Türkiye İnsan Hakları Vakfı, 16 Ağustos 2015 ile 8 Ocak 2016 arasında Diyarbakır, Şırnak, Mardin, Hakkari, Muş, Elazığ ve Batman’da 29’u kadın, 32’si çocuk, 24’ü 60 yaş üstü en az 162 sivilin öldürüldüğünü açıkladı. Yaklaşık 1.5 milyon insanın yaşadığı bu şehirlerde  en temel insan hakları 16 Ağustostan bu yana devlet tarafından hunharca ihlal edilmekte. Cumhurbaşkanının açıkladığına göre 2015’in son birkaç ayında öldürülen PKK’li sayısı 3100.

Son aylarda gerçekleşen bu gelişmelerden sonra, Kürt illerinde yaşanan şiddeti, “düşük yoğunluklu savaş” olarak bile tanımlamak artık olanaksız. Ordusu, tankı topuyla kendi şehirlerini kuşatıp yakıp yıkan, sivilleri katleden bir devlet ve bu insanlık suçlarına, hendeklerle, barikatlarla sokak sokak direnen, devletle bölgesel egemenlik rekabetine girmiş bir direniş hareketi söz konusu. Uluslararası hukuk, aynı ülkenin insanları arasındaki bu boyutta bir silahlı çatışmayı iç savaş olarak tanımlıyor.

Ülkenin bir bölgesinde, devlet güçlerinin ağır savaş suçları işlediği kirli bir iç savaş sürerken, çatışma bölgelerinin dışında veya sıklıkla söylendiği şekilde “Batı’da” yaşayan Türkiyelilerin savaşa karşı tepkileri daha doğrusu tepkisizlikleri özellikle Kürt siyasal hareketi tarafından eleştirilmekte.

“Herşeye rağmen” başlıklı yazımda sözünü ettiğim Primo Levi, Alman halkını, Nazi Almanya’sında Yahudilere karşı işlenen insanlık suçlarına, “merakla, öfkeyle hatta kötücül bir sevinçle tanık olmalarına rağmen” tepki vermemekle suçlarken, günümüzde Kürtlerin Türkiye’de yaşadıklarına benzer bir hayal kırıklığını dile getiriyordu. Levi’ye göre, “Almanların büyük bir bölümü, bilmek istemediği, daha doğrusu bilmemeyi istediği için bilmiyordu.” Alman halkı, bu  “bilinçli görmezlikten gelme tutumundan ötürü yüzde yüz suçlu” idi.

Toplumsal mücadeleler tarihi, halkların kapılarının önünde işlenen insanlık suçlarını “bilinçli görmezlikten gelme” tutumunun örnekleriyle doludur. Tarihçilerin, Nazilere ilham verdiğini söyledikleri Ermeni Soykırımı ve daha sonra yapılan Dersim Soykırımı bu topraklarda yaşandı, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen hala görmezlikten gelme sürdüğü gibi yeni soykırımlara kapı aralanıyor. Toplumun büyük kısmı “bilmemeyi istediği için”, öylesi daha kolay olduğu için, görmüyor. Yüzleşme-hesaplaşma, “bilinçli görmezlikten gelme” veya “bilmemek isteme”nin tam tersidir. Toplum olarak, geçmişte yaşanmış büyük kötülüklerle hiçbir zaman yüzleşip-hesaplaşıp, “Bir daha asla” diyemedik. Bu nedenle Roboski, Suruç, Ankara, Sur, Cizre, Silvan’da… katliamlar hortluyor ve toplumsal görmezlikten gelme sürüyor.

