Bu mektubu yazmaya davet edildiğimde benden istenen belki de “Türkiye’ye acıklı bir veda” mektubuydu. Ancak olaylar öyle gelişmedi. İki araç dolusu polis memuru tarafından uçağa bindirildikten sadece 48 saat sonra avukatımdan Türkiye’ye dönebileceğimi öğrendim.

Hikâyem iki dönüşün hikâyesi oldu. Biri doğduğum topraklara, öbürü son 25 senedir memleketim dediğim Türkiye’ye. Dayanışmak için adliyeye gittiğim ve hala tutuklu olan Esra Mungan, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy aklımda... Şimdi Meral Camcı da tutuklanmış. Ve başka kimler kimler.

Hepsi bir an evvel serbest bırakılsınlar. 22 Nisan önemli bir gün olacak.

Birinci dönüş

İstenmeyen dönüş hoş değil. İstanbul’da polis arabasında havaalanına doğru giderken “Bu sokakları bir daha ne zaman görebileceğim acaba?” diye düşünüyordum. Londra havaalanından merkeze doğru giderken de kendimi acayip yabancı hissettim. Beni karşılayan arkadaşlarla sohbet ederken, bu yabancılaşmamı paylaştıklarını da fark ettim. Londra, bildiğimiz yer olmaktan çıkmış. Yükselen ev fiyatları ve kiralar yüzünden artık Londra’da yaşanmaz olmuş.

Mahalleleri yoksullar boşaltıyor; onların yerine zenginler ve rant geliyor. Annem ve babamın kuşağının mücadelesiyle kazanılan refah devleti, sağlık sistemi, rant kaynağına dönüştürülerek yıkılıyor.

Metrodayken Turnham Green isimli istasyondan geçtik. O istasyon önünde 1963 yılında ilk defa tek başıma politik bir eyleme katılmıştım. Nükleer silahlara karşı yürüyüş idi. O zamanlar her Paskalya Bayramı’nda İngiltere’nin Aldermaston’daki nükleer silah fabrikasından Londra’ya 4 günlük bir yürüyüş vardı. Yürüyenler geceleri toplum merkezlerinde uyuyorlardı.

1958 yılında rahmetli babam beni bu yürüyüşlerin bir gününe götürmüştü. O zaman 14 yaşımda olduğum için ailem tarafından dışarıda uyuma iznim yoktu. Yürüyüşün Turnham Green’den Trafalgar Meydanı’na varan son gününe katılabildim. Sevdiğim Londra, yürüyen, barış isteyen Londra’ymış. Sevdiğim İngiltere 1984-1985 arası bir yıl süren, büyük maden işçisi grevine milletçe destek veren İngiltere’ymiş. O da yok olmamış.

Londra’dayken mülteci hakları yürüyüşüne katıldık. Binlerce İngiltere vatandaşıyla “Mültecilere hoş geldin”, “Sınırları mültecilere açın” pankartları taşıyarak yürüdük.

Üzen ve sevindiren...

İngiltere’deyken beni en fazla rahatsız eden olay Sabah gazetesinde çıkan “İngiliz istihbarat ajanı” “MI6 istasyon şefi” yalan haberi idi. Absürd, sürreel bir haber, tabii. Ama beni üzen İstanbul’da bir arkadaşa taksi şoförünün “Biliyor musun o sınır dışı edilen İngiliz ajanı çıkmış” dediği bilgisi oldu. Beni en sevindiren haber ise, eski öğrencilerim tarafından 2000 yıllarında başörtü nedeniyle zulüm gören öğrencilerime verdiğim desteğin hatırlatılmasıydı.

İkinci dönüş

Türkiye’ye dönüşüm, tabii, gönüllü bir dönüş olduğundan farklıydı. Yeniden ailece arkadaşlarımıza, yuvamıza kavuştuk. Nedense Türkiyeliler yabancılara hep “Türkiye’yi seviyor musun?” diye soruyorlar. Doğduğum topraklarda olduğu gibi sevdiğim ve sevmediğim yanları var. Bu toprakların en sevdiğim yanlarından biri yemek paylaşımıdır. Buraya ait hiç kimse seninle paylaşmayı teklif etmeden önünde yemek yi-ye-mez. Mümkün değil.

Bir Amerikalı, bir İngiliz yapar, bir Türkiyeli yapamaz. Bu toprakların çocukları, Türk olsun, Kürt olsun, Laz olsun, Ermeni olsun, kim olursa olsun, hep, “Aç mısın?” diye sorup paylaşmakta ısrar eder.

Paylaşmak...

Her iki ülkede de sevdiklerim paylaşmakla ilgili. Ve paylaşmak, ülkeden çok, sınıfa bağlı olan birşeydir. İngiltere’nin kuzeyindeki maden işçilerinin köylerine gidersen herkes Türkiyeli gibi. Yani yemek paylaşmakta ısrar eder, seninle tanıştıktan 30 saniye sonra, “Evli misin, bekâr mısın, kaç çocuğun var?” diye sorar, hemen samimi olur.

Ve Türkiye’de de ısrarla paylaşan yoksuldur, işçidir; rantçı paylaşmaz.

Ailece yaşadığımız son olaylarda inanılmaz bir dayanışma ve destek gördük. Yüzlerce kişi seferber oldu. Yani paylaşım ön plandaydı. Herkese çok minnettarım. Ancak Türkiye’de de rant ve kârın peşinde olanlar kendi çıkarlarını korumak için milliyetçiliği ve ırkçılığı kışkırtıyorlar. Son dönemde yaşadığımız çok üzücü süreç bunun ürünü.

Barış yerine, çatışma ve ölüm. Paylaşmak yerine paylaşmamak.

O paylaşan Türkiye’ye, özlediğim memlekete dönmek istiyorum. “Barış İçin Akademisyenler”den dolayı tutuklu olan arkadaşlara gelen dayanışmada paylaşımcı Türkiye’nin izlerini görüyorum. Artvin’deki rant karşıtı ekolojik mücadelede, Bursa’daki oto işçilerinin sendika demokrasisi mücadelesinde aynı beraberlik umudunu görüyorum.

“Aç mısın?”

“Açım.”

CHRIS STEPHENSON

Öğretim Görevlisi, Sendikacı, Sosyalist, Yeşil Solcu.