Gündelik hayatımızda kullandığımız sıradan bir nesne, başka nesnelerle yan yana yerleştirilip farklı bir mekanda sergilenince, düz anlamından kopup, tümden farklı bir anlam kazanır. Yerleştirme (enstalasyon) sanatçıları, herhangi bir nesneyi, bir sanat galerisi veya müzede, başka nesnelerle ilişkilendirerek yerleştirdiklerinde, o nesneyi yerleşik bağlamından koparıp ona farklı bir sanatsal anlam kazandırırlar.

Bağlam (context), belirli bir nesneyi, olayı, durumu, sözü vb. çevreleyen koşullar veya gerçekler bütünü olarak tanımlanabilir. Bağlam’ın değişmesi, o olayın, durumun, nesnenin, sözcüğün anlamını bütünüyle değiştirebilir.

Yerleştirme sanatçısı Chiharu Shiota’nın yukarıdaki yerleştirmesinde, tek merkezde toplanan ışınsal dizilişli kırmızı iplerle birbirine bağlanmış ayakkabılar, bağlam değiştirerek her gün ayağımıza giydiğimiz bir nesne yani “ayak-kabı” olmalarının çok ötesinde bir anlam kazanıyorlar.

Dilsel açıdan baktığımızda ise, yazıp, söylediğimiz sözcüklerin, cümlelerin bağlamını söylemimiz oluşturur. Örneğin eril bir söylemin içinde kurduğunuz feminist cümleler, rahatlıkla kadın düşmanlığı olarak anlamlandırılabilir. Söylediklerimiz yani cümlelerimiz, söylemimiz içinde anlam bulur veya anlamsızlaşır.

*

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yaşanan kaotik ortamda, buna “15 Temmuz bağlamı“ da diyebiliriz, “demokrasi”, “darbe”, “millet hakimiyeti”, “Taksim’e çıkmak”, “uzlaşı”, “diyalog” gibi kavramlar, kullanıldıkları bağlam yani söylem çerçevesinde farklı anlamlar üstlendi. Bu kavramları, bağlamdan/söylemden kopuk kavrayan veya öyle kavramak isteyen ve bu doğrultuda davranan geniş bir kesim var.

Oysa bağlamdan bağımsız, her koşulda anlamı sabit kalan bir olgu, olay yok gibidir. Örneğin, 15 Temmuz sonrası hemen herkes “darbeye karşıyım!”, “yaşasın demokrasi!” diyor, oysa çok geniş bir kesim iktidarı ele geçirmenin en antidemokratik yollarından biri olan “darbe”ye değil “Cemaat”in yani öteki’nin darbesine karşı.

Önce asker, sonra darbeler bozuldu

Bugün darbe ve darbecileri lanetleyenlerin önemli bir kısmı, darbe girişiminin ilk saatlerinde tereddüt içindeydiler; özellikle “Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin” diyenler, “gider mi?” diye kaygıyla bekleyip görmek istediler.

Kaygılıydılar çünkü darbeyi planlayanların,  Kemalist subaylar değil, ordudaki “Kemalist subayları” büyük ölçüde tasfiye eden  Gülenist subaylar olduğuna değin belirtiler vardı. Devletin, özellikle ordunun içini iyi bilen “Aydınlıkçılar” erkenden, “bunlar bizimkiler yani “Atatürkçü subaylar değil, Cumhurbaşkanımızın yanındayız!” deseler de, “gitsin de nasıl giderse gitsin”ciler durumu daha geç idrak ettiler.  

Zor bir ikilemi yansıtan bu kaygılı ruh halinin ulusalcı kesimde ve TSK içinde yaygın olarak yaşandığını söyleyebiliriz. Darbe girişimi sırasında ne yaptığı sorulan pek çok subayın, hatta GenelKurmay Başkanı dahil pek çok üst rütbeli generalin kem küm etmesi, tutarsız öyküler anlatması da bu ikilemle ilişkili olabilir. Erdoğan boşuna “‘bekleyip görelim’ diyenleri bir yere not ettik” demedi.

