16 Nisan 2015 tarihli “Karşı Atılım Dönemi” başlıklı yazımda, 7 Haziran seçimlerinin rejim açısından önemini vurgularken,  1930’larda faşizmin yükselişini haber veren Dimitrov’dan bir alıntı yapmıştım:  “AKP, Haziran seçimlerinde umduğunu bulursa, Dimitrov’un deyişiyle bu seçimin, ‘…bir burjuva hükümetin ötekinin yerine basit geçişi değil, devlet biçiminin değişmesinin yolunu açacağı’ söylenebilir.” Bu alıntıda belirtilen devlet biçiminin değişmesine giden yolun, 1 Kasım’da açıldığını söyleyebiliriz. 

AKP, 7 Haziran seçimlerinde değil ama “Leviathan” şantajıyla, 1 Kasım seçimlerinde, rejim değişikliği hedefine ulaşmak için istediklerini, tam olarak olmasa da büyük ölçüde elde etti. 2 Kasım’dan itibaren Türkiye’de  rejimin, faşist ve Bonapartist unsurlar taşıyan hibrit bir “olağanüstü rejim”e dönüşme olasılığı gittikçe artmakta; Böyle bir rejime “Türk Tipi Faşizm” de diyebiliriz.

Hibrit Olağanüstü Rejim

“Türk Tipi Anayasa” sı olan ve “Türk Tipi Başkanlık” rejimiyle yönetilen, Erdoğan’ın hayalini kurduğu rejimin, faşist ve Bonapartist unsurlar içeren, hibrit bir olağanüstü rejim olacağı öngörüsünün dayandığı temelleri şöyle özetleyebiliriz: Daha önceki çeşitli yazılarımda da belirttiğim gibi Bonapartizmi, bir “usta”nın başkanlığında, iktidar bloku içinde ve iktidar blokuyla halk arasında “uzlaşma” politikası yürütülen olağanüstü bir rejim olarak tanımlayabiliriz. Bonapartizmin, faşizmden ayrıldığı en önemli nokta, iktidar bloku içindeki farklı burjuva fraksiyonları arasında ve iktidar bloku ile halk arasında, bu sınıfsal unsurların yenişemediği gerçeğinden hareketle, bir uzlaşma politikası yürütülmesidir. Faşizmde ise, iktidar bloku içinde bir uzlaşmadan çok, tekelci büyük burjuvazinin kesin hakimiyetinin kurulması söz konusudur. Buradaki hakimiyet, faşizmde, iktidar blokundaki diğer burjuva fraksiyonlarının hiçbir etkinliğinin olmayacağı anlamında değildir. Bonapartizmde olduğu gibi yürütmenin başı, Führer, burjuva sınıf fraksiyonları karşısında “hakem” pozisyonunda da değildir, son tahlilde politikalar, büyük burjuvazinin çıkarına uygun yürütülür.

AKP, son 10 yılda iyice semirttiği türedi burjuvazisini, MÜSİAD’ta örgütlenmiş yandaş sermayedarlarını, büyük burjuvazi için satmayı göze alamaz. Ancak büyük burjuvaziye rağmen istediği rejimi kursa bile bunun uzun ömürlü olmayacağını da çok iyi bilmektedir. “Türk Tipi Hibrit Olağanüstü  Rejim” veya “Türk Tipi Faşizm” de, iktidar bloku içinde, Bonapartizme özgü bir uzlaşma politikasının yürütüleceğini öngörebiliriz. Erdoğan’ın, Mustafa Koç ölmeden bir gün önce, onunla Beştepe’de, “milli tank” projesini konuştuklarını söylemesi bu açıdan ilginçtir, çünkü 3.5 milyar dolarlık milli tank “Altay” ihalesinin Ethem Sancak’a verileceği bekleniyordu. Kısaca hibrit olağanüstü rejimde Ethem Sancak, daha küçük ölçekli zırhlı araç projesiyle yetinirken,  “havuzunun” boyunu aşan tank işini, Koç’ların Otokar’ına bırakacak. Bu paylaştırmayı yapan “hakem”in  bu konuda hiçbir yetkisi olmayan “Büyük Usta” olması, iktidar blokunda olup bitenler için  ilginç bir ipucu. AKP, yeni anayasayı kabul ettirip, Erdoğan’ı “Başkan” yapabilirse, zaten bir kısmı Erdoğan’ın dümen suyuna şimdiden girmiş büyük burjuvazinin, Erdoğan’ın “hakem” olduğu Türk Tipi Faşizm’e razı olması ihtimali oldukça yüksektir.

