Gökçen Tahincioğlu'nun Milliyet'te yayınlanan yazısı:

 

Artık yargı kararıyla sabit:

17 yaşında bir çocuk, Yılmaz Eliveren, okuduğu lisenin duvarının kenarında çevresini saran zırhlı araçlardan çıkanlarca öldürüldü.

Yanında 19 yaşındaki amcası Mehmet Eliveren vardı. 

O da aynı araçlardan çıkan kişilerce öldürüldü.

“Terörist değillerdi.”

Olaydan sonra bir bekçi ayarlanıp 155 aratılmış, mezarlık tarafından teröristlerin seslerinin geldiğini ihbar etmişti.

O gün, doktorlar önceden ayarlanmış, çatışmadan sonra güya bazı yaralılar tedavi edilmişti.

Yılmaz ve Mehmet mezarlığa götürülmüş, üzerlerine bir de örgüt bayrağı yerleştirilmişti.

Savcı gelip de kaldırdığında bayrağı, görünce Yılmaz’ın boynundaki lise rengi, lacivert kravatı, “Bari kravatı çıkartsaydınız” demişti.

Artık yargı kararıyla bunlar sabit.

***

Peki yargı, bunca sabit gördüğü kanıtlar sonrasında geçen perşembe ne karar verdi biliyor musunuz?

“Taksirle öldürme.”

Yani kusurla, özensiz davranışla.

“Terörist olmadıkları” sabit amca ve yeğenin öldürülmesi kasten öldürme sayılmadığından, dosya zaman aşımına girdi.

Kasten öldürme sayılsa sanıklar cezaevine girecekti.

Tehdit ve evrakta sahtecilik suçları da sabit görüldü.

Eski ceza kanunu bu suçlarda da daha leheydi.

5 emniyet görevlisi sanık için bu suçlar da zaman aşımına girdi.

Eliveren ailesinin 17 yıllık hak arama mücadelesinde Bingöl 1. Ağır Ceza Mahkemesi 4 gün önce işte bu kararı verdi.
 
***
 
90’lı yıllarda yaşananlara yönelik davalar bir bir düşüyor.

Oysa çözüm sürecinin başladığı dönemde dosyalar yeniden bir bir açılmış, ilk kez bu olaylara ilişkin adil yargılamalar yapılacağına yönelik umut ışığı doğmuştu.

Sonra binbir kumpasla açılan davalarla nedense bu davalar da aynı torbaya girdi.
 
Eskişehir'deki Jitem davası beraatle sonuçlandı. Mardin Derik'te 1993-94 yılları arasında faili meçhul kalan 13 köylüyle ilgili dava beraatle bitti.
 
Muş Vartinis’te aynı aileden 9 kişinin yakılarak öldürülmesi davasında beraat kararı verildi.

Liste uzayıp gidiyor.

Bu davaların hiçbiri suçun işlendiği yerlerde de görülmedi.

Kilometrelerce uzağa, ailelerin gelemeyecekleri kentlere nakledildi.

En kabadayı dosyada bile ya zaman aşımı, ya beraat kararları verildi.

* * *
 
Oysa Eliverenlerin dosyası sağlamdı.

Mahkeme, suçu sabit görürse, bu kararlardan hiçbirini sözümona veremezdi.

Evrakta sahtecilik yapılarak düzenlendiği mahkeme tarafından sabit görülen polis tutanağının nasıl yalan olduğunu şöyle anlatmıştı tanık:

“Yerlikaya köyünde teröristlerle girilen çatışma sonrasında bir kısım silah ve bombalar ele geçirilmişti. Daha sonra gerektiğinde gayri resmi kullanılmak
üzere Bingöl Özel Harekât Şube Müdürlüğü deposuna konuldu. İki vatandaşın terörist sanılarak öldürülmesi sonrasında çatışma süsü verilmek üzere bahsettiğim depodan bir adet keleş diye tabir edilen silah ile iki adet Rus yapımı el bombası alınarak, olay mahalline bırakıldı. Bu silah, ölen sivillerden birinin yanına bırakıldı. Bırakılmadan önce bu silahla ateş edildi. Terör süsü vermek için. Olay yerinde mekap ayakkabılarıyla dolaştılar.”
 
* * *
 
Aslında mesele çok da “terörist sanılması” değildi.

Sanıklar Eliveren ailesini yakından tanıyordu.

Zaten Bingöl Genç’te esnaflık yapan aileyi herkes bilirdi.

Devletle içli dışlı olduklarını da. 

Kente gelen bütün askerlerin ve polislerin ahbabıydılar.

Ve özel harekâttan bazı polisler, aileyle özellikle yakındılar. 

Bir gün, aileden biri, özel harekâtçının birine borç verdi; 800 dolar.

Zaman geçti, borç ödenmedi.

Bir gün yine öyle dükkânda otururlarken, eli sıkışan alacaklı, borçtan bahsetti.

Ancak özel harekâtçı M.A.’ya göre o borç bitmişti.

Çıkıştı.

Tartıştılar.

Ve o tartışmanın sonu hiç iyi bitmeyecekti.

İpler gerildi. 

Özel harekâtçı, o gün o dükkândan yediği yumruklar ve “Göreceksiniz” sözleriyle gitti.

* * *
 
Tartışmayla bile ilgileri olmayan 17 yaşındaki Yılmaz Eliveren ile 19 yaşındaki amcası Mehmet Eliveren 17 Nisan 1999’da maç izledikleri kahveden çıktı. 

Okulun arka tarafından evlerine gideceklerdi ki yolu Akrep denilen zırhlı araçlar çevirdi. 

İki genç, ne olduğuna bakıyorlardı ki ateş edildi.
 
Liseli Yılmaz, hemen orada can verdi.

Yeğeni üzerine düşen Mehmet, ayağında merminin sıcaklığı, kaçmaya yeltendi ama merminin sıcaklığını bu kez sırtında hissetti.

Kurşun sesleri, 15 dakika sonra geniş arazilerin yanı başındaki mezarlık tarafından geldi.

Bu kez daha yoğun, adeta çatışma sesiydi. Sabah olduğunda Eliveren ailesinin eline bir tutanak verildi.

“Amca ve yeğen teröristti. Üzerlerinde bomba ve kalaşnikof vardı ve diğer 78 PKK’lıyla birlikte askere-polise karşı çatışmaya girmişlerdi. Mezarlık
bölgesinde öldürülmüşlerdi.”

Dosya kapandı, aile Bursa’ya göç etti.

Ama aile, yıllar sonra, o görevliler Genç’ten gittiğinde yeniden suç duyurusu dilekçesi verdi.

Susan tanıklar, ellerinde belgelerle çıkageldi. 

O gün, emniyetin mahzeninde daha önceden ele geçirilen kalaşnikoflar yerlerinden çıkarılmış, yeni çatışmaya girilmiş gibi yıpratılmıştı.

İhbar, doktor, çatışma süsü her şey ayarlanmıştı. 

Yıllar sonra yeni savcı belgeleri inceledi:

Yaralı olduğunu söyleyen polis rapor almamış, “teröristleri imha edenler” taltif bile istememişti.

Tanık da anlatıyordu; eski savcı mezarlığa gelmiş, “Bari kravatı çıkartsaydınız” diye azarlamıştı sanıkları, evraklara uydurabilmek için hikâyeyi. 

İşte bu dava, “taksirle öldürme” sayıldı ve zaman aşımıyla bitti.

Daha hangi dosya, “kasten öldürme” sayılıp cezayla bitebilirdi ki?
 
Ama işte buralarda bu kadardır iki gencin hayatlarının ol hikâyesi.
 
***