Kısaca, bugün “her türlü darbeye karşı” olduğunu söyleyen ama aynı zamanda Erdoğan’dan da nefret edenler, en azından “darbe kimin darbesi?”, “darbeciler bizim çocuklar mı, ötekiler mi?” sorularına yanıt bulana kadar mütereddit beklediler diyebiliriz.

Tereddüt içindeydiler, çünkü “sivil darbeci” olduğunu iddia ettikleri “diktatör Erdoğan”ı devirmeyi hedefleyen bir askeri darbe karşısında ne yapılır sorusuna yanıt arıyorlardı. Darbe karşısında tereddüt etme hali onlar için yeni bir duyguydu; çünkü TSK, 27 Mayıs, 12 Mart, özellikle 12 Eylül gibi modern darbeleri başarıyla yapan, postmodern darbeler dönemine çoktan terfi etmiş yani bu alanda deneyimli bir orduydu.

Ne de olsa TSK, Cemal Gürsel,  Memduh Tağmaç, Kenan Evren, Çevik Bir, Yaşar Büyükanıt Paşalar gibi “başarılı darbeler” yapmış, muhtıralar vermiş “Atatürkçü subaylar”ın ocağıydı.

En güvendikleri kurumun %95 hadi bilemediniz %65’inin FETÖ üyesi olduğunun ayyuka çıkması, bu mütereddit kesimin tereddütten kurtulup kararlı bir “darbe” karşıtı konum  almasına yetti.

Bir başka deyişle eldeki “demokrasi”, FETÖ’nün diktasından evla idi. Erdoğan için olduğu kadar onlar için de, kanlı darbe girişimi “Allah’ın bir lütfuydu”, ordunun FETÖ’cülerden temizlenip gerçek sahipleri olan “Atatürkçü subaylara” geri verilmesi, onları en azından gelecekteki geleneksel darbelerde mütereddit kalmaktan kurtarabilirdi.

Kısa bir gaflet döneminin ardından her şey yerini buldu:

“Darbeler de bozulmuştu”. Böylece “darbe” ve “darbecilik” ve zıddı olan “demokrasi” ve demokratlık yeni bağlamlarına oturdu. Artık darbe karşıtlığının, demokrasi aşkının, “demokratlığın” keyfi sürülebilirdi; zaten Fethullahçı darbeyi sokaklara dökülen “çapulcular” değil kahraman “Atatürkçü subaylar” önlemişti.

Şimdi Onuncu yıl marşının sırası değildi, İstiklal Marşı okundu, sonra gelsin Beştepe’de huzura çıkmalar; Taksim, Gündoğdu, Yenikapı ve 81 ilde “demokrasi şölenleri”

Ah bir de şu “TSK’nın 100 yıllık geleneğini, kurucu değerler”ini bozan, İlker Başbuğ’un deyişiyle “Türk ordusunun damarını kesen”, huzurumuzun teminatı TSK’yı yıkıp yeniden kurma niyetiyle çıkarılmış OHAL kararnameleri olmasa, onların da bir çaresi bulunurdu…

Demokrasi aşkı değil Erdoğan aşkı

15 Temmuz gecesi sevenleri sokağa çıkmakta hiç tereddüt etmeseler de Erdoğan’ın en az kuvvet komutanları kadar tereddüt yaşadığını biliyoruz. Haberi eniştesinden mi, “sır küpü”nden mi yoksa  Rusya’dan mı aldığını; öyküsündeki 4 saatlik boşlukta neler yaptığını hala öğrenemedik. Hiç tereddüt etmeden sokaklara çıkan, tankların önünde durmak, üstüne çıkmakla yetinmeyip kendilerini altlarına atanlar, demokrasi aşkından çok “Erdoğan” aşkıyla darbeye karşı direndiler.

Erdoğan’ı sevenler, onunla özdeşleştirdikleri ve demokrasi, demokratlık ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan “Yeni Türkiye”yi ve onun yeni değerlerini korumak için sokaklara döküldüler. Ülkü ve özlemlerini yansıttıkları liderleri Erdoğan’ın iktidarına halel getirecek darbe veya başkaca her türlü “müdahale”ye karşı, onun bir işaretiyle ölümüne direneceklerini gösterdiler.