Gerçek ve Egonun sahtekarlığı

İnsanların iç veya dış gerçekle ilişkileri her zaman değişik düzeylerde sorunlu olmuştur. Özellikle gerçek örseleyici ise, insan egosu, bastırma, inkar, yadsıma gibi ruhsal savunma mekanizmalarını kullanarak onu sindirilebilir kılmaya çabalar. Gerçekle ilişkimizdeki bu insani sorun, bir olgusal gerçeğin, tamamen inkar edilip hesaptan düşülmesinden, çarpıtılmasına ya da ne anlama geldiğini kavranmanın reddine uzanan farklı biçimlerde yaşanır. Egolarımızın, acı gerçeğe, acıtmayan bir ikame arayışının ürünüdür bu savunmalar. Ancak egonun, gerçeğe değin çaresizliğini, korkusunu onu maniple ederek hafifletmeye çalışmasının diyeti, şu veya bu düzeyde gerçekliği değerlendirme yetisini kaybetmesidir. Gerçeğin, rahatsız edici, örseleyici olduğu durumlarda, bu ruhsal savunma mekanizmalarının etkinliklerinin özellikle arttığını söyleyebiliriz.

Dış gerçeğin inkarı (negation), yani dış gerçeğin yerine tamamen bireyin kendi öznel geçekliğinin (hayallerinin, düşlerinin, sabuklamalarının vb.) geçmesi, hezeyan olarak tanımlanan düşünce bozukluğuna yol açar. Böyle bir birey için, dış gerçeğin silindiği onun yerini öznel gerçekliğin aldığı tek bir sanrısal gerçek algısı vardır. Dış gerçekten kopuk bu düşünceye psikotik (deliliğe özgü) düşünce diyoruz. Kitlelerin toplumsal gerçekliği, görülenden  tamamen kopuk bir sanrısal algıyla anlamlandırıp ona göre davranmalarına yani kitlesel psikoza çok ender veya hiç rastlanmaz.

Toplumsal gerçeklik algısı söz konusu olduğunda, gerçekle ilişkide en sık rastlanan durum, gerçeğin çarpık anlamlandırılmasıdır. Bu duruma siyaset felsefesinde gerçeğin ideolojik kavranışı veya “yanlış bilinç” adı verilir. Gerçeğin ideolojik anlamlandırılmasında, gerçeğin söz konusu ideolojik anlamına samimi bir inanç vardır. Bir başka deyişle dünyayı belirli ideolojiler çerçevesinde anlamlandıranlar, o ideolojik gerçekliği benimserler ve ona uygun olarak yaşarlar. Bu nedenle, toplumsal gerçekliği anlamlandırmalarındaki bu çarpıtmayı bilmeden yaşayan kitleler için Marx, “Bilmiyorlar ama yapıyorlar” der. Örneğin Yahudilerin veya Kürtlerin yeryüzünden silinmesi gerektiğine inanan bir faşistten, toplama kampları veya Cizre’de çocukların katledildiği gerçeğini yadsıması, görmezlikten gelmesi değil, bu uygulamanın yararlarını, Yahudilerin, Kürtlerin ne kadar kötü, zararlı olduklarını ırkçı ideolojisi çerçevesinde açıklaması beklenir.

