Tarih: 18 Şubat 1943. Yer: Gestapo’nun, “Polonya’ya girer gibi” hayatın her alanına girip işgal ettiği Nazi Almanya’sı. Münih Üniversitesi’nde öğrenci olan Sophie ve Hans Scholl kardeşler, içinde teksir makinasıyla çoğaltılmış anti-Nazi bildirilerin olduğu çantalarıyla okula girerler. Aynı Üniversitede felsefe profesörü olan Kurt Huber’in öncülük ettiği bir grup akademisyenin öğrencileriyle birlikte kurdukları “Beyaz Gül” (WeiBe Rose) adlı anti-Faşist direniş hareketinin hazırladığı bildirileri dersliklere, koridorlara bırakırlar. Sophie, çantasında kalan son bildirileri de en üst kata çıkıp üniversitenin iç avlusuna savurur. Kısa süre sonra, Scholl kardeşler, Prof. Huber ve “Beyaz Gül” hareketinin hemen hemen tüm önde gelenleri Gestapo tarafından sorguya alınacak ve faşist devlet tarafından, “vatana ihanet” suçundan idam edileceklerdir.

Beyaz Gül direniş hareketinin, “Sessiz kalmayacağız, sizin vicdan azabınız olacağız. Beyaz Gül, size huzur vermeyecek!” şeklinde Faşistlere seslenen 4 numaralı bildirisindeki “We will not be silent!” (Sessiz kalmayacağız!) onların mottosu olmuştu. Aynı slogan, ABD’nin Irak işgali sırasında yeniden popüler oldu.

Faşizme direnen öğrenci ve akademisyenlerin anısına yapılan ve yukarıda fotoğrafı olan “Beyaz Gül” anıtı, Alman üniversitelerinin, tabii ki Münih Üniversitesi’nin, kurumsal kimliklerinin onur duyulan ve unutulmaması gereken bir parçası olarak üniversitenin girişinde yer alıyor. Sophie Scholl’un üniversitenin iç avlusuna savurduğu bildiriler, Gestapo tarafından aynı gün toplandı, ancak Sophie, her gün merdivenleri tırmanıp bildirilerini iç avluya savuruyor. Belki de sonsuza kadar, Münih Üniversitesi’ne gelen her öğrenci, akademisyen, üniversitenin kapılarının açıldığı “Prof. Kurt Huber” Meydanı’ndan geçip üniversiteye girerken, iç avluya saçılmış “Beyaz Gül” bildirilerini okuyacak. Üniversiteye arka kapıdan girmek isteyenlerin ise, önce “Geschwister-Scholl-Platz” yani “Scholl Kardeşler Meydanı”ndan geçmeleri gerekiyor.

Alman halkı, Nazizmin kirlettiği ulusal kimliğini, Nazilerin katlettiği evrensel insani değerlere bağlılığı üzerinden yeniden kurarken, H. Arendt’in deyişiyle, direnen “istisnalar”ı yüceltip bağrına bastı. Faşist devletin insanlığa karşı “yaptığı tüm operasyonları sonuna kadar destekleyen”, “ülkelerinin teknik ve bilimsel kapasitesini geliştirmek” uğruna aralarından Dr. Mengele’ler çıkaran, insan öldürmenin en ucuz yöntemlerini icat eden Führer aşığı akademisyenleri ise “zalim”, “alçak” “kapkaranlık insanlar” olarak, ibret almaları, benzememeleri uyarısıyla “şiddetle kınayarak” gençlerine anlatıyor. Evrensel anlamda üniversitenin, onlardan kimliğine katacağı hiçbir şey yok, aksine üniversiteler, böylesi “aydın müsveddeleri”nin “mutlak öteki” olarak kurabildikleri için üniversite olabildiler, kendilerine saygın, evrensel bir kimlik kurabildiler.       

Akademiden başlayan şiddet karşıtı, entelektüel bir anti-faşist direniş hareketi olan “Beyaz Gül” hareketi, Alman halkı için, Nazizme direnen Almanların onur duyulan bir sembolü. Almanya’da akademisyenlerin, bilim insanı veya akademisyen kimliklerini inşa ederken özdeşleşip benimsedikleri temel kimlik parçalarından biri “Beyaz Gül” direniş hareketidir. Nobel ödülü almış Alman bilim insanlarından çok, Scholl kardeşler, Prof. Kurt Huber gibi direnişçiler, Alman akademisyen kimliğinin kurucu temel unsurlarıdır. Bu nedenle Almanya’da en sık rastlanan okul adı, “Geschwister-Scholl-Schule” / “Scholl Kardeşler Okulu”dur.    

