle paramparça olup ölme ihtimalin, yaşama ihtimalinden daha fazladır.

Bu ülkenin vatandaşı olmaman, sadece gezmek amaçlı bu ülkeyi ziyaret etmiş olman da engellemez ölmeni.

Adaletin ne kadar adil olduğu, işlenmiş on binlerce faili meçhul cinayetin ne kadar çözümlendiği ile ölçülebilecek durumda olmasına rağmen, iki gazeteci için AYM’nin, aslında verdiği, aslında vermesi gerektiği normal bir karara bile sevinir, havalara uçar, adaletin varlığından bahsedebiliriz.

AYM’nin verdiği kararla adaletin işlemediğini, adaletin adaletsiz olduğunu, bilerek çiğnendiğini, yasalara göre değil de emirlere göre işlediğini “tescil ettiğini” görmezden geliriz.

“Hak ihlali” olarak tescil edilen mahkeme kararıyla 92 gün özgürlüklerinden mahrum olanlar bile, kendilerine duvarların ötesinden yol açan bu kararın, kendilerinin haklarını ihlal eden mahkemenin kararını yasalarla vermediğinin ispatlandığını ya göremediler ya da söyleyemediler.

Cizre’de günlerce ve naklen yaşanan katliamdan bahseden bile kalmadı. Bir günde kapanan 120 civarında televizyon ve sitenin lafı bile olmaz, olamaz. Televizyon kanalları sadece kapatılmıyor, bir daha açılmamak üzere fişleri çekiliyor. Dünyada kapatılması istenen sanal alem sayfalarının yarıdan fazlası ülkemize ait.

Bütün bunlara rağmen tepki duymak, eleştirmek, karşı çıkmak ve muhalefet etmek yerine, bu durumu nasıl telafi edeceğimizin, nasıl farklı isimle de olsa yeni bir televizyon veya site açabileceğimizin yollarını arar, buluruz.

Muhalefet etmek, karşı çıkmak, mücadele etmek sanki geleneklerimizde yok. Mücadele edenleri hemen eleştirmek, yerin dibine sokmak, kötülemek gibi geleneğe sahibiz. Ne zaman birileri çıkıp kötülüklerle, kötülerle, olumsuzluklarla, katillerle mücadele etmeye başlasa, bir yolunu buluruz onun kötü olduğunu ispatlamak için.

6 milyondan fazla oy alan, oy veremeyenleriyle birlikte 10 milyondan fazla insanı temsil eden, hataları, eksikleri ve yanlışlarına rağmen iyi şeyler yapmaya çalışan bir partiyi, yapmaya çalıştıkları yerine hatalarıyla, eksik ve yanlışlarıyla yerin dibine sokmaya çalışırız, olumlu eleştirilerle yanlışlarını telafi etmesine yardımcı olmak yerine.

İyi ve güzeli hak ettiğimize inanmadığımızdan veya iyi ve güzelin sadece isteyenlere gidebileceği ihtimalinden değildir engel oluşumuz.

Coğrafyada yapılacak iyi ve güzel işlerin, getirilmesinde payı ve emeği olmasa da yaşayan tüm insanlara ait olacağını bilmemize rağmen engel olmanın, köstek olmanın, yapmaya çalışanları kötülemenin asıl mantığının/gerekçesinin, kendimizin hiçbir faaliyette bulunmamamızdan kaynaklandığını düşünmeyiz. İyi ve güzel için çalışanlar başarılı olduğunda ortaya çıkacak başarısızlıklarımızın üzerini kapatmak içindir tüm çabamız.

Ölümlere, katliamlara, kötü muamele, şiddet ve işkenceye alıştırarak kendimizi, mümkün olduğu kadar yaşamdan soyutlanarak hayatta kalmaya çalışmak daha kolay gelir. Bunu yaparken insanlığımızdan ödün verdiğimizin farkına varsak da, utancımızı göstermemeye çalışırız çevremize. Bunun da en etkili yolu, iyi ve güzele gidenlerle mücadeleden geçer. İnandırırız kendimizi, onların iyi olmadıklarına. İyi ve güzel işler için yapılanların aldatmacadan ibaret olduğunu ortaya dökerek!

“O saatte orada ne işi vardı” demek daha kolaydır, onu, o saatte, orada öldürenle mücadele etmekten.

“Samanlıkta neden ölmedi” diyerek yarattığımız şüpheyle zor durumda bıraktığımız insan için, ondan başkasının bulunmadığı, sağ kalmadığı bir ortam için bir sürü öykü uydurarak yaptığımız aslında kendi acizliğimizi saklamaktan başka bir şey değildir.

Bizler böyle oldukça/davrandıkça, faili meçhullerin faillerine, katliamcılara, işkencecilere, baskı ve şiddetin uygulayıcılarına ve bu sistemden beslenen ve devam etmesini isteyenlere destek verdiğimizin, onlardan farklı olmadığımızın, suça ortak olduğumuzun farkına varmadığımız sürece, bu düzen, bu katliam, baskı, şiddet ve faili meçhulleri daha çok konuşur olacağız.

Bitmesinin yolunu da biliyoruz. Elimizde olduğunu da…