AKP-MHP tarafından hazırlanan 18 maddelik anayasa değişiklik teklifi, TBMM Genel Kurulunda oylanarak kabul edildi. Teklif, Nisan ayında yapılacağı söylenen referandumda da kabul görürse, “Türk Tipi Başkan”la “taçlanmış” “Türk Tipi Anayasa” ile “toplumsal sözleşmemiz” yenilenecek/güncellenecek. Bu güncellemeyi, “Fiili duruma hukuki boyut kazandırmak” olarak tanımlayan MHP lideri Devlet Bahçeli’ye hak vermemek mümkün değil. Çünkü bazı durumlarda sözleşmeler, yeniden yazılıp taraflarca onaylanmadan çok önce, tarafların fiiliyatta zaten değişmiş karşılıklı konum ve ilişkileri dikkate alındığında, çoktan yenilenmiştir. Böylesi “de facto” sözleşme yenilenmeleri, “kağıt üzerinde” olanla, uygulama arasında hep büyük farklılıkların olduğu ülkemizde, sözleşmenin “delinmesi” olarak tanımlanır. Eski cumhurbaşkanlarından Turgut Özal’ın “Anayasayı bir kere delmeyle bir şey olmaz” sözü devletin sözleşme delme işine bakışını çok iyi açıklar. 12 Eylül askeri diktatörlüğünün, iktidardakilerin “delmesini” hiç gerektirmeyecek kadar antidemokratik olmasına özen gösterdiği ’82 Anayasa’sı bile, “delme” geleneğimiz çerçevesinde, genellikle iktidardakilerin lehine delik deşik edilmiştir. AKP iktidarının 2011’den sonra, özellikle de 15 Temmuz sonrası OHAL sürecindeki uygulamalarının ise, anayasanın münferit “delmelerle” ihlal edilmesi değil, anayasal çerçevenin iktidarın lehine tamamen dağıtılıp, rejimin fiilen değiştirilmesi olduğu söylenebilir.

Toplumsal sözleşme değil, dikte

18 maddelik köklü değişiklikle güncellenecek olan kalbura dönmüş güncel anayasanın bir toplumsal sözleşme olduğunu söylemek çok zor. Sözleşme kendileri için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verebilecek yeterlilikte olan, özerk, yani karar vermesini, sözleşmeyi onaylamasını veya reddetmesini etkileyecek herhangi bir baskı, tehdit altında olmayan tarafları gerektirir. Türkiye’de anayasaların hazırlanıp onaylanmaları, hemen her zaman sözleşmenin asli tarafı olan toplumun, karşısındaki güç, yani devlet tarafından korkutulup baskılandığı, tartışma, eleştiri, ifade, örgütlenme, haber alma, bilgiye ulaşma, gösteri yapma gibi temel hak ve özgürlüklerinin kısıtlandığı olağanüstü dönemlerde yapılmıştır. Otokratik rejimin muktedirleri, yani “sözleşmenin”, tek söz sahibi “başına buyruk” tarafı, keyfince “toplumsal sözleşmeler” yapmış, bunları tek taraflı olarak bozup, değiştirerek defalarca yenilemiştir. Darbe anayasalarıyla dolu bu antidemokratik süreci daha da trajik kılan, iktidar blokunun tek taraflı olarak halka dikte ettiği bu antidemokratik sözde sözleşmeleri bile her fırsatta kendi lehine “delmesidir”.

Ülkemizde, ’82 Anayasası’ndan günümüze, yürütme erkinin kendi “sözleşmesini” bile hiçe sayan denetimsiz hoyratlığı, yargının yürütmeye gittikçe artan bağımlılığı ve yasamanın işlevsizliği dikkate alındığında, fiiliyatta bir toplumsal sözleşmemizin/ anayasamızın olmadığı söylenebilir. Bu iddianın dayanağı; “Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa da yoktur.” diyen 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16. maddesidir. Çünkü anayasalar, öncelikle toplumun, devlete rağmen mücadeleyle kazandığı hak ve özgürlükleri, devlete karşı korumak için kağıda geçirip onaylattığı metinlerdir. 2017 değişiklikleriyle ’82 anayasası ise, devletin, toplumun temel hak ve özgürlüklerini yürütücü bir otokrat lehine alabildiğine sınırladığı bir “sözleşme(!)” olacaktır.

Ülkeye faşizm gelir de MHP’siz olur mu?

