Burjuvazi, siyasi partilerde örgütlenmeyi, partizan bir temsil bulmayı önemser, ancak işçi sınıfından farklı olarak ‘bağımsız’ bir partisel örgütlenme, burjuvazinin sınıf çıkarları açısından zorunlu değildir. Burjuva ideolojisinin hegemonik etkisindeki sol veya sağ geniş bir yelpazede yer alan çeşitli partiler, koşullara bağlı olarak burjuvazinin siyasi temsilcileri durumuna gelebilirler. İşçi sınıfı örgütlenmesi ile burjuvazinin siyasi örgütlenmesi arasındaki en önemli farklılık ise burjuvazi için, devletin ideolojik (eğitim, din, medya vb.) veya baskı (ordu, polis, idare, yargı vb.) aygıtlarının da bir siyasi örgütlenme alanı olmasıdır. Bir başka deyişle burjuvazi, kapitalist devlet aygıtları içinde örgütlenme ayrıcalığını kullanarak kendisine devlet içinde siyasal örgütsel siperler inşa eder. Devlet içindeki bu örgütlenmeler, burjuvazinin farklı fraksiyonlardan oluşan sınıfsal yapısı gereği, iktidar bloğu içindeki mücadelelerde bir araç olarak kullanılır. Bir dönem, iktidar blokundaki dengeler gereği “Atatürk ilke ve inkılapları”na bağlı olmak, laik, modern, antikomünist olmak, devlet içinde yükselmenin koşulları olurken, başka bir dönem, “alnı secdeye değen”, işyerinde takunya giyip abdest alan veya tesettüre uygun giyinen olmak, yükselmek için gerekli koşuldur.  Cumhuriyet tarihi boyunca halkın, “kadrolaşma”, “yandaş kayırması”, “devletin ele geçirilmesi”, “temizlenmesi” olarak tanımladığı bu durum, iktidar bloğundaki sınıf içi mücadele ve dengeler ile her zaman yakından ilişkilidir.

Gülen cemaati, en azından son kanlı darbe girişimine kadar, Gülen’in İslam yorumuyla özdeş bir ideolojiyi benimsemiş, dünyevi, siyasal hedefleri, hırsları olan bir inanç grubu olarak tanımlanabilir. Sınıf üstü veya aşkın hiçbir ideoloji olmadığına göre “Gülenizmin”, İslam soslu bir burjuva ideolojisi olduğunu söyleyebiliriz. “Gülenizm”in, “sınıf aşkın”, çatışmasız, küresel iktidarla uyumlu bir ülke hatta “kainat” kurma iddiasına, yani sınıf çatışmasını “mümin kardeşliği” ile uyuşturma potansiyeline, burjuvazi ilgisiz kalmamıştır. Bu özellikleriyle ve doğal olarak devletin polis, yargı, ordu, eğitim vb. kurumlarındaki örgütlülüğü ile Gülen Hareketi, özellikle son 15 yılda iktidar blokunda, “aç gözlü” büyük burjuvazinin itip kaktığı, “gecekondu işadamları” diyerek aşağıladığı  “orta burjuvazi”nin önemli bir bölümünün temsilcisi durumuna yükselmiştir. Revizyonist neoliberal İslami ideolojisi ile burjuvazinin ideolojik krizine alternatif olurken, iktidardaki AKP ile ittifakı (“ne istediniz de vermedik?”) ve devlet içindeki örgütlülüğü ile de orta burjuvazinin veya nam-ı diğer “Anadolu Kaplanları”nın devlet içinde dışlanmışlıklarına merhem olmuştur. Büyük burjuvazinin kadim müttefikleri olan ordu ve yüksek yargıya yönelik düzenlediği dalga dalga gelen şaibeli operasyonlarla, bürokrasiyle kanka olan büyük burjuvazinin iktidar blokundaki gücünün sınırlanmasında “Cemaatin” çok büyük rolü olmuştur. Bir bakıma iktidar blokundaki yeniden tanzim sürecinin en etkili infazcısı cemaat kadrolarıdır.

