HDP, yakılmış cesetlerle dolu Cizre’deki bodrumlarla, ceset parçalarının savrulduğu Kızılay’daki yakılmış otobüsler arasında sıkışıp kaldı, daha doğrusu sıkıştırıldı. Çatışmasızlık ortamının ürünüydü, çatışmalı ortamda iki ateş arasında kalıp en ağır yaralanan o oldu. İktidarın savaş ve dehşet politikaları karşısında barışı hakkıyla savunamıyor, sesini Türkiye halklarına duyurmakta zorlanıyor, çünkü onun ağzından sözünü alıp, “silahları konuşturan” PKK var.     

Bu başarısızlığın en önemli nedeni, Kürt ulusal hareketinin, hala tartışmasız egemeninin, “sözünün üstüne söz söyletmeyen”, devletin 40 yıllık savaş muhatabı PKK olması. PKK, HDP’nin üzerine inşa edildiği “silahlar sussun siyaset konuşsun” Newroz ilkesini, HDP’ye söz hakkı bile vermeden çiğnedi. Siyasetin konuşması konusunda zaten ikircikli olan örgüt, A.Öcalan’ın tecritle susturulduğu, Suruç katliamının gerçekleştiği bir ortamda, daha kolay “artık silahlar konuşacak” diyebildi. Bu savaşı kışkırtan, başlatan iktidar olabilir, ancak onun davetine icabet eden “öteki” yani PKK olmadan savaşın bu kadar tırmandırılabilmesi, şehirlerin savaş alanına çevrilmesi olanaksızdı. Temmuz 2015’ten bu yana yaşanan savaş ve katliamlar sürecinde, Türkiyeli demokratik muhalefetin derinleşen siyasal, ideolojik, insani bunalımını anlamaya çalışırken, iç savaş sürecini, tek öznesi devlet olan bir ilişki olarak görmenin yanıltıcı olacağını vurgulamak gerekiyor. Kısaca ülkede yaşanan iç savaşı, “devlet istedi böyle oldu” diye açıklamak mümkün değil.

“Rengarenk” HDP renklerini yitirirken

 “Barışçı, ekolojist, kadın, LGBTİ, emekçi, eşitlikçi, genç, özgürlükçü, halkçı, demokratik” rengarenk bir parti olduğunu ilan eden HDP, 7 Haziran seçimleri öncesinde başarılı bir hegemonya siyaseti yürüttü. Doğusuyla, batısıyla ülkede sınıfsal, ideolojik, kimliksel vb. nedenlerle ezilenlerin, dışlananların, sömürülenlerin demokratik taleplerini ortaklaştıran bütünleştirici bir siyasetle, seçimlerde önemli bir başarı sağladı. HDP, “Yeni Yaşam” vaadiyle, Kürt kimliği dışındaki farklı kimliklerin özdeşim kurmasını zorlaştıran “etnik doluluğunu” bir ölçüde aşmayı başarmıştı. Başarısı,  barış, eşitlik, özgürlük, adalet, hukuk, demokrasi, laiklik gibi evrensel değerleri, Türk, Kürt, Alevi, Sünni, Hıristiyan, kadın vb. tikel kimliklerle buluşturma niyetini samimi olarak ortaya koyabilmesiyle oldu. Bu başarı, Türkler’den alınan oylarla veya %3’lük bir oy artışıyla sınırlı değildi, HDP, “evrenselleşebildiği” oranda oylarını hızla arttırıp güçlenme şansını yakalayarak muhalif güçlerin gelecek umudu ve mücadele gücünü de canlandırmıştı. HDP’nin bu başarısının başta iktidar/devlet olmak üzere sağ kesimleri çok kaygılandırdığını biliyoruz.

