İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş, geçen hafta, Kurbağalı Dere'nin temizlenmesi ile ilgili "Dereden Denize Girilecek" dedi. "Dereden denize girilecek" yazıp, yorum yaptım.

Sonra, Kurbağalıdere başıma yıkıldı; Şule İdil Dere, Kurbağalıdere'nin çamurunu taşıyan kamyonun altında kalarak can vermişti. Şule, Nesrin Aslan'ın kızıdır; Nesrin ise 1978 yılından beri mücadele arkadaşımdır. Edebiyat Fakültesi'nin koridorlarında volta atar sohbet ederdik. İncecik dal gibi bir kadındı. Sonra İstanbul Teknik Üniversitesi'ne geçti. Sıklıkla karşılaşırdık.

Şule’yi sonsuza uğurlamak için Kızıltoprak’a gittim. Caminin çeşmesine oturdum. Kısa bir süre sonra Şule'nin cansız bedeni geldi. Nesrin'in yanı gittim, yok gibiydi, ufalıp bitmişti sanki.

Sarıldım ve söz verdim; yanına geleceğim ve ağlayacağız. Camiden ağlayarak çıktım. Gözyaşlarım gerçekten uzaklaşmamı sağlıyordu. Oğlumu telefon ettim;

-Yunuscum, lütfen dergiden kitap alıp, eve götürür müsün?

-Olur baba!

Gerçek tüm kabahati ile Kızıltoprak caddelerinde duruyordu. Bir gün önce bu caddelerde olan Şule, şimdi yoktu. Şimdi, benim oğlum kitaplarımı almaya gidiyordu, Şule ise yoktu. Nesrin'in Şulesi yoktu artık.

Şule, demir, plastik, cam, et karışımı bir yığın tarafından öldürülmüştü.

*

Aynı gün akşamı "Aliağa'dan Yeşil Yol'a Ekoloji Mücadesinin Yerel Demokrasi'ye Etkisi" Tartışma Forumu’na katıldım. Melis Ece ve Ender Eren'in de katıldığı toplantı Beyoğlu-Bitirimhane'deydi.

Melis Ece'yi Bilgi Üniversitesi'nde, geçen yıl sonu yapılan sempozyumda tanımıştım. Tanzanya'da toprak mülkiyetinin değişiminde Sivil Toplum Kuruluşları'nın rolünü anlatmıştı. İlgi ile izlemiştim. Melis aynı sunumu yaptı.

Ben de, Demokratik Kitle Örgütleri'nin ekoloji hareketini nasıl baskıladığını anlattım. Özellikle de, 1990'lı yılların başında kurduğumuz Nükleer Karşıtı Platform'un temel demokratik yapısının, yıllar içinde meslek örgütleri ve sendikalar tarafından hiyerarşik bir yapıya büründüğünü anlattım.

Öyle ki, 1990'lı yılların sonunda, temel demokratik yöntemlerle Akkuyu'da nükleer santrali yaptırmayan biz ekolojistler, 2003 yılında başlayan nükleer karşıtı "örgütleme"de ilişen monumuna getirildik.

O yıllarda bir nükleer karşıtı örgütümüz yoktu ama Ankara'da Nükleer Karşıtı Kongre'de aldığımız bir karar vardı ve biz nükleer santrali yaptırmadık.

Şimdi ise bir örgütümüz (NKP) var ama üç tane de nükleer santral yapma kararı. Elbette ki benim tanıdığım karar, 1993'de Ankara'da Nükleer Karşıtı Kongre'de alınan "Akkuyu-Morkuyu! Biz nükleer santrali yaptırmayacağız" kararlılığıdır. 

Sonuç olarak, bizim nükleer santrali engellemek için önerdiğimiz yaygın-dayanışma ve halktan gelen mücadele biçimi, "Örgütlü-tepeden vaaz eden" çalışma şekli tarafından öteleniyor olabilir; farketmez, benim elimde endüstri sistemine ait iki tane parça var.

Biri Akkuyu Nükleer Santral İnşaatı kapısından alınmış bir kilit, ikincisi ise Samistal'i kazmaya kalkan Yeşil Yol ekskavatörüne ait bir civata.

Kilit ve civata ve metal ve et uygarlığının makinaları çocuklarımızı hayattan koparıp alıyor. Şule, uygarlığın en vahşi yüzü tarafından Nesrin'den, annesinden Koparılıp alındı. Nesrin'i gördüm, öyle bir eksiltilmişti ki…

Artık metal uygarlığına karşı daha çaresiz ve yalnızız.