Çift görme olarak yadsıma ve sinizm

Bireyin dış gerçekle ilişkisinde zaman zaman devreye giren “yadsıma” (denial/verleugnung) savunma mekanizması ise, kişinin zihninde iki farklı görüntü oluşmasına yol açar. Bu görüntülerden biri dış gerçekliğe sadık bir algı iken diğer görüntü bu gerçekliği görmezlikten, bilmezlikten gelir. Özellikle bireyin ruhsal dünyasını sarsacak, huzursuz edecek bir gerçeklik algısı karşısında birey, bu rahatsız edici gerçekliği bilir ama bilmemek ister, görür ama görmezlikten gelir yani algılanan gerçek yadsınır. Varlığından haberdar olunmasına rağmen yokmuş gibi davranılır. Yadsıma, gerçeğin ideolojik çarpıtılmasına değil, görmezlikten gelinmesine dayanan bir savunmadır. Örneğin, Nazilere boyun eğip, normal hayatını sürdüren bir liberal, Primo Levi’nin söylediği gibi, kamplardan yazın bile çıkan siyah dumanları, yanık et kokusunu veya istasyonda gördüğü Yahudilerin acınacak durumunu anlamlandırmaya çalışmayarak, yadsıyarak, kampların  sanatoryum olduğu yanılsamasına sarılıp, her şeye rağmen “liberal” kalmaya çalışabilir.  Gerçekle böylesi bir ilişkinin, sanrısal veya ideolojik algılamadan farkı, yadsıma mekanizmasında öznenin, iki algının da farkında olmasıdır, bir başka deyişle gerçeği görür ama görmez, bilir ama bilmez. Sloterjik, ideolojinin “yanlış bilinç” şeklindeki tanımından çıkarak, yadsıma mekanizmasının egemen olduğu bir zihnin işleyişini “aydınlanmış yanlış bilinç” olarak tanımlar. Toplumda iyi şeylerin olacağına değin inancın azaldığı örseleyici, kaotik dönemlerde, kitlelerin gerçekle ilişkisinde belirleyici olan, yadsıma mekanizmasına dayalı “aydınlanmış yanlış bilinç” halinin ve buna özgü tutumların yaygınlaştığını biliyoruz.

Dünyayı yaşanmaz kılacak ekolojik felaketin yaklaştığı, bilimsel bir gerçek olmasına rağmen, bu gerçeği yadsıyarak eyleme geçmemek, kıyamete yol açabilecek bir yadsıma örneğidir. Taksim’de Gezi Direnişi patladığında, bir haber kanalının ekranında penguenlerle ilgili bir belgesel olması, Taksim’deki çatışmalar ve penguenler gibi iki görüntüden Taksim’in yadsınıp, penguenlerin seçilmesi, zihnimizde işleyen yadsıma mekanizmasının metaforik bir örneğidir. Bu kanalın haber merkezi, Taksim’de nelerin olduğunu şüphesiz biliyordur ancak bilmemesi görmezlikten gelmesi, yadsıması yani politik sinizm, çeşitli nedenlerle daha çok işine gelmektedir.

“Beyaz Show” ve öldürülen çocuklar

Beyazıt Öztürk’ün sunuculuğunu yaptığı “Beyaz Show” neşe içinde sürerken, programa bağlanan bir kadın öğretmen, Kürt illerinde yaşanan iç savaşta devlet tarafından işlenen insanlık suçlarını dile getirerek Show’un neşesini kaçırdı. Telefondaki ses, “Siz burada yaşananların farkında mısınız? Burada çocuklar ölüyor” diyordu. Zihinlerimizdeki iki görüntüden görmeyi istediğimiz eğlenceli “Show”la, yadsıdığımız katledilen çocuklar gerçeği üst üste binip ekrana, bilincimize yansıdı. Bu acı gerçeğin yadsındığı “Show”un sunucusu ve konuklarının ışıltısı, ekrana düşen ölü çocuk imgelerinin gölgesiyle sönüverdi.  Yadsınan gerçeğin, duyulur, görünür, bilinir kılınmasıyla, yadsıma mekanizmasının işleyişi bozulmuş, bilinen ama bilinmek istenmeyen, görmezlikten gelinen, travmatik biçimde ortaya çıkmıştı. Beyazıt Öztürk’ün “beynim durdu” dediği an işte tam bu andı, çünkü Beyaz, bildiği ama yadsıyarak rahat ettiği bu gerçekle yüzleşmenin şaşkınlığı içindeydi, sinik tutumunun sağladığı konfor bozulmuştu. Beyaz’ın şaşkınlığını arttıran en önemli etken, telefondaki sesin açıkladığı “Çocuklar ölüyor burada!” gerçeğini zaten biliyor olmasıydı, bu yalnızca onun değil izleyen pek çok kişinin zaten bildiği, ama “bilmemek istediği” bir gerçekti. Beyaz, katledilmiş çocuklar gerçeği ile sahte Show arasında seçim yapmaya zorlanınca “Ne yapacağım” diye çırpınan iç sesinden başka bir şey duyamaz oldu. Bu afallama, şaşkınlık, daha doğrusu “Showman” kendiliğini kaybetme halini Beyaz, “beynim durdu” diye açıkladı. Gerçekte ise bu an “showman” kendiliğinden kurtulup, beyninin çalışmaya başladığı andır. Çünkü zaten bildiği, çocukların oralarda acımasızca katledildiği gerçeğini kabul edercesine konuşması hatta o “provakatör” sesi izleyicilerine alkışlatıp, ölü çocuklara karşı daha duyarlı olma, barış için elinden geleni ardına koymama sözleri vermesi, yadsımanın kalktığı, beyninin çalıştığı bu anlarda gerçekleşti.  Beyaz, katledilen çocuklar gerçeğini görmesini sağlayan bu uyanışından 24 saat geçmeden titreyip kendine geldi. Telefondaki provakatörün öğretmen olmadığını, kendisinin bir polis çocuğu olduğunu, çocukların katledilmesine karşı olmasının sevenlerini üzdüğünü, bayrak, vatan, şehitler söz konusuysa gerisinin teferruat olduğunu, yıllardır acı gerçeklerden değil “Show” dan yana duruşunun zaten belli olduğunu, Doğu’dan aniden çıkıp gelen o sese kulak vererek show’un sürmesine zarar verdiği için üzgün olduğunu belirtti ve özür dileyerek, “show”u sürdüreceğini sevenlerine müjdeledi.