Tarih: 11. 01. 2016, Yer: Kamusal, özel bütün yaşam alanları, kurum ve kuruluşları, “Cizre’ye, girildiği gibi” girilip işgal edilmiş “Yeni Türkiye”. Kürt meselesi ve onu etrafındaki konulara ilişkin çalışmalar yapan genç akademisyenlerin oluşturduğu Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi, “Türkiye Cumhuriyeti; vatandaşlarını Sur'da, Silvan'da, Nusaybin'de, Cizre'de, Silopi'de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.” Paragrafıyla başlayan ve “bu suça ortak olmayacağız” diyerek biten bir bildiriyle Türkiye ve dünya akademisyenlerini iyi tanıklar olmaya çağırdı. Bildiriyi herşeye rağmen 2000’in üzerinde akademisyen imzaladı. Bildiriye ilk tepki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. Cumhurbaşkanı’na göre bu “kapkara” bildiriyi imzalayan “sözde” akademisyenler; “karanlık”, “alçak”, “kara”, “zalim”, “cahil”, “terörist” “aydın müsveddeleri” idi. Cumhurbaşkanı, bu “kapkaranlık insanlara” hak ettikleri cezaların verilmesi yolunda “gereken adımların süratle atılması” için yargı makamlarını, üniversite senatolarını göreve davet etti. Akademisyenlerin, çalışma odaları, evleri basıldı, kanlarını içmekle, kanlarıyla banyo yapmakla tehdit edenler oldu. Açılan davalar, tehditler, görevden almalar, ”imzanı çek” baskıları hala sürüyor.  

Üniversite terimi, sanıldığı gibi “universum” (evrensel) sözcüğünden değil, yine Latince kökenli bir sözcük olan “universitas” dan geliyor. Ortaçağda öğrenci ve öğretmenlere ait birlikler (universitas magistrorum et scholarium) bu isimle anılıyordu. Yani üniversite kavramının kökeninde öğrenci ve öğretmen örgütlenmesi, sendikası, dayanışması var. Üniversiteler, 1088’de kurulan Bologna’dan bu yana içlerindeki ve dışarıdaki iktidar sahipleriyle mücadele ederek var olabildiler. Bu mücadele çizgisel bir seyir izlemedi, hakikati gizleyen, çarpıtan veya iktidardakilerin ideolojisini, hezeyanlarını, yalanını mutlak hakikat ilan eden, “sessiz kalan” üniversiteler veya akademisyenler hep olageldi.

Evrensel anlamda üniversiteler, hakikatin arandığı yerlerdir. Üniversiteler, insanlığın doğa veya sosyal, psikolojik, kültürel vb. olaylar, olgular karşısında yaşadığı çaresizliği, acıyı dindirmek veya merak ve bilme açlığını doyurmak için hiçbir ön yargıyı, tabuyu, doğmayı, dokunulmazlığı dikkate almadan araştırarak ve bulgularını, düşüncelerini ne kadar şok edici, rahatsız edici olursa olsun açıklayarak üniversite olurlar. Kısaca, üniversite için “söz konusu hakikatse, gerisi teferruattır”.

Doğal ve toplumsal travmalar karşısında acı çeken, şaşkınlığa, dehşete düşen insanların, halkların yaşadığı, şiddetli toplumsal çatışmaların gündemden düşmediği bir ülkede yaşıyoruz. Toplumun, yanıtlayamadığı “ne oldu?”, “neden oldu?”, “ne yapmalı?”, “nasıl yapmalı?” sorularına, yanıtlar bulmaya çalışan “bilen öteki”lere şiddetle ihtiyaç duyması olağan. Üniversitelerden beklenen, toplumun hakikati ararken sorduğu yukarıdaki sorulara, doyurucu yanıtlar arayıp bulması. Türkiye’de üniversiteler, ne geçmişte ne de şimdi bu toplumsal beklentiyi karşılama sorumluluğunu neredeyse hiç üstlenmediler. Türkiye üniversiteleri her zaman devletin bilmelerini istediği kadar bilmeye veya söylemelerini istediği kadar söylemeye razı oldular. Nükleer enerjiden, radyasyonlu çaya, domuz gribi aşısından, fay hatlarına, anadilde eğitimden, insan haklarına, “tapeler”in gerçek mi montaj mı olduğu sorusundan, Kürt illerinde yaşananların “terörle mücadele” mi, “iç savaş” mı olduğuna,  üniversitelerimiz, bırakınız topluma güvenilir yanıtlar vermeyi, herhangi bir yanıt verebilecek güveni bile kendilerinde bulamadılar. Özgür, özerk, eleştirel düşünme yetisini yitirmiş, temel güven duygusundan yoksun YÖK üniversiteleri, güvenilir yanıtlar veya doğru sorular sorarak, toplumsal hayatımızı etkileyen epistemik daralmanın, bilişsel-duygusal karmaşanın azalmasına hiçbir katkı sunamıyorlar. Toplumda, bir “hakem”, “akil adam”, “baba”, “başkan”, “kurtarıcı” arayışının artmasının bir nedeni de belki bu. 