“Türk Tipi Faşizm”in,  Fransız Bonapartizmden önemli bir farkı, diğer yandan Hitler faşizmine önemli bir yakınlığı, Erdoğan’ın “Hakem”lik yapmakla kalmayıp, kitle tabanı güçlü bir partinin de başbuğu-hakimi olmasıdır. “Başkan Erdoğan”, diğer partiler veya AKP içinde temsil olanağı bulan farklı sınıfsal kesimler arasında uzlaştırıcılık yaparken, ince dengeleri gözetmek zorunda olan tabansız bir hakem olmak istemiyor. Onun istediği, yürütme, yasama ve yargı gücünü tekeline almış bir “Başkan, Usta, Sultan” ve iktidar partisinin başbuğu olarak “hakemlik” etmek.  Böylesi bir gücü kendinde toplamış bir “Tek Adam” iktidarının “uzlaştırma-paylaştırma”  politikalarını riske sokacağından, iktidar blokundaki bazı unsurların ve kendi tabanı da dahil halk kesimlerinin kaygı duymaması olanaksız. Önümüzdeki aylarda bu kaygıları yatıştırmak için yapılacak popülist manevralara veya eski yol arkadaşı Bülent Arınç ve yandaşlarının çıkışı gibi yeni iç kalkışmalara tanık olabiliriz.

Türk tipi faşizmden söz ederken, tek parti iktidarıyla parlamentoyu, dolayısıyla yasamayı kontrolüne almış, devlet bürokrasisini partiye bağlamış, devletin ideolojik aygıtlarını (eğitim, din, medya) kendi ideolojisinin aracı kılmış, kendi keyfi hukukunu yaratmış, siyasi polisini kurmuş, orduyla eğreti de olsa savaş ittifakı yapmış, hiçbir denge-denetim mekanizması olmayan bir parti-devletten söz ediyoruz. Bu devletin, faşist devletten,  yukarıda sözü edilen tekelci büyük burjuvazinin iktidar blokunda egemenliğinin tamamen kuramamış olması dışındaki bazı önemli farklarını şöyle sıralayabiliriz:

Faşist rejimlerde görülen, büyük burjuvazinin temsilcilerinin, devletin yüksek bürokrasi kadrolarının kontrolünü ele geçirmelerinin söz konusu olmaması. Hatta İslami ideoloji ağırlıklı küçük burjuvazinin yüksek bürokraside etkinliği ve bu etkinliğin, yakın zamanda büyük burjuvazi lehine yeniden düzenlenmesi olasılığının düşüklüğü. Büyük burjuvazinin sevgilisi Babacan, Günay, Yakış hatta Arınç ve benzerleri şimdi nerede?

Faşist parti, kurulduğu günden itibaren değil ama kitle tabanını genişletip etkili bir iktidar odağı olduktan sonra, büyük burjuvazinin gönüllü olarak katıldığı sınıf partisi konumuna adaydır. Türkiye’de, iktidardaki AKP ile büyük burjuvazi arasında henüz tam bir partizan bağ kurulamamıştır, bu bağın kurulabilmesi mümkün olmakla birlikte, henüz zımnen desteklemek düzeyinde seyredecek gibi görünmektedir. AKP’yi, büyük burjuvazinin tam desteğini alıp onun siyasal temsilcisi konumunu elde etmek için kendi sınıfsal dayanaklarını, ideolojik temel taşlarını reforme etmekten alıkoyan güçlü etkenler vardır. Nazilerin “ikinci devrim” isteyen aşırı taraftarlarını tasfiye ettikleri “Uzun bıçaklar gecesi” gibi bir temizliği” AKP’nin kaldırması şimdilik olanaksızdır.

