Erdoğan’ın tarihin bize bir armağanı olduğunu ve böyle liderlerin “yüz yılda bir yetiştiğini” çoktan kavramış durumdayız.

Bir “bayan”, Reis’e gösterdiği saygı ve hayranlığı, onun “vücudunun bir yerinde çıkan kıl” olma isteğiyle birlikte seslendirdiğinde bunu anlamayanlar olmuştu aramızda.

Ama geçenlerde onun adına düzenlenen sempozyumda dile getirilen “Erdoğan anlatılmaz, yaşanır; o, bu ümmete Allah’ın bir lütfudur” yargısını şimdi biz de iliklerimize kadar yaşayarak algılıyoruz.

Aslında bu gerçeğin ilk farkına varan Erdoğan’ın kendisiydi.

“Çok özel” olduğunu, bu milleti en iyi kendisinin yönetebileceğini, hatta yalnızca bu milleti değil dünyayı da yönetecek kapasitede olduğunu ve tarihte en az kendisinden önceki bütün dinî ve siyasi liderler kadar yer kaplayabileceğini ilk olarak kendisi anladı.

Zamanla bu inancı ve özgüveni güçlendi.

Karşılarındaki cevheri anlamayan cahilleri bir ölçüde affedebilirdi belki, ama bir de muhalefet edenler, onun gösterdiği yoldan ilerlenmesine engel olmaya çalışanlar vardı ki...

En son geldiğimiz aşamadaki oldukça sade anlatımla – “ya bizdensin ya teröristsin” – bunların “etkisiz hale getirilmesi” gerektiğini net olarak ortaya koydu.

Korkutarak, içeri tıkarak, evlerine ve sokaklarına askerî harekât düzenleyerek...

Zaman zaman sıkıntılı olsa da yine de içerdeki düşmanlarla başa çıkmak kolay sayılırdı.

Her seferinde çoğunluğu arkasına alma yöntemiyle o an hedefindeki azınlığı (bazen Geziciler, bazen Aleviler, bazen Hristiyanlar, bazen solcular, bazen “paralelciler”, bazen Kürtler, bazen gazeteciler) “onlar” diyerek öteki herkesten ayırıyor ve acımadan sopalamaya girişiyordu.

Çok sayıda karşıtı olsa da, hemen hepsi bir başkasının dayak yemesi sırasında tepki göstermeyecek kadar sersemletilebilecek cinstendi nasılsa.

Böylece teker teker, birer iskambil kağıdı gibi, hepsini peş peşe devirerek yoluna devam edebiliyordu.

“İçerisi” özetle böyle, o kolay yani...

Ama bir de “dışarısı” var.

*    *    *

 

Eloğlu utanmadan akıl vermeye çalışabiliyor, mesela.

Aynı masada oturuyorsun, hem de misafir gitmişsin, üstelik gazeteciler falan da oradayken çıkıp ulu orta patavatsızlık yapabiliyor.

Vay efendim, demokrasimizi beğenmiyormuş, bizde basın özgürlüğü yokmuş falan filan.

Anlatıyorsun: “Yav basın değil bu iş, casusluk; o şahıslar benim emirlerime karşı çıkıyorlar, dahası altımı oyuyorlar”...

Adam hâlâ ne diyor: “Basına yönelik tutumunuz rahatsız edici!”

Sana ne ya?

Senin memleketin mi?

Benim!

O halde...

Israr ve ikna ettiler, şu “Gezi provokatörü” kadının televizyon programına çıktım...

Kadın, hanım hanımcık oturamadığı yetmezmiş gibi, bir de benimle tartışmaya giriyor.

Soruyorum, “Yav casusluk basın özgürlüğü müdür, cevap ver?” diye...

“Ne zaman basın özgürlüğü desek lafı casusluğa ve teröre getiriyorsunuz” diye bana çemkiriyor hiç sıkılmadan.

Tabii “yabancı gazeteci” ya...

Sen benim ülkemde gazeteci olsan, bak bakalım konuşabilir misin karşımda öyle!