HDP’ye karşı seçim sürecinde gerçekleşen tüm kanlı saldırılara rağmen sabırlı, soğukkanlı bir tutum benimseyen PKK, ne oldu da demokratik güçlerin 7 Haziran seçim başarısıyla elde ettikleri kazanımları, seçimden hemen sonra savaşçı bir dil ve tutuma geri dönerek heba etti? Heba etti diyorum çünkü, HDP “rengarenk” olduğunu iddia ederek bir seçim başarısı kazanmış olsa da, Kürt olmayan halk kesimlerinin büyük kısmı onu hala ağırlıklı olarak tek renk, yani Kürt kimliğiyle özdeş görüyordu, bir başka deyişle bu kesimler, HDP içinde kendilerine de bir yer bulabilmek için onu “fazla dolu” buluyordu. Doğuştan kazanılan bir kimlik olarak etnik kimlik, her kimliğin kurucu özelliği olan “fark”ın, dolayısıyla ötekini dışlamanın en belirgin olduğu kimliktir. Ulusal bir hareketten evrilerek gelen, uzun yıllar etnik kimlik vurgusu kullandığı dile sinmiş bir partinin hegemonya siyaseti yürütmesinin yadsınamaz zorlukları vardı. Bu zorlukları şiddetlendirmek hatta HDP’nin dağılmasını sağlamak için yapılması gereken diğerlerinin kendilerine yer bulmakta zorlanıp kopacakları “rengarenk” partiyi tek renge boyamak, tek kimlikle doldurmaktı. Alameti farikası çok renkli, çok kimlikli ve barışçı olmak olan bir partinin Kürt partisine indirgenmesi devlet ve PKK’nın savaş politikalarıyla kısa sürede başarıldı. HDP’nin Kürtlerin partisi olarak kalmasını isteyen devlet/iktidar, sınırsız şiddet uygulayarak, tabanı itibariyle zaten bu konuda kırılganlıkları olan HDP’yi, Kürtlerin acılarından başka bir şey görüp duyamaz hale getirip, onu Sur-Cizre-Silopi- Nusaybin’e sıkıştırdı. Savaşı yerleşim yerlerinde kabul ederek kayıp ve yıkımın artmasında rolü olan PKK ise, Türkleri, Şehit cenazeleri ile TAK’ın terör eylemleri arasına sıkıştırıp, milliyetçiliklerini biledi. Sonuç olarak kanlı ve derin bir toplumsal bölünme, başka deyişle “duygusal bölünme” HDP’nin sürdürmek istediği hegemonya siyasetinin önüne heyula gibi dikildi.

Abdullah Öcalan’ın tavsiyeleri ile hegemonya siyasetini sol, sosyalist, liberal, demokrat vb. çok çeşitli kesimlerle ittifaklar kurarak inşa eden HDP, 7 Haziran seçimlerindeki başarısına kadar PKK tarafından hiç eleştirilmedi, aksine “demokratik siyaset” politikaları desteklendi. HDP’nin seçim başarısıyla birlikte PKK’nin “demokratik siyaset” konusundaki gönülsüzlüğü belirginleşti. Kısa bir süre sonra da daha önce soğukkanlılıkla direndiği iktidarın kışkırtmalarına misillemeler yaparak savaşa girdi. En son 12 Mart 2016 tarihinde PKK, silahlı mücadeleyi benimsemiş dokuz sol örgütle “silahlı mücadele dahil tüm alanlarda tüm araç ve yöntemlerle ‘devrimi yükseltmek’ için “Halkların Birleşik Devrim Hareketi”ni kurdu. Bu gelişme, HDP’nin hegemonya siyasetinin PKK’nin “devrim” siyasetiyle uyuşmazlığını ve birinin olduğu yerde diğerinin sürdürülmesinin olanaksızlığını muştuladı. Hegemonya siyaseti, farklı kesimlerin demokratik taleplerini ortaklaştırarak toplumsal mücadeleyi yükseltmeyi amaçladığı için, tek bir kesimin tikel bir talebinin, örneğin hendeklerle, silahla savunulan “özyönetim” veya “özerklik” talebinin, hegemonize edilen diğer kesimlerin de ortak talebi haline gelmesi çok zordur. Bu zorluk nedeniyle “hendekler” HDP içinde veya tabanında çok tartışıldı, eleştirildi. Hendeklerin ardında, bir orduyla aylarca savaşmak için yeterli bir lojistik hazırlık, silah mühimmat olduğunun ortaya çıkması, hendeklerin yalnızca öz savunmaya yönelik mahalleli gençlerce hazırlanmış tepkisel savunma araçları olmadığını gösterdi.

PKK’nın en azından Türkiye halkları için olumlu sonuç vermesi olanaksız görünen bu politikalarını halklara açıklaması zor.  Devlet başlattı veya Kürtler için yaşamsal önemi olan Rojava’yı korumak veya Ortadoğu’da belki yüzyıllarca bir daha yakalanamayacak fırsatları Kürtler lehine değerlendirmek amacı temelinde açıklamak ise doyurucu değil. Velev ki öyle olsun, her şey Rojava için, Kürt halkının Ortadoğu’daki geleceği için yapılmış olsun, bu durum, HDP’nin hegemonya siyasetini 8 Haziran’a kadar destekleyen PKK’nin, “öyle gerekiyordu yaptık” olarak özetlenebilecek politikalarının merkeziyetçilik ve fırsatçılıkla malul olduğu gerçeğini değiştirmez.