Türkiye’de yaşamakta olduğumuz faşistleşme sürecinde, parlamento şimdiden etkisizleştirilmiş olmakla birlikte faşizmde olduğu gibi henüz fesih edilmemiştir, parlamenter demokrasilerin olmazsa olmazı olan seçim ilkesi manipüle edilse de hala geçerlidir. Ükemizdeki sınıf mücadelesinin özgül dengeleri ve iktidar blokundaki egemenlik ilişkilerinin özelliklerinin ürünü olan bu özgün durum ve Bonapartizmin faşizmle kolayca eklemlenebileceği veya aralarında konjonktürel geçişlerin olabileceği düşünüldüğünde, Erdoğan’ın kurabileceği rejimin, “hibrit” bir olağanüstü rejim olacağını söyleyebiliriz.

Faşizmin bir diğer önemli karakteristiği, sokaklarda faşist çetelerin (SA) hakimiyet kurmasıdır. AKP’nin Osmanlı Ocakları, bu amaçla yapılmış bir girişim olarak görülebilse de, söz konusu milliyetçilik olunca, sokak hareketlerinde daha deneyimli olan ülkücülerin AKP’ye sokakta etkili bir destek verdikleri açıktır. “İç güvenlik” yasasını iştahla hayata geçiren bir MİT ve polis teşkilatının, yasa tanımaz “Esedullah Timleri”nin  olduğu bir Türkiye’de, muhalifler için sokağa çıkmak, halkı sokağa çağırmak her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. Tüm bunların ötesinde Başbakanın, kendini patlatmadan yakalamanın yasal olmadığını açıkladığı IŞİD teröristlerinin, muhalif kitlelere yönelik toplu katliamları ve katliam tehditleri, halkın  sokaklardan, meydanlardan soğumasında etkili olan önemli bir diğer faktördür.

Hitler Almanya’sı – Erdoğan Türkiye’si  

Bonapartizm, faşizm veya her ikisinin bileşimi olan hibrit bir olağanüstü rejim, her biri farklı sınıf savaşımı dinamiklerine tekabül ederler. Kapitalist devletin bu kural dışı biçimlerine karşı verilecek mücadelelerin, kurulacak ittifakların niteliği tarihsel, toplumsal açılardan farklılıklar gösterir. Ancak bu farklılıklar,  tarihten çıkarılması gereken çok önemli dersler olduğu gerçeğini göz ardı etmemize neden olmamalıdır. 1930’ların Almanyası, 2016 Türkiye’sine göre halkın çok daha örgütlü, işçi sınıfının çok daha güçlü olduğu bir ülkeydi. 1932 yılında Alman Komünist Partisi’nin oy oranı %17 idi ve komünistlerin oy oranı 1924’ten başlayarak %10’un altına inmemişti. Alman Komünist Partisi 1 Ağustos 1933’te Berlin’de düzenlediği savaş karşıtı gösteride 100 bin kişiyi toplayacak kadar etkiliydi. Sosyal Demokrat Parti’nin oy oranı ise Almanya’da hiç %20’nin altına düşmemişti ve Sosyal Demokrat Parti’nin 1924’te parlamenter demokrasiyi korumak amacıyla kurduğu 160 bin silahlı işçi milisi (Reichbanner) vardı. 1930’ların Almanya’sındaki entelektüel iklimin ve basının nitelik ve nicelik olarak durumu yine günümüz Türkiye’si ile karşılaştırılamayacak kadar iyiydi. Tüm bunlara rağmen Almanya’da faşizmin yükselişi önlenemedi. Bu başarısızlıkta, Alman halkından çok, Alman halkının faşizme karşı çıkabilecek en örgütlü gücü olan sol partilerin aymazlığının payı çok büyüktü. Sosyal Demokratlar, komünistlerin genel grev çağrılarına katılmamak, işçi milislerini “faşistlere koz veririz” diyerek mücadeleye sokmamak gibi hatalar yaptılar. Komünistler ise, sosyal demokratları “sosyal faşist” olarak damgalayıp ortak mücadele yollarını zorlamadılar. Tüm bunların ötesinde, Nazizmin, I. Dünya savaşı sonrasında imzalanan Versailles Anlaşması’nın Almanların “ulusal onurlarına” verdiği zarar üzerinden ürettiği milliyetçi histeri ile aralarına mesafe koyamayan ve Nazilerle ulusalcılıkta uzlaşan sol partiler, Nazilerin ötekileştirdiği, başta Yahudiler olmak üzere iç ve dış “düşmanlarla” yeterli dayanışmayı göstermediler, katliamlar karşısında yeterince iyi tanıklar olamadılar, bu tutumlarıyla halkın, çaresizlik ve dehşet içinde sessiz kalmasına veya ulusal şovenizme, ırkçılığa sürüklenerek Nazilerin kucağına düşmesine yol açtılar. Hitler Almanya’sında, sosyal demokratlar başta olmak geniş bir sol kesimin, Hitler’e yapılacak bir suikast veya ordunun yapacağı bir darbeye umarsızca bel bağlamaları ise onların öykülerinin en trajik yanıdır. 2016 Türkiye’sinde de benzer bir beklentiye umarsızca tutunanların olması tarihten ders çıkarmadan aynı tarihsel hatalara düşme eğiliminin tipik örneğidir. 

