Futbol, futbolseverler pek hoşlanmasa da, diğer ülkelerde olduğu gibi bizim ülkemizde de siyasetle hemhal olmuş durumda. Hemen her zaman siyasetçilerin(özellikle sağ görüşlü siyasetçilerin) futbol “yıldızları” ile yan yana durduklarını ve birliktelik gösterdiklerini hepimiz gözlemlemişizdir.

Başkanlık sistemine geçişle ilgili halk oylamasının tarihi bile belli olmadan, bu kez futbol camiasından birçok kişi sağ siyasetçilerin yanında yer aldı ve “güçlü Türkiye” için “evet” diyeceklerini açıkladı.

Futbol camiası için “başkanlık” hemen tek geçerli makamdır. Bütün işler başkanın üzerinden döner. Başkan, parayı koyar(borç verir) ya da bulur. Kim gelecek, kim gönderilecek başkan karar verir. Futbol sektöründe çalışanlar için başkanın iki dudağı arasında olmak kanıksanmış bir durumdur, hiçbir koşulda yadırganmaz.

Yıllar geçer, başarılar geldikçe başkanlar “efsane”leşir. Ancak başarısız olanlar için süreç kısa sürer. Önce futbolculara homurtular yükselir, küfürler savrulur, hepiniz şusunuz, busunuz denir, iş “en büyük taraftar, futbolcular sahtekar”a gelir ve son perdede hep bir ağızdan bağırılır; YÖNETİM İSTİFA!

Bütün işlerin başkan üstünden dönmesine rağmen, neden “başkan istifa” denmez de “yönetim istifa” denir, işte işin sırrı buradadır. Çünkü başkan istifa etse bile, yönetimin kalanından yeni bir başkan çıkmaz. Hiçbir başkan, başkan olacak bir başka kişiyi yönetime almaz. Başkan gidecekse, yönetimle birlikte gider. Dolayısıyla hiçbir başkan istifa etmez, çok üstüne gelinirse olağanüstü genel kurul kararı alır.  

Sıra dışı olarak, bir başkanın başarısız olsa da, başkan olarak kaldığı durumlar da olur. Hatta tüm başarısızlığına rağmen, “bir üst akıl” tarafından bir üst organizasyonun başına geçirilenler de vardır. Tıpkı öncesinde Beşiktaş kulübünün başkanı olan ve şimdi Türkiye Futbol Federasyonunun Başkanlığını yürüten Yıldırım Demirören ya da her hangi bir yönetimsel deneyimi olmadan onun yerine soyunan Rıdvan Dilmen gibi.

Halk oylaması bir federasyon başkanı seçimi değil elbette. Ancak halkın ne diyeceği, hepimizin geleceğini ilgilendirecek. Bu yüzden bir takım kişilerin 15 senelik kesintisiz iktidara bakarak “en büyük başkan, bizim başkan” demesi ne kadar mümkünse, bir takım kişilerin de ülkenin düştüğü çıkmazları dikkate alarak “Yeter, Yıldırım Demirören, Yeter!” demesi o kadar mümkündür.

Gücünün yettiği “demokratik” organizasyonlara üst akıl olanların, kendi iktidarlarını belirleyen süreçlere ilişkin ise başka üst akıllardan şikâyetçi olmasının tutarlı bir yanı yok. Elbette gücü elinde tutanlar, biz istesek de istemesek de üst akıllık yapacaktır.

Önemli olan bir yandan farkındalığı ve şeffaflığı artırarak demokratik bilinci üst akılların etkili olamayacağı bir seviyeye çıkarmak, öte yandan da yetki ve sorumluluk devriyle demokratik karar süreçlerini üst akılların erişemeyeceği bir yerel düzeye indirmektir.

Bunları içermeyen ve yönetimde göreceli çift başlılığı ortadan kaldırmayı amaçlayan anayasa değişikliği, “vatan elden gidiyor” nameleriyle süslense ve halk tarafından benimsense de, soruna çare olmayacaktır. Çift(hatta çok) başlılık yönetimde değil, onunla bütünleşmeye çalışan 15. Yılını hüküm süren iktidar partisinin içindedir. İktidar olanaklarının dağıtımı ile perçinlenen on milyonu bulan parti üyeliği, rantla doyurulması gereken parti kadrolarının şişkinliğini sürdürecek ve çatışmalar mutlaka bir şekilde su yüzüne çıkacaktır. Zaten sınırlı olan kaynaklar daraldıkça ve o kaynakların üzerine oturmak isteyenler arttıkça, kavga da kaçınılmaz olacaktır. Tıpkı futbol federasyonunda olduğu gibi.

Sorunun çok başlılık olmadığı, tüm kulüpleri, takımları, kurulları ile her yönüyle dökülen bu sahte “federasyonun” yerine, tabandan yukarıya doğru yenisinin ve gerçeğinin kurulması gerektiği, bu halk tarafından da eninde ya da sonunda kavranacaktır.