Beklenen oldu, Reza Zarrab kuş gibi ötmeye başladı.

Bu bizi ilgilendirir mi? Emperyalizmin oyununa mı geliyoruz? Nasıl olsa başka yolsuzluklar da ortaya çıkmıştı ama bir şey olmadı, bu da hiçbir etki yaratmaz böyle gelmiş böyle gider mi?

Yani bu büyük vakayı nasıl yorumlayacağız? Soru bu.

Öncelikle vakaya AKP cephesinden bakalım. Deniyor ki, bu ABD tarafından düzenlenen kurgu bir yargılama. Ülkemizin bekası için çok kulak asmamalıyız. Bir deyimde olduğu gibi, “kol kırılır yen içinde kalır” diyelim, geçelim. Ülke içindeki hataları dışarıya yansıtmayalım isteniyor. Buna şöyle bir örnekle cevap verelim; kadınlar ne zaman “kol kırılır yen içinde kalır” deyip evdeki sorunları yan komşuya yansıtmamaya çalışsa, sonu onlar için ölüm oluyor. O sahip çıkmaya çalıştıkları yuva, onların mezarı oluyor. Bu yüzden öncelikle ülkenin bekası için bu davayı görmezden gelmeyeceğiz. Tam aksine üzerine üzerine gideceğiz.

AKP cephesinden bakmaya devam edersek Reza Zarrab’ın da bir takım “terör” unsurlarıyla iş birliği içinde olduğu hatta kendisinin bile “terörist” olduğu noktasına kadar gelebiliriz. Madem öyle, neden bizzat hükümet sözcülüğü yapan Kanal A’ya kahraman olarak çıkarıldı? Neden “hayırsever iş adamı” ilan edildi? Hiç mi bilinmiyordu bu adamın dolandırıcı olduğu? Bizzat devlet kurumları olan Botaş ve Tüpraş ile ticaret yapan bir patrondan bahsediyoruz. Devletin bu trafikten bihaber olması imkansız. Bu yüzden Zarrab bizim için asla ABD ile iş birliği içinde bir “terör” unsuru olmayacak. Bir dönem iş yaptığı diğer dolandırıcı arkadaşlarını satan bir dolandırıcıdır sadece Zarrab. Sadece “hapishaneden çıkmanın en kolay yolunu buldu” ve arkadaşlarını sattı. Bu kadar.

Şu sıra AKP’nin kol kola yürüdüğü Avrasya cenahı açısından bakarsak, “Bu bir ticaret işidir ülkemizi ilgilendirmez” diyeceğiz. Hatta Bülent Turan’ın -kendisine verilen ezberi yarım yamalak tekrarlayarak sarf ettiği- ifadesiyle “Eyaletin miyiz?” diye ABD’ye kafa tutacağız. Böylece emperyalizm karşıtı gibi de görüneceğiz. Bilinmelidir ki bu tutum, rüşvetçilerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Emperyalizm ile böyle mücadele edilmez. Önce okları kendi ülkemizdeki emperyalizm heveslilerine çevirmek durumundayız. Aksi takdirde, bu işten yakayı sıyırır sıyırmaz okların ucunu ülke içinde emekçilere çevirecekler.

Gelelim bizim tarafa. Zarrab ötüyor iyi hoş da bizi ne ilgilendiriyor? Bizi çok ilgilendiriyor. Ülkenin başına musallat olmuş bu canavarı, iki emperyalist blok arasında Suriye hesaplarını hayata geçirirken mi daha kolay yenebiliriz? Yoksa politik dengesi sarsılmış, büyük yaralar almakla karşı karşıya kaldığı durumda mı?

Bu dava Zafer Çağlayan’la başladı ama belli ki bununla sınırlı kalmayacak. Bahsi geçen bankalar, şirketler, hepsinin bir ucu Erdoğan’a ve ailesine dokunacak. Erdoğan için karar günü geldi çattı. Rusya ve ABD arasında gidip gelme devri kapanmış olacak. İki blok açısından da hiçbir biçimde güvenilir olmayan Erdoğan ittifakının önünde artık iki net seçenek var. Ya ABD kendini ele vermesin diye “istese de istemese de” anlaşma yoluna gidecek. Ya da Rusya’ya sığınmaya çalışacak. Ancak bu iki durumda da bu iktidarı ekonomik çöküntü, savaş ve yıkım bekliyor olacak.

Ülke içinde toplumun gözünü diktiği 2019 seçimleri de işte bu sebeple bu dava ve olası sonuçlarıyla birebir alakalıdır. Artık istikrar vaatleri geride kaldı. Erdoğan iktidarının bu ülkeye yıkımdan başka bir vaadi olamaz.

Ancak Erdoğan’ın zayıflaması tek başına yetmez. Muhalefete çok önemli imkanlar sağlar ama yetmez. Muhalefet, bu konjonktürde her zamankinden daha hazır olmalıdır. Eğer dün yaşandığı ve bugün de yaşanabileceği gibi bu davayı sadece “çekirdek çitleyen insan” gif’leri paylaşarak izlemekle yetinirsek, bu sürecin kazananı olmak bir yana en çok kaybedeni yine bu ülkenin emekçileri olacaktır.

Siyasette doğru zamanda doğru hamleleri yapabilmek için, doğru araçlara sahip olmak şarttır. Doğru aracın ise yolsuzluk belgeleri açıklayıp ardından hesabı 2019’a havale etmek olmayacağı açıktır. CHP’nin bu anlamda bu halk için bir alternatif olmayacağı açıktır.

Çözüm halkın bizzat siyasete katılabileceği araçlar yaratmaktır. İzleyici konumdan çıkması için ona cesaret verecek olan budur. Bu yüzden meclisleşilmelidir. Ancak ve ancak halkın söz-yetki-karar hakkına sahip olduğu meclisler ülkeyi bekleyen bu çok seçenekli-karmaşık gidişata bir yön verebilir.

Meclisleri var edebilirsek, “Bu ülkede milyonlarca insan açken, sen tek başına 50 milyon Euro’yu yerken utanmadın mı?” sorusunu meclisler soracak olursa, işte o zaman tepkiler bir tweet olmaktan çıkacak, Zafer Çağlayan’ın da, yolsuz ortaklarının da kabusu olacak.