Türkiye’de yakın zamana kadar TÜSİAD’tan sonra 2. büyük burjuva örgütlenmesi olan TUSKON, Gülen Hareketi’ne yakın iş adamlarının kurduğu bir sınıf örgütüdür. İktidar bloku içindeki çatışma çerçevesinde, Koç’lara, Doğan Grubu’na, “Faiz lobisi”ne, hükümetin operasyonları şiddetlenince, siyasal/partisel temsil krizi içindeki TÜSİAD üyesi büyük burjuvalar cemaate göz kırpmaya başlamışlardı. Hatta orta burjuvazinin belirli bir kesiminin yani, Erdoğan’a aşık inşaatçı/ihaleci burjuvazinin sınırsızca kayırılmasına tahammül edemez hale gelince, Gülen’le “Ananas”, “tespih” dayanışmasına girmişler ve Erdoğan’ın şiddetli tepkisine hedef olmuşlardı. 17-25 Aralık’tan sonra ise, alınan “mali önlemler”le TUSKON üyesi pek çok sermayedar, iflas ettirildi veya sermayelerine el konuldu. 15 Temmuz kanlı darbe girişiminden sonra hala ayakta kalabilmiş olanların “aldatıldık”, “biz ettik sen etme” ilanlarını medyadan izliyoruz. Korkuları gerçekçi çünkü, Erdoğan, kapitalizmin kutsal değeri “mülkiyet hakkı”nı ayaklar altına alma pahasına, orta burjuvazinin muhalif/Gülenci kesimini mülksüzleştirerek iktidarsızlaştırıyor.   

Yukarıda belirttiğim gibi burjuvazinin sınıf çıkarlarını koruyup sürdürebilmesi için bağımsız bir siyasal örgütlenme elzem değildir. Burjuva ideolojisinin hegemonyasındaki soldan, sağa geniş bir yelpazede yer alan çeşitli partiler, koşullara bağlı olarak burjuvazinin siyasi temsilcileri durumuna gelebilirler. İktidar blokundaki çatışmanın şiddetlendiği dönemlerde burjuvazi, parlamento dışı vesayetçi unsurlar, partiler arası koalisyonlar hatta parti içi hizipler üzerinden temsil krizini aşmaya çalışır. Parlamento dışı iktidar ortağı asker sivil bürokrasinin ve geleneksel partilerinin son 15 yılda güç kaybetmesiyle, büyük burjuvazi, önemli bir partisel temsil krizine girdi. İktidarının ilk döneminde, cemaatin devlet kurumlarındaki örgütlü gücünü arkasına alan AKP, “İstanbul sermayesi”ni terbiye etmeye soyundu. TÜSİAD’ın tarihinde ilk kez bir başkanı, Erdoğan tarafından “vatan haini” ilan edilip, sermayesini kaybetme tehdidiyle karşılaşınca istifa edip kaçtı.  Büyük burjuvazinin derdine, reforme edilmiş CHP, Selocan’lı HDP, 17-25 Aralık’lı AKP, 7 Haziran’lı AKP-CHP koalisyonu, Devlet’siz MHP’nin  derman olamayacağı görüldü. Özellikle AKP-CHP koalisyonu için çok çırpındılar fakat olmadı. Abdullah Gül, Ali Babacan, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik… gibi Erdoğan’ın sınıfsal, kişisel aşırılıklarına karşı çıkan AKP içindeki “mutedil” bir grupla veya AKP’den çıkacak bir yeni partiyle temsil bulma umutları, Erdoğan’ın şiddetli manevralarıyla boşa çıkarıldı. Büyük burjuvazi, en son olarak “ılımlı” Davutoğlu’nun arkasında toplaşan Erdoğan muhaliflerinin gücüyle, “diyalog”, “normalleşme”, “uzlaşma”, “uyum” arzusuna ulaşacağını umdu, ancak “Pelikan” operasyonu ile Davutoğlu “hain” ilan edilip tasfiye edildi. Erdoğan, hükümeti, AKP’yi, muhalefeti (özellikle MHP’yi), parlamentoyu, ülkeyi kendisine benzetme, başka bir deyişle, kendisiyle “organik” bir bütün kılma harekatını, “FETÖ” ve Kürtlere yönelik operasyonlar, IŞİD’ın yaptığı toplu katliamlar, düşürülen Rus uçağının tozu dumanı altında kesintisiz sürdürüyordu. Bu yıkıcı harekatın temel hedefi başkanlık sistemine geçmekti. Bu geçişi yapabilmek için erken seçim, referandum vb. son bir “sıçrama” gerekiyordu, bu “sıçramayı” yapmak ise 14 Temmuz koşullarında pek kolay görünmüyordu. 15 Temmuz başarısız kanlı darbe girişiminin iktidara sağladığı siyasal fırsatlar, ancak olağanüstü koşullarda yapılabilecek bu “sıçramayı” mümkün kılacak bir tramplen işlevi görecek gibi.

