Ülkenin iki ana gündemi var. Biri Man Adası Belgeleri, diğeri de Zarrab’ın itirafları...

Bizler de izliyoruz. Dakika dakika bekliyoruz. ‘Yeni Tweetleri Gör’ butonu, yepyeni bir heyecan. 28 Kasım’dan itibaren hafta içi her gün saat 17.00’dan itibaren ‘Zarrab’ın itirafları’ yayında. Meğer ne çok para götürmüşler. “Çağlayan o kadar parayı kim bilir ne yapmış?” “Kaç ev alınır acaba?” “Bunlarda bu kadar para varsa dünyada ne kadar para”... derken davaya kısa bir ara, çayları tazeliyoruz.

Zarrab’ın itiraflarına başladığı gün Mirgün Cabas’ın şöyle bir tweeti vardı: “timeline bey sizi en son 17/25 aralık’ta böyle neşeli görmüştüm...” Evet gerçekten öyle. Mizah seviyemiz pik yapmış durumda. Bu davadan beklentiler çok. Mutluyuz çünkü demokrasi adına bir kıpırdanma bekliyoruz. Ancak çok konuşulan bazı net durumlar var:

1. Sadece bu davadan iktidar değişikliğine gidilmesi söz konusu değil.

2. Söz konusu bankalara bir ekonomik yaptırım olacak, bu da ödediğimiz vergilerle cebimizden çıkacak.

3. Zarrab’ın itirafları üzerinden ismi geçen kişiler, bu iktidarda yargılanmayacak.

Önemli bir ihtimal daha var. AKP, artık kriz yönetemiyor. “Afrin’e girebiliriz” açıklaması boşa değil. Bu krizin üzerini kapatmak veya ertelemek için – kolay olmasa da – ciddi bir savaşa sarılabilir. İktidar için yargılamanın Saray’a kadar ulaşmaması,  yoksul çocukları savaşa göndermekten daha önemli. Bunun için atmayacağı adım yok.

Bu gerçekler önümüzde ve bu ihtimaller Saray’ın duvarlarında yankılanıyor. Olaya AKP’nin gözünden bakarsak zamanında Zarrab’ın ABD’ye gitmesini önlemek, onlar için kaleye giden golü parmak ucuyla kornere atmak olurdu. Ama kaleci uzanamadı ya da uzanmadı. Bir ‘hata’ oldu ve o top kaleye girdi. Bu yine de maçı kaybettiği anlamına gelmiyor. Türkiye böylesi bir davada ilk değil. Daha önce de başka ülkeler İran ambargosunu deldi. Bu ülkelere BM tarafından bir takım iktisadi yaptırımlar uygulandı ve para cezaları kesildi. Türkiye’ye de para cezası kesilir, ama yukarıdaki ihtimaller ve gerçekler geçerliliğini korumaya devam eder. İktidar ‘hata’ yapmamak üzere düşünecektir. Hala böyle bir alanı var. Ancak muhalefetin şu anda hata payını düşünecek bir alanı bile yok.

Şu an alternatif mecralardan hepimiz tepkimizi dile getiriyoruz, şaşırıyoruz, inanamıyoruz, ‘rezalet’ diyoruz, midemiz kaldırmıyor, dalga geçiyoruz, gülüyoruz. Bu güzel. Ama içten içe bir umutsuzluk var. Aziz Nesin tiyatrosu gibi “cahil insanlar! Ahh anlamıyorsunuz” cümleleri yankılanacak yine. Bu tür üstten cümleler ve mağdur edebiyatı karşı tarafın ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramıyor.

Mutlaka görmüşsünüzdür. Malatya’da evi işaretlenen Alevi bir ablamız, ‘Korku dolu o bakışlar’ minvalinde atılan başlıklarla gündem olmuştu. Bir gün sonra o abla şunu dedi: “Korkmuyordum, üşümüştüm sadece”. Haberde gülen bir yüz ve umut veren bir cümle. Edebiyata ihtiyacımız yok, bakacağız başımızın çaresine. Evet AKP ile “aynı gemide değiliz” ama geri kalan herkesle “aynı gemideyiz”. Sen-ben etrafımıza, akrabalarımıza yine anlatalım da, yeterli olmaz. Karşımızda yek vücut bir ses olacak, bütün kanallardan o ses çınlıyor. Tıpkı çocuk istismarı önergesinde, Adalet Yürüyüşü’nde, 7 Haziran’da olduğu gibi bizim gemiden de ortak bir ses çıkması lazım. Başka türlü işe yaramıyor, bunu yaşayarak görüyoruz.

Şu küçük meseleler üzerine bu kadar takılmayalım. Biraz uzaklaşıp genel çerçeveye bakalım. Heyecanlı gündem tabii ama soğukkanlı olmak hayat kurtarır. Önümüze gelen fırsatlar var. Örnek: Seçimler...  AKP, ittifak derdinde. Yüzde 50’yi bulamadığı bir durumu hayal bile edemiyor. Bunu önümüze alalım. Ama ‘seçimlere hile karışıyor’. Ama ‘AKP, YSK’da yapılacak değişiklikleri de meclisten geçiremiyor’. Biz altyapıyı hazırlayalım şimdiden. Fırsatları değerlendirmek için bir zeminimiz olsun. Göz göre göre dev hatalara izin vermeyelim. Hata ihtimallerini konuşacağımız bir meclisimiz olsun.