YÖK sisteminin egemen olduğu “eski” ve “yeni” Türkiye’de, üniversiteler, siyasal iktidarlar karşısında umarsız bir yenilgi yaşadılar. Bu nedenle ülkemizde artık üniversiteler değil, mesleki eğitim veren yüksek okullar var.  Özgür ve eleştirel düşünmeyi unutmuş veya hiç öğrenememiş, hakikat aşkını kaybetmiş, örgütlü mücadele geleneği yani “universitas”ı olmayan bu kurumların temel kaygısı, hiyerarşik, bürokratik YÖK sistemine uyum sağlayarak varlıklarını koruyabilmek. Türkiye’de akademisyenler, her zaman ama özellikle 1980 sonrasında neredeyse üç kuşaktır böyle üniversitelere uyum sağladılar. Uyumsuzlar ise “147”ler, “1402”likler vb. olarak seleksiyona uğradılar. Uyum sağlayanların “başka türlü bir üniversite” yi tahayyül etmeleri, özlemeleri, eğer kavuşurlarsa, ona alışmaları çok zor olabilir. Belki de YÖK sistemini ayakta tutan, çoğunluğu oluşturan uyumlu öğretim üyelerinin var olan düzenden duydukları bu mahcup, bazen de saldırgan olabilen memnuniyet. Barış isteyen akademisyenlere yönelik en ağır hakaretlerin, tehditlerin Cumhurbaşkanı ve Sedat Peker’den sonra devletlu akademisyenlerden gelmesi de bundan.

“En hakiki mürşit devlettir” ilkesine inanmayana hayat hakkı tanımayan üniversitelerimizin, gerçekliği evirip çevirmeyi onunla oyun oynayıp şaşırmayı, toplumu şaşırtmayı unutmuş, hakikatten korkar olmuş akademisyenleri, 11.01.2016 günü yayımladıkları bildiri ile “Bu devletin suçlarına, bizleri paylaşmaya hatta savunmaya zorladığı yalanlarına ortak olmayacağız” diyerek çok uzun bir aradan sonra toplumu ve kendilerini ve devleti şaşırttılar. Bildiriyi kaleme alarak devlet dersinden kalan bu istisnai akademisyenlerin çoğunluğunun, akademik hayatlarının başlangıcında genç akademisyenler olması hiç şaşırtıcı değil. Onların zihinlerindeki mayınlı, kırmızı çizgili, abluka altındaki alanlar hocalarınınkine göre çok daha az. Gezi Direnişi günlerinin coşkusu yüreklerinde daha güçlü, onlar akademinin Gezici’leri, onlar, araştırma görevlileri, yüksek lisans, doktora öğrencileri yani akademinin topluma en yakın kesimi, toplumsal değişimin rüzgarını üniversiteye taşıyanlar, “universitas”ı inşa edecek olanlar. Bu nedenle onları toplum olarak gözümüz gibi korumamız gerekiyor.

Üniversitenin, gerçekle bağını koparmış, hakikate ve hakikati arayanlara düşman bir iktidarın hakikat olarak dayatılan yalancı, sahte dünyasına ortak olmayacağını açıkladığı “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” üniversite tarihimizde bir dönüm noktasıdır. Türkiye’de akademinin özellikle 1980’den bu yana yaşadığı şiddetli kimlik krizinin çözümü yolunda atılmış önemli bir adımdır. Çok uzak değil belki de 2023’te, pek çok Türkiyeli genç akademisyen, akademik kimliğini barış için herşeye rağmen direnenlerin imzaladığı bu bildirinin toplumsal etkileri, bellek izleri, duygusal, düşünsel birikimi üzerinden kuracak, bu bile “herşeye” değer.

“Barış İçin Akademisyenler” den 73 yıl önce, Beyaz Gül hareketi, altı bildiri kaleme alıp çeşitli yöntemlerle bunları halka dağıttı. Sophie’nin üniversitenin iç avlusuna savurduktan sonra yakalanıp katledildiği 3. Bildiride şunlar yazıyordu:

“İktidardaki bu adamların açık veya gizli olarak seni adım adım soymasına neden izin veriyorsun? Haklarına hiçbir hakkın kalmayıncaya kadar bir bir el koyuyorlar, bir gün elinde suçlular tarafından yönetilen mekanik bir devlet sisteminden başka bir şey kalmayacak. Bu sistemi ortadan kaldırma hakkının olduğunu -hatta bunun senin ahlaki görevin olduğunu- unutturacak kadar ruhun zorbalık tarafından ezildi mi?”