Devletin tüm kurumlarında, sermaye dünyasında, medyada, ağırlıklı olarak cemaate yönelik gözaltılar, işten el çektirmeler, özellikle yargı ve ordunun yeniden şekillendirilmesi, AKP’nin iktidar blokundaki gücünü hiç olmadığı kadar arttırdı. Bu güç artışının, OHAL’in yürütmeye verdiği geçici yetki genişlemesinden bağımsız olarak çok daha derinlerde ve daha kalıcı etkileri olacak . AKP, iktidar blokunda yer almak isteyen tüm sınıfsal unsurların bir şekilde içinde yer alması gereken “çatı parti” haline geldi. Büyük burjuvazi, bu durumun siyasal temsil krizini daha da ağırlaştıracağının farkında. Bu nedenle AKP, CHP ve MHP liderlerinin Saray’da Erdoğan’ın huzurunda bir araya gelmelerini işte nicedir beklenen “uyum”, “uzlaşma”, “diyalog” nidalarıyla medyada çılgınca alkışlatıyor. Umudu, partiler arası diyalog üzerinden sınıf çıkarlarını iktidara dayatabilmek. 14 Temmuza göre eli daha da güçlenen Erdoğan ise, artık “diyaloglarında” işine geleni duyup gelmeyeni duymayacak kadar güçlü olduğunun bilincinde. Erdoğan’ın acil  meşguliyeti, iktidar blokunda ordu ve cemaatten boşalan yeri özenle doldurup, “organik lider”in “organik devlet”ini, “organik millet”le birlikte inşa etmek.     

İktidar blokunun “güç istenci” ile gözleri kararmış, İslami ideolojiye sahip neoliberal iki unsuru, askeri veya sivil kendi darbelerinin peşinde kendi meşreplerince koşuyorlar. “Tek adam” tapıncı ile malul bu iki siyasi hareket arasında 17-25 Aralık’ta başlayan sıcak savaş, 15 Temmuz’da kanlı bir şekilde şimdilik sonlandı. Sokakta, halkın içinde açık siyaset yapan AKP, devlet içinde kadrolaşıp kurumları ele geçirerek güç biriktiren gizli cemaati “püskürttü”. İyi ki de püskürttü, ancak tek düşmanlarının FETÖ olmadığının farkında olan galipler, zaferlerinin mutlak olmadığını biliyorlar, bu nedenle devletin kalanını da ele geçirmeye kararlılar. Devleti “organikleştirmek” ve iktidarlarını koruyup, sürekliliğini sağlamak için 15 Temmuz gecesi sokağa çağırdıklarını, sokakta tutmanın zorunlu olduğuna inanıyorlar. Çağrılarına uyup sokakları, meydanları doldurarak zafer kazanmalarını sağlayanlar ise, “organik ulus”un veya “millet”in kutlu habercisi onlar için.