Toplumsal gerçekler karşısında, bu gerçekleri yadsıyıp, iki yüzlü bir “Show”u neden sürdürür insanlar? Gerçekler, özellikle acı gerçekler, onları gören ve bilenlere bazı ahlaki, vicdani, etik sorumluluklar yükler. Bilmenin sorumluluğu, bir şeyler yapmayı gerektirir. Bazı toplumlarda acı toplumsal gerçekler karşısında, ahlaki, insani olarak yapılması gerekenler, ağır bedeller ödemeyi gerektirebilir. Gerçeği görmek ama görmezlikten gelmek, Nazi Almanya’sı veya “Yeni Türkiye”nin rejimleri gibi olağanüstü rejimlerde, belirli bir kesimin en sık başvurduğu savunmadır. Çünkü bu rejimlerin ortak özelliği, gerçeğe dokunanı yakan, üniversitelere, evlere, “Cizre’ye, Silvan’a girdiği gibi” giren bir devlet terörünün olmasıdır.  Yakıcı gerçekten kaçan kitlelerin onun yerine geçirebilecekleri bir “Show” dünyasını yaratmak da rejimin ideolojik aygıtlarının birinci görevidir. Show must go on!

Hakikat beyinlerimizi iyileştirir

Gerçeği yadsıma üzerine inşa edilen sosyal ve politik sinizmi yıkmak, hakikati daha yüksek sesle, her yerde, her şekilde dile getirmekle mümkün. Politikada bu çabanın adı: siyasal propaganda, ideolojik mücadele. Bu açıdan “Aydınlanmış yanlış bilinç”e sahip kitleler, politik faaliyet alanı olarak umut vaat ediyor. Çünkü, gerçeği yadsıyan bir zihinde gerçeğe değin her zaman iki görüntü vardır. Yadsınan gerçek, onun yerine ikame edilen sahte “Show”un gölge gibi hep peşindedir ve ortaya çıkması için bazen seslenmek bile yeter. Bu ikircikli durum ne yalnızca “Batıda” ne de “Doğuda” geçerli, en az “üç maymun” kadar evrensel. Ayşe öğretmenin “Orada çocuklar ölüyor” diyen sesinin “Show”u durdurup, kısa bir süre için de olsa Beyaz’ın gerçeğe dönmesini sağlamasının gösterdiği gibi, hakikat, yadsımayı kaldırıp bilinçleri aydınlatarak, sinizmi iyileştiriyor. Hakikat iyileştirir! Yeter ki “show”a rağmen bıkmadan haykıralım.