Bu direnişin öteki yüzü ise, Erdoğan’ın, istediği zaman tutup istediği zaman bırakabildiğini gördüğümüz %50’nin, emir komuta zinciri altında sokakları “ikinci bir emre kadar” zapt edebilecek paramiliter bir güce dönüşebileceğiydi. Darbe gecesi sokaklara çıkanların, ölenlerin büyük çoğunluğu, Erdoğan’ın Gezi direnişi sırasında “tutmakta zorlandığı yüzde elli”lik kesimdendi. İzleyen günlerdeki “demokrasi” nöbetlerini de çoğunlukla onlar tuttu. Onlar, ulusalcılar, bazı solcular gibi darbe gecesi mütereddit kalmadılar çünkü darbecilerin kim olduğu onlar için önemli değildi, tek önemli şey darbe girişiminin Reislerine karşı yapılmasıydı.

Fakat darbecilerin geleneksel darbeciler değil de FETÖ’cüler olduğunu öğrenmeleri, bu kesimin uzun süredir yaşamakta olduğu bir başka tereddüdü dağıttı, hatta sildi attı.

Reis’i, ailesini, Bakanlarını, 17-25 Aralık’ta hırsızlık ve rüşvetçilikle suçlayan ve “tape”ler, belgeler, itiraflar gibi somut kanıtlar ortaya koyarak kendilerinin akıllarını karıştırıp imanlarını sarsan şok edici olaylar, sonunda açıklığa kavuşmuştu. Karaman’ın “yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvaları, “tape”lerin montaj olduğuna dair “uzman” raporları, AKP’lilerin içini kemiren kuşkuyu tamamen dindirememişti. Fakat 15 Temmuz kanlı darbe girişiminden sonra, 17-25 Aralık’ın da, FETÖ tarafından Reis’e karşı yapılan bir kumpas, bir darbe girişimi olduğu kuşkuya yer vermeyecek şekilde ispatlanmıştı. Artık kimse Reis’e “17-25 Aralık’ın hesabını ver” diyemezdi, bu da Allah’ın ikinci lütfuydu.

Reis ve sevenleri iç huzuruna kavuştu, aranan huzur, darbe huzursuzluğunun olağanüstü halinde bulunmuştu. Huzursuz muhalefetin bile Beştepe’de huzura çıkması, artık “milletin” huzura erdiğinin en güzel ispatıydı. “Milletin adamı”na bunları yapan FETÖ, darbe nedir bilmeyen “Atatürkçü subaylarımızın” kuru imzalarını ıslatarak, “savaş oyunları”nı kesip yapıştırıp darbe planı yaparak, sağa sola gömdüğü “boru”ları lav silahı diye yutturarak hepimizi aldatmış, o zaman kıymetlerini bilemediğimiz vatansever subaylarımıza kumpas kurmuştu.

Sayın Metin Feyzioğlu’nun Beştepe’de Reis’in huzurunda söylediği gibi, şimdi “FETÖ’ye karşı Kuvay-ı Milliye ruhuyla tek vücut olmak zamanı”ydı, en azından “ikinci bir emre kadar”.

“Tek vücut” olmakta zorlanılırsa, Reis, ikinci bir emri, kamuoyu yoklamalarına bakar ve tereddütsüz verirdi: “İlk hedefiniz seçim!”

Türk tipi faşizm “Cumhuriyetin kurucu değerleri”ni diriltir mi?

Düşman konseptlerinin 1. sırasında FETÖ yazanlar, “demokrasi nöbetleri”nde bayrak değiş tokuşu yaparak kaynaşıp, cemaatin ezelden beri  nasıl sinsi, acımasız bir terör örgütü, Gülen’in ”deccal” olduğu konusunda uzlaştılar.  Balyoz, Sarıkız, Ayışığı vb. darbe planlarının “montaj”, 17-25 Aralık “tape”lerinin “dublaj” olduğu, “Çözüm süreci”nin dolaba değil Sur’un Cizre’nin bodrumlarına gömülmesi gerektiği gibi asgari müştereklerde birleşerek “millet”i oluşturdular.