Öyle lafımı kesmeler, bacak bacak üstüne atmalar falan!..

Üstelik de kadın haliyle...

*    *    *

İçerde bu kadar güçlü ve alternatifsizken, dışarıda böyle durumlara düşmek gerçekten de çok zor geliyor Erdoğan’a.

Yani şimdi sahiden de... adaletsiz bir durum.

“İçerde” birisi yan bakıyor, ertesi gün kendini hâkimin karşısında buluyor; daha da ileri giderse “iyice içeri” alıyorsun onu.

Ama dışarıdaki dışarıda ya, korkmuyor işte, saygı göstermiyor.

Yazıyor, çiziyor, yok karikatürmüş, yok klipmiş falan, demediğini bırakmıyor.

Eleştirinin ve mizahın da bir sınırı var diyorsun, dinlemiyor.

Bakın şu pek de kaliteli olmayan Alman klibine: “Erdowie Erdowo Erdogan”...

Tabii Erdoğan alışkanlıkla onları da içeri tıkmak istiyor.

Ama işte onlar “dışarıda”!

Şimdi o işi çözmek için “dışarıdakini dışarıdaki tarafından içeri attırmayı” deniyor.

Şikâyet ediyor haliyle.

Karşılaştığı yine malum “basın özgürlüğü teranesi”...

Erdoğan içeri atamayınca mecburen içine atıyor, bir gün acısını çıkartmak için...

*    *    *

Dünyaya meydan okuyup da sonra ABD Başkanı’yla kısa bir görüşmenin peşine düşer hale gelmek, Erdoğan’ı kızdırıyor elbette.

“Bizi aranıza alın, üye yapın” diye onca zamandır yalvar yakar arkalarında koştuğu Avrupalılar ile yaşanan anlaşmazlıklar da ayrı konu.

Neyse, köprüyü geçme aşaması deyip yutkunalım.

Ama bu arada o, sırası geldiğinde öteki herkesten farklı ve özel olduğunu cesurca ortaya koymaktan çekinmiyor.

Şu yerden bayrak kaldırma meselesi. Siz sadece içeriye yönelik bir propaganda malzemesi mi sanıyorsunuz? Hayır, aynı zamanda dünyaya meydan okuma! “Siz anlamazsınız, ama bu çok mühimdir” gösterisi...

Yoğurt yiyiş stilleri farklı tabii.

Cumhurbaşkanı korumalarının dünyanın çeşitli ülkelerindeki şiddet uygulamalarını es geçmeyelim.

İmkân dâhilinde olduğu anda “burası küçük Türkiye sayılır” anlayışıyla ortalığa çekidüzen vermek.

Yani: “Bizde böyle”...

Ve “o an orası da bizim”...

Çünkü “bizimki” orada... O “bu ümmete Allah’ın bir lütfu” olan.

Gerisi - yani kim ne dermiş falan - fasa fiso...

*    *    *

“Orası bizim” dedim de aklıma geldi: Şu yabancı diplomatlara azar konusu.

Can Dündar-Erdem Gül duruşmasına giden diplomatları nasıl azarlamıştı Erdoğan:

“Siz kimsiniz ya! Ne işiniz var orada? Diplomasinin de bir adabı var. Burası senin ülken değil, burası Türkiye! Sen konsolosluk binası ve ya konsolosluk içinde hareket edebilirsin. Diğeri izne tabidir!”

(Bu şartlarda Türklerin geleneksel misafirperverliğini tartışmaya cüreti olan var mı?)

Mesaj net: Misafirsen misafirliğini bil!

O kaddarrrr!

Bir an için Erdoğan’ın bir süreliğine turistik bir bölgede otel müdürü olduğunu düşünün. Kim bilir yabancılara neler yapardı: Öyle giyinme! Sigara içme! İçkiye dokunma! O hareketlerden vazgeç!

Ve sonuçta örnek bir otel çıkardı ortaya!

Herkesin muma çevrildiği, saygıda kusur etmeyen “Türk tipi” bir otel!