CHP sözcüleri, anayasa değişikliğiyle kurulacak “Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi” nin bir rejim değişikliği olduğunu iddia ediyorlar. İktidar sözcülerinin buna verdiği yanıt ise, yapılanın bir sistem değişikliği olduğu ancak rejimin değil, “Hükümet sistemi”nin değiştirildiği şeklinde. Hükümet sistemi değişikliğinden kasıtları, devlet örgütlenmesi içinde yürütmenin başının partili cumhurbaşkanı olduğu ve başbakanlığın lağvedildiği bir hükümet sistemine geçileceği. AKP-MHP koalisyonunun sözcüleri, savunma hattını ezelden beri “Cumhuriyeti korumak” üzerine kurmuş CHP’ye, “rejimden kastınız ‘egemenliğin kayıtsız şartsız milletin’ olduğu, yönetenlerin seçimle işbaşına geldiği cumhuriyet ise, rejim değişmedi” diyorlar. Demokrasi “delicisi” askeri bir antidemokratik cumhuriyetin yılmaz savunucusu CHP’yi kendi açmazıyla susturmaya çalışıyorlar. Suriye’ye girilmesine “evet” diyen, HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının anayasa “delinerek” kaldırılmasını destekleyen, Yenikapı’da faşizme göz kırpan, Garo Paylan’ın mecliste “tedip ve tehcirine” destek veren  CHP’nin, “cumhuriyeti” savunurken çaresizce MHP’den medet umması bu ölümcül politik açmazını gözler önüne seriyor. Açmazı ölümcül çünkü, MHP’nin de tereddütsüz savunacağına inandığı cumhuriyet değerlerine (milliyetçilik, militarizm, monizm vb.) canhıraş sarılırken, demokrasiyi, çoğulculuğu, barışı savunmayı, demokratik muhalefeti, emek örgütlerini, onların demokratik değer ve hayallerini “teferruat” olarak görüyor. Oysa MHP, “Başkanlık”, kitlesel “temizlik” operasyonları, savaş politikaları konularında AKP ile uzlaşarak, faşizan öz değerlerini savunuyor. Bu açıdan bakıldığında MHP, kendi içinde çok tutarlı, CHP ise umarsızca yanlış mahallelerde yanlış kapıları çalıyor.

Rejim kağıt üzerinden hayata taşar

Siyasal rejim, siyasal iktidarın merkezindeki yazılı (resmi) ve yazılı olmayan (fiili) örgütlenme ve bu yapının toplumla ilişkileri olarak tanımlanabilir. Bir rejim, siyasal iktidarı kimin kullanacağını ve iktidarda olanların, olmayanlarla nasıl bir ilişkisinin olacağını belirler. İktidara soya dayalı olarak gelen bir padişah veya seçilerek gelmiş bir başkan olabilirsiniz. Başında bulunduğunuz siyasal rejimin, demokratik mi otokratik mi olduğunu belirleyen temel unsur sizin padişah/kraliçe veya başkan olmanız yani nasıl iktidara geldiğiniz değildir. Belirleyici olan iktidarın merkezindeki yatay ilişkilerin yani yürütme-yasama-yargı erkleri arasındaki ilişkilerin nasıl yapılandığı ve bu merkezin toplumla nasıl bir karşılıklı ilişki içinde olduğudur. Örneğin, Birleşik Krallık’ın rejimi, Kraliçe’ye/ monarşiye rağmen demokratiktir. Türkiye’nin rejimi ise cumhuriyete, parlamentoya vb. rağmen otokratik /otoriterdir. Rejim kavramı, kurumlar ve kurallarla ilişkili olduğu kadar, bu kurum ve kuralların işleyişini düzenleyen siyasal kültür, toplumsal değerler, siyasal üslup, tutum ve davranışları da kapsar. Bu anlamda kurum ve kurallar, resmi (yazılı) veya gayri resmi (yazılı olmayan) özellikte olabilir. Siyaset bilimi açısından, bir rejimin demokratik mi otokratik mi olduğunu anlamak için yalnızca o rejimin kağıt üstündeki /resmi anayasasına, yasa ve kurumlarına bakmak yanıltıcıdır. Bir rejimin kurumları, anayasa ve yasaları, rejimin işleyişini/akışını yöneten önemli işaret taşlarıdır ancak kurum ve kuralların “delinerek” aldığı biçim yani fiili durum, hatta siyasal iktidarı elinde bulunduran aktörlerin bu fiili durumu etkileyen kişilik özellikleri, tutum ve davranışlarıyla şekillenen güç ilişkileri dikkate alınmadan sağlıklı bir rejim analizi yapılamaz.

’82 Anayasa’sının güncellenmiş 2017 versiyonunun, partili cumhurbaşkanı” Erdoğan’ın “delici” yürütme tarzıyla, “deline deline” fiilen daha da antidemokratik hale geleceği açıktır. Böylesi antidemokratik bir anayasanın siyasi iktidara çizdiği çerçeve ve siyasi iktidarın bu çerçeveyi “delip” hayatlarımıza taşacak tutum, davranış ve uygulamalarının şekillendireceği rejimin otokratik olması şaşırtıcı değildir.