Bu iki kesimin, en azından, “FETÖ mensubu, iltisaklı veya irtibatlı”  “baş düşmanlar” ortalıktan “temizleninceye” kadar koalisyonları sürecek. 15 Temmuz sonrasının “kazananlarına” değin yukarıdaki anlatı, Ömer Laçiner’in “15 Temmuz’dan Sonra?” başlıklı yazısında anlattıklarından daha iç karartıcı, ancak Laçiner’in deyişiyle, “AKP kitlesinin büyük çoğunluğunu oluşturan ılımlı, pragmatik İslam”ı benimsemiş kesimin”, Gezi’yi, Soma’yı, Suriye’yi, Suruç’u, Ankara’yı, Cizre’yi, Sur’u, 17-25’i ve 15 Temmuz sonrasını, “kendi adalet, hakkaniyet ve iz’an ölçüleriyle yargılamaya” başlayacaklarına değin henüz en ufak bir ipucu yok.

Diğer cenahla ilgili olarak Laçiner’in: “15 Temmuz’da gayet ciddi bir ‘her şeye rağmen demokrasi’ sınavından vakar ve başarı ile geçmiş olan AKP muhalifi demokrasi ve uygarlık değerlerine bağlı kesimin telaşa, Erdoğan’ın bu vesile ile gücünü arttırması endişesine kapılıp gitmesine kesinlikle gerek yoktur.” değerlendirmesi ise hakikat sınavını geçemeyecek gibi. AKP muhalifi ulusalcı kesim, Erdoğan’ın FETÖ ve Kürt özgürlük hareketine karşı güç kazanmasından pek rahatsız görünmüyor, aksine “bu yolda devam ederse Erdoğan’ı neden desteklemeyelim?” tutumundalar.

“Demokrasi ve uygarlık değerlerine” bağlı olduklarına inanılan, CHP’yi de içine sokabileceğimiz soldaki bir kesim ise, “tek adamcı”, otoriter, neoliberal iki İslami gücün mücadelesiyle devlet yeniden tanzim edilirken, muzaffer ama yalnız “AKP, devleti fabrika ayarlarına döndürmeye ikna edilebilir mi?” sorusuna yanıt arıyorlar.

Erdoğan’ın insafına bel bağlamış bu kesim huzurda beklerken çaresizler, çünkü ülkenin demokrasi güçleriyle bir direniş hattı örmekten şimdiye kadar hep kaçtılar, “devlet adamı vakarı” ile davranmaya çalışırken kurucusu olmakla övündükleri devletin, AKP-FETÖ devletine dönüşerek tüm vakarını yitirdiğini tüm açıklığıyla görüp trajikomik bir korku, dehşet ve telaşa düştüler.

Çaresizliklerinin en önemli nedeni ideolojik politik sefaletleri, şimdiye kadar yaşanan hiçbir toplumsal olayı olguyu yerleştirebilecekleri özerk, özgün bir toplumsal mekanları, ilişkileri yani egemen olan milliyetçi burjuva bağlam dışında farklı bir bağlamları, söylemleri yok. Bu nedenle, 15 Temmuz’u halkların çıkarını gözeten farklı bir söyleme oturtup o doğrultuda politikalar üretemiyorlar.

15 Temmuz musibetini yaşayan, ayrıca bu vesileyle “17-25 Aralık kamburunu sırtından atarak hafifleyen Erdoğan’ın, kendileriyle “Cumhuriyetin kurucu değerlerini diriltmek” konusunda uzlaşabileceği, Ahmet Hakan gibi Atatürk’ün büyüklüğünü idrak edebileceği ve birlikte ülkeye “tam demokrasi” getirebilecekleri  fantezisiyle oyalanıyorlar. Bu “uzlaşma” politikalarıyla iktidar blokunda kapabilecekleri yer, Erdoğan’ın uygun gördüğü kadar, özellikle de ihtiyaç duyduğu kadar olacak. Bu yer, FETÖ’cüler gidince orduya geri çağrılan “Balyozcular” ve Numan Kurtulmuş’un ağzından devlette artık onlara da yer var denilen “içkisini içen, eşinin başı açık olan” bürokratların koltuklarıyla sınırlı.

