Önce Alman Elçiliğince düzenlenen LGBTİ (Lezbiyen, gay, biseksüel, transgender, intersex) film günleri Ankara Valiliğince yasaklandı, etkinlik yasakları süresiz hale getirildi, daha sonra Beyoğlu Kaymakamlığı Taksim’de yapılması planlanan LGBTİ etkinlikleri ve yürüyüşüne izin verilmeyeceğini bildirdi.

Yasaklama gerekçesininse yasaklanan faaliyetle bağını kurmak hayli güç. Sanki planlanan bir film gösterimi değil de ‘darbe girişimi’ gibi

 

"(Etkinliğin) halkın bir kesimini, diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa sevk edeceği, kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkabileceği, organizasyona katılacak gruplara yönelik toplumsal duyarlılıklar nedeniyle bazı kesimler tarafından tepki gösterilebileceği ve provokasyonlar olabileceği gerekçesiyle…"

 

OHAL ile birlikte özellikle son dönemde Türkiye’yi kuşatan şiddet ve baskı dalgasından en çok etkilenenlerin başında LGBTİ topluluğu geliyor. Son iki yıldır onur yürüyüşlerinin engellendiği ülkemizde biraz geriye gidecek olursak bugün yaşananların nüvelerini görüyoruz: AKP’nin iktidara gelmeden önce 2001 yılında “eşcinsellerin kendi hak ve özgürlüklerinin yasal güvence altına alınması” gerekiyor bakışından bugüne kadar olan süreçte, eşcinsellik için ‘tedavi edilmesi gereken bir hastalık’, ‘ahlaksızlık’ denildi ve son olarak da ‘halkı kin ve düşmanlığa sevk ettireceğine’ yönelik bir açıklama yapıldı. Aslında her dönemde olan LGBTİ toplumuna yönelik ayrımcılık AKP döneminde sistematik bir şiddet halini aldı.

 

Durum buyken, peki ama nasıl bir LGBTİ mücadelesi adlı soru akıllara geliyor.

 

Tarihte muhafazakarlık faşist iktidarları besleyen önemli bir unsur olmuştur. Bu iktidarlar muhafazakarlığı yükseltmek için de toplumun üretim ilişki ağından bağımsız olmayan ahlak kavramlarını öne sürerler. Ve bu ahlak anlayışını ‘toplumsal hassasiyetler’ bahanesiyle topluma bir hayat tarzı olarak dayatırlar. Peki bu dayatma sadece LGBTİ mücadelesi yürütenleri mi etkiler? Hayır. Baskı yükseldikçe toplumun tüm kesimleri bundan etkilenir. Peki bu sahte ahlak anlayışı sonucunda ne olur?

 

-Otobüste şort giydi diye kadınlar tekmelenir.
-Kişi uçakta öpüşen çiftleri azarlama cüretini kendinde bulur.
-Müftülere resmi nikah yetkisi vermenin derdine düşülür.
-Kadın cinayetleri, cinsel şiddet, çocuk istismarı tavan seviyeye çıkar.

 

Ve bir bakmışız ki bir ‘LGBTİ film festivali’ ‘toplumsal hassasiyetler’ bahane edilerek valilik tarafından yasaklanıvermiş.

 

Zaten bunu sadece ‘bir film festivalinin yasaklanması’ olarak yorumlayamayız. Saldırı bir film festivaline olmuş olabilir. Ancak sorgulanan laiklik, tüm batılı ve modern değerler...Film festivaline olan saldırının ardındaki bu bütünlüğü görmeli ve buna göre bir cevap vermeliyiz.

 

Bu açıdan LGBTİ mücadelesi tabi ki ‘laik’ bir karakter içermelidir.

 

Buradan hareketle eğer talep  ‘özgür bir yaşam’ ise, sınıfsal mücadeleden uzak durarak ne baskıyla, ne yasaklarla ne de homofobi ile mücadele edilebilir. Üretim ilişkileri toplumsal ilişkilerin astlık - üstlük düzenini yaratır. Dolayısıyla, cinsel çeşitlilikle ne ilgisi var dediğimiz kapitalizm, sadece bir ekonomik sistem değil aynı zamanda cinsiyetçiliği besleyen bir düzendir ve neoliberal politikalardan ayrı düşünülemez.

 

Heteroseksüellik dışında tüm cinsel yönelimlerin saldırı altında olması ve ya kendini gizlemek zorunda bırakılmasının sınıfsal nedenleri vardır. Mesela hiç ‘homoseksüel bir işçi’ gördünüz mü? Göremezsiniz. Çünkü zaten kapitalizmde alt sınıflar için bir cinsiyet özgürlüğünden bahsedilemez. Bahsedilemediği için o işçi homoseksüel olsa bile bunu özgürce yaşayamaz. Yaşayamaz çünkü her an işten atılma riskiyle karşı karşıyadır.

 

Nefret cinayetlerinin de LGBTİ hareketinin de politik olduğu savunmamız işte bundandır. Çünkü homofobi politiktir. Politik bir saldırıya da ancak politik bir hamle ile yanıt verilebilir.

 

LGBTİ hareketine egemen olan liberal düşünce beraberinde bir kaçış alanı da yaratır.  Cihatçılarla laiklerin, yobazlarla kadınların, şeriatçılarla LGBTİ’lerin bir arada yaşayamayacağı gün gibi ortada. Aynı gemide değiliz.  Ancak durum buyken, hala daha duyduğumuz şey “Aman canım, herkes birbirine saygı duysun, konu kapansın” şeklinde cümleler. LGBTİ hareketi gerçeklerle yüzleşmeli ve çemberi daraltmamalı. Unutmamalıyız ki, AKP’nin nispeten demokratik tavır takındığı dönemler artık çok geride kaldı.

 

Bu nedenle AKP’nin LGBTİ’lere yönelik ona gerici söylem ve icraatına rağmen eleştirilerin ana konusunun ‘bunun sorumlusu AKP ve politikalarıdır’, tavrına gelinmedikçe LGBTİ hareketinde bir boşluk kalmaya devam edecek, örgütsüzlük ve gizliliğe doğru bir eğilim baş gösterecektir.

 

LGBTİ hareketi için bugün film festivallerinin yasaklandığı noktada bütünsel bakıp, politik bir cevap üretmenin dışında başka yol gözükmemektedir.

 

Toplamda, cinsel özgürlük politik mücadele olmaksızın gerçekleşemez. LGBTİ hareketi de bütün bu gericiliğe karşı eşitlik ve laiklik mücadelesiyle ilişkisini güçlendirmelidir.