Halkların gerçek çözüm süreci yaralandı

Amerikan Başkanı Woodrow Wilson’ın 1918’de sözünü ettiği “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ilkesi, 1960’da BM’nin benimsemesiyle, modern uluslararası hukukun ana ilkelerinden biri haline gelmiştir. Dünya sosyalist hareketi bu ilkeyi daha demokratik, devrimci bir yorumla geliştirerek benimsemiştir. Marx ve Lenin’in bu konudaki tutumları açıktır. Sosyalistlere ezilen ulusların yanında olmalarını söylerler. Ezen ve ezilen ulusun sosyalistlerinden beklenen tartışmasız “kendi kaderini tayin hakkı” ilkesini benimsemek ancak ezen- ezilen ulus ilişkisinin sonlandığı, eşit, adil, barışçı, gönüllü bir birlikteliği savunmaktır. Abdullah Öcalan’ın “demokratik konfederalizm” olarak tanımlanan ulusal soruna yaklaşımı da gönüllü birlikteliğin savunulduğu, eşit özgür bir birarada yaşama projesi olarak ileri sürülmüştür. Demokratik birlik hedefi, PKK’nin ulusal soruna bakışını değiştiren ve HDP’nin “Türkiyelileşme” atılımına olanak tanıyan önemli bir tutum değişimidir. HDP’nin kurduğu ittifaklar, seçim programı, vaadleri, Türkiye halklarının birlikte verecekleri demokratik siyasal mücadeleyi hedeflemiştir. HDP’yi ayrı düşünmenin mümkün olmadığı PKK’nin siyasal konumlanışı, HDP’nin bugünkü müttefikleriyle, programındaki hedefler çerçevesinde siyaset yapmasını imkansız kılmaktadır. PKK, HDP dolayımıyla Türkiye halkları ve çeşitli demokratik siyasal örgütle demokratik bir mücadele hattı izleme konusunda anlaşmıştı. PKK, 7 Haziran seçim başarısıyla taçlanan bu sözleşmeyi, doyurucu bir açıklama yapmaksızın tek taraflı olarak bozarak HDP’yi çok zor duruma düşürdü ve halkların gerçek çözüm sürecini kesintiye uğrattı.  HDP, PKK ile ilişkilerini daha şeffaflaştırıp demokratikleştiremezse, özerkliğini geliştiremezse, söz konusu kriz Türkiye’nin etkin bir siyasal öznesi olmaya soyunmuş HDP’nin güvenilirliğini yalnızca bugün için değil gelecekte de olumsuz etkileyecek.

Misilleme düşmana benzetir

Siyasal şiddetin belirli bir ideolojik çerçevede açıklanabilmesi, rasyonalize edilebilmesi gerekir. Şiddet kullanan, şiddet davranışının “haklılığını”, “gerekliliğini” veya “zorunluluğunu” kendisine ve özellikle tanıklara açıklayabilmelidir. Bir başka deyişle tanıkların gözünde şiddet davranışı kabul edilebilir olmalıdır. Böyle bir kaygı taşımayan yani tanıkların sürecin bir unsuru olmaktan çıktığı şiddet eylemleri, siyasal sonuçları olsa da yalın terör eylemleridir. Siyasal şiddet, siyasal bir hedef, amaç doğrultusunda belirli toplumsal kesimlere yönelik bir iletidir. Siyasal şiddet uygulayanlar, özellikle bu şiddet eylemini üstleniyorlarsa, gözleri tanıklardadır, önemli olan tanıkların/halkın eyleme nasıl tepki verdikleridir. Çünkü eylemden amaç, tanıkları/halkı şöyle veya böyle düşünmeye, davranmaya yönlendirmektir. Bu nedenle genellikle siyasal şiddet eylemcileri, tanıkların/halkın çoğunluğunun, mağdurlarla, kurbanlarla özdeşim kurabilecekleri eylemlerden kaçınırlar, tanıkların mağdurlardan yana tutum aldıkları şiddet eylemlerinden sonra bazı terör örgütlerinin eylemleri nedeniyle özür dilemeleri, ülkemizde de yaşandığı gibi şaşılacak bir durum değildir. Siyasal hedefleri için şiddeti araç olarak gören ve uygulayan devlet veya devlet dışı yapıların, tanıkların/halkın onaylamayacağı eylemlerini üstlenmemeleri veya bunları üstlenecek başka alt örgütler oluşturmaları da bu nedenledir. Bu çerçevede, PKK’nın böylesi bir alt örgütü olduğu yönünde haklı şüpheler olan TAK’ın Kızılay’da halk otobüsüne bombalı saldırı düzenleyerek onlarca insanı yakıp öldürmesi, yalnızca kör intikam duygularıyla gerçekleştirilmiş bir terör eylemidir. Otobüs içinde yanarak ölen onlarca insanın olduğunu bilen, okuyan, duyup gören, yaşayan hiçbir tanık için böyle bir terör eyleminin kabul edilebilirliği yoktur. Devletin Kürt illerinde sivillere yönelik katliamları, Kürt halkında yoğun öfke, kin, nefret, intikam duygularına yol açmış olabilir, halkın bir kesimi intikam alınması, misilleme yapılması yönünde talepte bulunabilir, bunu anlamak mümkündür. Ancak, halkı mücadelesine ortak etmek isteyen, halkların tanıklığını, şu veya bu politik hedefe yönelik olarak halkın ikna edilmesinin önemini kabul eden hiçbir siyasal örgüt, yapı, bir halk otobüsünü bombalayarak halk için siyaset yaptığını iddia edemez. Siyaset üreten partiler, yapılar, kararlarını verirken duygusal girdaplara kapılıp, mağdur edilmiş sıradan insanlar gibi tepkisel davranamazlar. PKK’nın gölgesinden önünü göremez olmuş HDP’yi, TAK’ın bombalarının ışığı körleştirebilir. TAK’ın son günlerdeki ve geçmişteki eylemleri, halklarla demokratik siyaset yapmak için yola çıkmış HDP’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür.       