Bu “yer”in halk için pek anlamı yok, ancak temsil krizi derinleşen büyük burjuvazi ve CHP’yi “ordu-parti” olarak gören ve her zaman büyük burjuvaziyle simbiyoz içinde var olan ulusalcı kesim, CHP’yi bu yeri her ne pahasına olursa olsun tutması için zorluyor.

Bu zorlamaların akıntısına kapılarak Perinçek’in çizgisine düşen Kılıçdaroğlu’nun, dokunulmazlıkların kaldırılmasında olduğu gibi bu kanatın kuklasına dönüşmesi, temsil etmeye soyunduğu diğer kesimler dikkate alınırsa CHP’deki çatlağı derinleştirebilir.

Taksim’e Yenikapı’ya çıkarılmak

AKP, 15 Temmuzdan sonra, iktidar blokunda hiç olmadığı kadar güç kazandı. Bu gücü pekiştirme yolundaki tüm uzlaşma” “demokrasi” taleplerine olumlu yanıt vermesi olağan. Örneğin, sosyalistlere, CHP mitinginde Taksim’e çıkıp, “Hakimiyet Milletindir” dev afişinin önünde o “millet”in bir parçası olmak şartıyla, Erdoğan ve AKP’ye karşı sloganlar atmak serbest.

Bağlam konusuna tekrar dönersek, AKP, 15 Temmuz sonrasında bağlamın kendi lehine kökten bir değişikliğe uğradığının çok iyi farkında, artık o, yalnızca devlete değil, bulvarlara, caddelere, meydanlara, sokaklara o kadar hakim ki, belleğindeki sarsıcı Gezi anılarını bastırıp, Taksim’i CHP ve Gezicilere açabiliyor.

Ancak sosyalistlerin, “Hakimiyet Milletindir” bağlamında Taksim’e çıkmaları, dünkü bağlamından çok farklı bir anlam kazanıyor, bu “çıkmak” artık “Taksim’e çıkmak” değil, “Taksim’e çıkarılmak” .

Soma’da katledilen 301 işçiyi anmak için, CHP’nin Taksim’deki “Cumhuriyet ve Demokrasi” mitinginden birkaç gün sonra Taksim’e çıkmak isteyenlerin bu “çıkma” talebi dikkate bile alınmadı çünkü o talep, kendi bağlamını Taksim’e taşıyacak bir “çıkmak”tı. Benzer şekilde Kılıçdaroğlu, Yenikapı’da konuşmadı, konuşturuldu.

Konuşmasında ne söylediği çok önemli değildi, hangi bağlamda ve kimin uhdesinde söylediği önemliydi. Uhdesinde konuştukları onun “demokratik” açılım önerilerinin üzerine darağacı kurdu, “idam! idam!” naralarıyla tepindi.

Zaten toplum, haklı olarak Kılıçdaroğlu’nun ne söylediği (manifestosu!) ile değil, Yenikapı’ya gitmesi ile daha çok ilgilendi (yerleştirme sanatında mekan bağlamı değiştiren önemli bir öğedir!).

Sosyalistler, Taksim’de “Hakimiyet Milletindir” afişinden ışınsal bir dizilişle çıkıp, onları ve Kılıçdaroğlu’nu Yenikapı’ya bağlayan kırmızı ipleri göremediler, belki de görmezlikten geldiler.

Oysa bağlamından koparılmış “Taksim’e çıkmak”, asla Taksim’e çıkmak değildir. Yukarıdaki ışınsal dizilişli kırmızı iplerle bağlanmış ayakkabıların, bağlam gereği artık “kapı önündeki” ayak-kabılar’dan radikal olarak farklı bir şey olmaları gibi.