15 Temmuz darbe girişiminin ardından, Erdoğan’ın bunu ‘Allahın bir lütfu’ olarak değerlendirip parlamenter sistemi başkanlık rejimine dönüştürme hamlesi siyasetin gündemini belirliyor.

Parlamentoya sunulan anayasa değişiklik tasarısında, her ne kadar başkanlık değil cumhurbaşkanlığı kavramı kullanılıyorsa da, Bu sadece bir kılıf niteliğinde. Sebebi de değişikliğe destek veren MHP’ye verilen şekli ödün.

Yazının başlığı, Erdoğan’ın dayattığı başkanlık rejimi hamlesine basit bir karalama yapıldığı algısına neden olabilir.

Ama öyle değil, amaç tarihsel döngüye işaret etmek ve başkanlık rejimi hamlesini gerçekleştiren Siyasal İslamcılığı temsil eden AKP’nin ideolojik ve zihinsel kökenlerinin tam da Necip Fazıl’ın dediği gibi ‘Ulu Hakan Abdülhamid’e’ dayanıyor olmasıdır.

Bilindiği gibi Erdoğan Necip Fazıl’ın sadık bir öğrencisi ve ilham kaynağıdır.

Dolayısıyla Siyasal İslam'ın günümüzdeki temsilcisi olan AKP’nin ve onun fiili lideri Erdoğan’ın siyasi dönüşüm hamlesinin kökenlerini II.Abdülhamid’in istibdat rejiminde arayıp bulması da son derece doğaldır.

Ancak, Siyasal İslamın geriye dönük ideolojik yaslanışına imkan veren nesnel örtüşmeler de mevcut. 1870’ler Osmanlısı ile 2000’ler Türkiye’sinin sosyo-politik dönüşüm evreleriyle de örtüşüyor

Şöyle bir karşılaştırma yapalım:

*1876 Ağustos’unda Abdülhamid tahtta çıkarıldığında imparatorluk siyasi ve sosyal karışıklık içindeydi. Mithat Paşa’da vücut bulan devlet bürokrasisi çözümü bir rejim değişikliğinde monarşiden meşrutiyete geçişte görüyordu. Devlet bürokrasisi Abdülhamid’den söz alarak onu tahta geçirdi. Derhal anayasa ilan edildi. 1877 Şubat’ında da yapılan seçimlerle meclis kuruldu.

*AKP’nin 2002 yılında iktidar olabilmesinin yolunu açan faktör sistem partilerinin ülkeyi yönetemez hale gelmesi ve siyasi krizin derinleşmesidir. AKP Avrupa Birliği’ne üyelik hamlesi ve  buna paralel demokratikleşme vaatleriyle sadece kendi seçmen  kitlesinden değil liberal ve hatta sol liberal aydınlardan da destek sağlamıştır.

• Abdülhamid tahta çıktığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’da hegemonyası sarsılmıştı. Hersek ve Bulgaristan’da isyanların çıktığı, Sırbistan ve Karadağ’da savaşların sürdüğü bir süreç yaşanmaktaydı. Balkanlar adeta savaş alanına dönmüştü. 1877’de Rusya müdahale ederek Osmanlı’ya savaş açtı. Rus orduları İstanbul surlarına dayandı. Abdülhamid 1878 Şubat’ında meclisi kapattı. Böylece meşruti meclis’in ömrü ancak 11 ay sürebildi.

• AKP iktidar olduktan kısa bir süre sonra ABD’nin 2003 Mart’ında Irak’a müdahale kararı dolayısıyla, AKP hükümetinin savaşa dahil olmak için hazırladığı tezkere 1 Mart’ta reddedildi. Ancak böylelikle de, Türkiye Ortadoğu savaşlarının da etki alanına girmiştir. Suriye’ye cihatçı örgütler vasıtasıyla girip, Esad’ı devirerek Şam’da Emeviye Camii'nde namaz kılma hülyası Rusya duvarına çarparak tuzla buz olmuş, ne var ki cihatçı terör Türkiye’ye taşınarak kanlı olaylara yol açılmıştır. Diğer yandan PKK tarafından 1984’te Eruh baskınıyla başlayan Demirel’in deyişiyle 29. Kürt isyanı AKP’nin ilk yıllarında PKK tarafından tek taraflı ateşkes uygulamasından dolayı şiddetini azaltmış, ancak 2004’te yeniden çatışmalar başlamıştır. Zaman zaman ateşkes, zaman zaman çatışmalı süre giden bu durum Suriye’de Kürtlerin statü kazanması buna karşı devletin tepkisi ve 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında da Suruç katliamıyla birlikte çatışmalar şiddetlenmiştir. Kürt şehirleri Sur, Cizre, Şırnak topyekun yıkıma uğramışlardır. Bölge, olağanüstü hal uygulamasıyla karşı karşıya kalmıştır. 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi ile birlikte olağanüstü hal bütün ülkeyi sararak demokratik haklar askıya alınmıştır. Siyasi ve ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte Erdoğan başkanlık rejimini getirecek, parlamentoyu işlevsizleştirecek anayasa değişikliğini meclise dayatmış bulunmaktadır. Bu amacında da şu ana kadar başarı kazanmış görünüyor.

