Türkiye bir süredir, anayasa ve hukukun dışına çıkmış, yargı ve yasama tarafından denetlenemeyen, keyfi ve otoriter bir rejim tarafından yönetiliyor. Bu fiili yönetimin adı ‘Erdoğan rejimi’dir.

Totaliter eğilimlerini açıkça dışa vuran bu rejim Türkiye’de laikliği fiilen ortadan kaldırdı.

Eğitim, rejimin ‘dindar nesil’ yaratarak iktidarını sağlama alma amacı doğrultusunda, Sünni inancına göre adım adım dinselleştiriliyor. Tüm kesimlerden toplanan vergilerle oluşan kamu kaynakları Sünni İslamcı vakıflara kontrolsüz biçimde aktarılıyor.

Devletin kapıları Sünni muhafazakar olmayanlara kapatılmış, kamu idaresi Alevilere yasaklanmıştır. Türkiye’de adı konulmamış bir apartheid rejimi uygulanıyor.

Nüfusun önemli bir kesimini oluşturan Aleviler bu ülkenin paryası haline getirilmiştir. Ayrımcılık sistemlidir.

Yeme-içme, eğlence, giyim ve sosyal ilişkiler bakımından ‘laik’ diye tabir edilebilecek bir yaşam tarzının kamusal alanda tezahürünün önüne geçmek için gerek devlet gerekse de örgütlü mahalle baskısı sistemli biçimde yıllardır sürdürülüyor.

Mezhepçi ve İslamcı iç politikanın doğal bir uzantısı olmaya indirgenen dış politika da haliyle mezhepçi ve İslamcıdır.

Türkiye, Cumhuriyet’i yitirdi. Bu ülkenin yakın geçmişinde halkın, özgür, eşit ve kardeş yurttaşlar olarak yaşama umudundan bu kadar uzaklaştığı başka bir dönem olmadı.

Laiklik yok edildiği için sonunda toplum, toplum olma vasfını kaybederek bir toplama dönüştü.

Ucube bir kavram

Ve işte biz bu Türkiye’de yaşarken Meclis Başkanı İsmail Kahraman, İstanbul’daki bir konferansta özetle şöyle buyurdu: “Laiklik bir kere yeni anayasada olmamalıdır. Dindar anayasa meselesinden anayasamızın kaçınmaması lazım. Dini olarak bahsetmesi lazım. Ladinilik olmamalı yeni anayasada ve dindar bir anayasa olmalı”.

Erdoğan’ın seçtirdiği İsmail Kahraman, ‘dindar anayasa’ diye ucube bir kavram icat etti…

‘Dindar’ nitelemesi ki sözlükte karşılığı ‘dininin buyruklarını, kurallarını eksiksiz olarak yerine getiren kimse’ şeklinde verilmiştir, bir anayasayı tanımlamak için kullanılamaz. Maksat dinin buyruk ve kurallarını anayasa yoluyla egemen kılmak olunca doğru tanım ‘şeriat anayasası’ ya da ‘İslami anayasa’dır.

İsmail Kahraman, akla seza ‘dindar anayasa’ kavramıyla aslında bir‘bilinçaltı mesajı’ vererek siyasi görevini ifa etti. Mesaj, ‘Laiklik dindarlığa engeldir!’ diye özetlenebilir. Bilindik bir İslamcı lafız; laiklikle dindarlık arasında gerçekte olmayan bir karşıtlığı inşa ediyor.

Tabii ki gerçekle alakası yok. Bilakis, laik bir anayasa uygulandığı takdirde dindarlığın güvencesi ve fakat İslamcılığın da engelidir.

Maksat albenisi artsın

İsmail Kahraman ‘dindar anayasa’ dedi çünkü diktatörlük anayasası projesi, üzerindeki ‘başkanlık rejimi’ etiketiyle sahibini rahatlatacak seviyede bir halk desteğine kavuşamıyor. Onay tedricen artmaya devam etse de halen yetersiz. Muhtelif araştırmalar yüzde 35 ile 40’ın birkaç puan üzerindeki seviyelerde değişen sonuçlar veriyor.

O halde laikliğe ‘tu kaka’ deyip, ‘başkanlık’ın yanına bir de ‘İslam’etiketi yapıştırmak lazım ki Sünni muhafazakarlar nezdinde anayasal diktatörlüğün albenisi artsın. En azından AKP seçmeninin tamamına yakınını ikna etmeliler ki henüz bunun uzağındalar.

Anayasadaki laiklik ilkesi tartışmaya açılarak Türkiye’nin rotası çok daha tehlikeli sulara çevriliyor.

Bu karanlık suların kendileri için de ne kadar hayati riskler içerdiğini görmüyorlar mı?

Farkında değillerse gafletin içindeler. Farkındaysalar, kendilerini her seçeneği test etmeye mecbur kılan bir çaresizlik içinde olmalılar.

Sonra olumsuz tepkilere bakıp görüyorlar ki ‘dindar anayasa’manevrasının astarı yüzünden pahalıya çıkabilir… Ve rejimin muhtelif cenahlarından ‘dindar anayasa’ çıkışının İsmail Kahraman’ın kişisel görüşü olarak algılanmasını temin amacıyla açıklamalar yapılıyor.

Züppece bir soru

Şimdi ise ortalıkta züppece bir soru dolaşıyor: Laiklik zaten elden gitmişse, anayasada laiklik ilkesi olsa ne yazar olmasa ne yazar?

Hiç yazmaz olur mu?

En azından bu rejimin laikliği ortadan kaldırarak anayasaya karşı suç işlediğini yazar. Suçun hesabı da bir gün hukuk dairesinde sorulur. Anayasada laiklik yazmasa, hesabı da sorulmaz.

Türkiye gibi çeşitli mezhep ve inanç topluluklarını, kültürleri ve etnik grupları içinde barındıran heterojen bir ülkeyi bir arada barış içinde tutabilmenin ön koşulu laikliği uygulamaktır.

Türkiye’nin de çökmesine mani olmanın ön koşulu

“Laiklik anayasada olmamalı” diye ortaya çıkan siyasal İslamcının ufkunda, ‘dindar’ olarak görülmeyenlerin yeni tenkil ve tehcirlere uğratılacağı totaliter bir toplum tasavvuru vardır.

“Laiklik anayasada olmamalı” dedirten siyasal İslam, bu ülke için bir iç çatışma, topyekun gerileme ve çöküş programıdır. Bu iptidai zihniyet karşısında laikliği savunmak ise siyasal İslam’la birlikte Türkiye’nin de çökmesine mani olmanın ön koşuludur.