En Azından “Cumhuriyet’in Halkı”na İhanet

Türkiye sosyalist solunun dağınıklığı, Türkiye’nin batısında yaşayan muhalif kesimlerin, ne yazık ki en örgütlü gücü olan “ sosyal demokrat” CHP’nin geri dönüşsüz bir evreye girmek üzere olan faşistleşme sürecine karşı edilgin, duyarsız tutumu, halkın direnme gücüne büyük zarar vermekte. AKP, devlet partisi olmakla suçladığı CHP’yi, ulusalcı damarından girip, “vatan hainliği” söylemiyle kendi AKP parti devletinin payandası konumuna sürüklemeyi başardı. Bunu yaparken, CHP’nin aşina olduğu, kurucusu olmakla övündüğü eski devletin taktiklerini ve araçlarını kullanmakta. “Ergenekon Destanı’ndan” çok iyi bildiğimiz “Yunan jeti düşürmek”, “Yunanistan’la savaş çıkarmak”, PKK ile savaşı şiddetlendirip şehitler üzerinden ülkeyi manipüle etmek, “sağda solda birkaç bomba patlatmak, eski devletin “savaş oyunlarının” ana temalarıydı. “Yeni Türkiye’de” bu oyunların yeni sürümleri “Eski Türkiye’nin” aktörlerinin desteğinde uygulamaya sokuldu: “Rus jeti düşürmek”, “Suriye’ye müdahale etmek”, “Cizre’ye girmek”, “Suriye’ye sekiz adam gönderip bu tarafa dört füze attırmak”, bunlar biz sıradan vatandaşların görüp bildikleri, kim bilir repertuarlarında daha nice “oyunlar” var.

Tüm örgütsel enerjisini, delege oyunlarına, kongreye, bir milletvekilinin odasındaki duvardan Atatürk portresini indirme günahını işleyen haini bulmaya harcayan CHP, faşistleşme sürecinin, duygusal, ideolojik zeminini hazırlamak üzere Kürt illerinde yürütülen iç savaş ve hak ihlalleri karşısında takındığı  ulusalcı tutum ile faşizmin ilerleyişini hızlandırmakta. Özetle, 2016 Türkiye’si ile 1930’ların Almanya’sını karşılaştırdığımızda, özellikle muhalefetin durumu açısından korkutucu bir benzerlik olduğu söylenebilir.

Eğlence programları yapan bir showman’in, Cizre’de bir evin bodrumuna sığınmış insanların önce teker teker sonra topluca öldürülmeleri gerçeğini yadsıması ve gösterisine devam etmesi bir ölçüde anlaşılabilir, Aydın Doğan “bükemediğim bileği öperim” diyebilir, Koç’lar “milli tank” için “topu taca atabilir”, Ahmet Hakan, aldatılmış olabilir, her yere, her şeye, herkese, “Cizre’ye girdiğimiz gibi gireriz” diyen bir iktidar karşısında, sıradan vatandaşlar sessiz kalabilir… Ancak, bu ülkenin Batısında yaşayan insanlarının önemli bir kısmını temsil eden, ağzından barış, kardeşlik, adalet, eşitlik sloganları düşmeyen, sosyal demokrat olma iddiasındaki Cumhuriyet Halk Partisi’nin, faşizme karşı direnmek gibi tarihsel bir sorumluluğu görmezlikten gelip, önüne atılan anayasa taslağıyla oyalanması veya kayıp Atatürk portresinin arkasına saklanması kabul edilemez. Temelsiz bir “vatana ihanet” korkusuyla halka ihanet edenleri halk affetmeyecektir.