Onlar gibi davranarak “Biz” kalamayız

Sosyalist siyaset için ceza, misilleme yapmak veya şiddete şiddetle yanıt vermek demek değildir, olmamalıdır. Katiller, insanları öldürerek, acı çektirerek çiğnedikleri etik, ahlaki ilkeyi ötekilerin de çiğnemesini, mağdurların kendilerine benzemesini isterler. Sosyalist siyaset, tepkilerini düşmanlarına benzemeden, onlarla aynı yöntemlere başvurmadan vermek durumundadırlar. Nefret de etse, insan veya insanları planlı bir şekilde öldürmeyi/öldürtmeyi reddederek, düşmanlarından farklı olduğunu, farklı bir etik, ahlaki anlayışa sahip olduğunu halka/tanıklara gösterir. Bu tutum, cezasızlığı kabullenmek, “diğer yanağını çevirmek” demek değildir. Aksine Suruç katliamının, Ankara katliamının, Cizre’de, Sur’da, Slopi’de yapılan katliamların cezasının, misillemelerle, intikam katliamları yaparak verilemeyeceğinin halka, tanıklara ilanıdır. Devletin en üst kademelerine kadar uzanan gerçek suçluların kamuoyu önünde yargılanıp cezalandırılmaları talebi, unutmadan affetmeden inatla sürdürülüp, sonuç alınmadan adalet mümkün değildir. Saldırganın mağdur, mağdurun saldırgan olduğu yani uğranılan saldırının ayna görüntüsü olan intikam fantezilerini gerçekleştirmek için yapılacak eylemler, şiddet sarmalını genişletmekten başka işe yaramayacaktır. Şiddetin tanıkların gözünde ne zaman meşruiyet kazanabileceğini H.Arendt şöyle açıklar; “Şiddetin gerekçeleri, niyetlenilen amaç geleceğe kaydırıldıkça inandırıcılığını yitirir. Kimse, meşru müdafaa amacıyla gerçekleştirildiğinde şiddeti sorgulamaz. Çünkü şiddet açık olarak mevcuttur ve aracı haklı kılan amaç hemen orada durmaktadır.”

 

Çok sık kullanılan “şiddet şiddeti doğurur” sözü, zihnimizde genellikle bir çember şeklinde canlandırılır. Çemberin bir noktasında şiddet uygulanır, şiddetin uygulandığı noktadan ileriye doğru buna tepki verilir ve sonuçta şiddet, çember üzerinde ilerleyip ilk uygulandığı noktaya geri döner. Oysa, şiddetin, halkaları gittikçe genişleyen yani şiddetlenen üç boyutlu sarmal bir ilerleyişi vardır. Yıllardır bu sarmalın girdabında çırpınan bir toplum olarak, şiddet halkalarının nasıl yaşamlarımızı alt üst ederek genişlediğini yaşayarak öğrendik. Ancak hala birileri bizleri, şiddetin en uygun çözüm aracı olduğuna ikna etmeye, vaat ettikleri cennete “öteki”leri yok etmeden ulaşamayacağımıza inandırmaya çalışıyor. Bunlar,  ancak şiddet sarmalının üzerinde yükselerek kendi “cennet”lerine ulaşacaklarına inananlar.  Ancak şurası artık çok açık ki onların “cennet”i, biz “öteki” ler için cehennem.