Abdülhamid’in 33 yıl süren istibdat rejiminin en önemli özelliklerinden biri muhalif basını susturması ve sansür heyeti vasıtasıyla basını kontrol altına almasıdır İkinci özelliği ise kurduğu hafiye teşkilatı ve halk içinde maaşlı jurnalciler vasıtasıyla muhalifleri sindirme yöntemidir.

Bu yönüyle bakıldığında AKP iktidarının da sistematik olarak görsel ve basılı medyayı, havuz medyası haline dönüştürdüğüne şahit olduk. Medya büyük ölçüde iktidar yanlısı bir koro haline geldi. Öte yandan rejim giderek bir polis devletine dönüşüyor. Erdoğan muhtarları topluyor, onlara muhbir olmak şartı getiriyor. Henüz hukuki olarak başkan olmadan fiilen istibdat rejimini inşa etmeye yöneliyor.

1870’lerin Osmanlı rejimiyle, 2000’lerin Türkiye’sinin rejiminin belirli örtüşmeleri aşikar bir hal alıyor.

Abdülhamid’in 33 yıl sürdürdüğü istibdat rejiminin yarattığı sonuca baktığımızda, gördüğümüz şudur: Osmanlı İmparatorluğu bu süre boyunca Balkanlarda, Arap yarımadasında ve Kuzey Afrika’da ya ulusal direnişler karşısında yenilgiye uğramış ya da Avrupa devletleri bu toprakları onun elinden almıştır.

Kuşkusuz, Abdülhamid’in 1908’de II. Meşrutiyetin ilan edilerek tahttan indirilmesinin nedeni de, Osmanlı’nın çöküşünün iktidarı devrinde daha da derinleşmesi olmuştur.

Erdoğan’da günümüzde iktidarını sürdürmek için giderek derinleştirdiği baskı rejimini Başkanlığa dönüştürerek III. Abdühamid olma doğrultusunda ilerlemeyi hedefliyor.

Ekonomik krizin derinleştiği, devlet cihazının bütün kurumlarının hızla çürüdüğü, Türkiye’nin dünyadan yalıtlandığı, can ve mal güvenliğinin yok olduğu, toplumda kimlik politikalarının derinleşerek kutuplaşmanın şiddetlendiği bir Türkiye manzarası ile karşı karşıyayız.

Bütün çıplaklığıyla gözler önünde olan bu tablo, sanki çok güçlü görünen Erdoğan’ın aslında çok güçsüz olduğunu ortaya koyuyor. Kendisi de bu güçsüzlüğünün farkında olduğu için, kendi kurtuluşunu  istibdat rejiminde arıyor.

Güçsüzlük korkuyu depreştirir. Türkiye’de Siyasal İslamın övünerek sahip çıktığı Osmanlı mirasının bir parçası da, her an iktidardan düşme korkusu içinde olan II.Abdülhamid’in paranoyaya varan kuşkucu ve şüpheci kişiliğidir. Görülüyor ki, şimdi bu miras da su yüzüne çıkmış bulunuyor.

Halen mecliste görüşülen başkanlık rejimini getirecek anayasa değişikliği, görünen odur ki büyük ihtimalle onaylanacak ve Nisan ayında halk referandumuna sunulacaktır.

Bu referandum, Türkiye’nin siyasi geleceği bakımından bir dönemeçle karşı karşıya kalacağını işaret ediyor. Ya başkanlık rejimi kabul edilerek, işçilerin, emekçilerin, tüm ötekileştirilenlerin, ezilenlerin ‘Padişahım çok yaşa’ diyerek ‘Başkan’ın verdiklerine muhtaç mahkum köleler olarak istibdat rejimine sürüklenilecek, ya da başkanlık rejimi reddedilerek özgürlüğün, demokrasinin, barışın yolu açılacaktır.

Bilinmelidir ki, bu referandum artık partilerin yarıştığı bir seçim olmaktan da çıkmıştır. Referandumda oy kullanacak yurttaşlar hangi partiye oy vermiş olsalar da, eğer referandumda anayasa değişikliği kabul edilirse, tek kişinin hegemonyasındaki istibdat rejiminin her türlü zulmünden paylarını alacaklardır.

Demokrasiyi, özgürlüğü, barışı savunanlar hangi partiye oy verdiklerine, desteklediklerine bakmaksızın tüm yurttaşları uyarmalıdırlar.