Öyle görünüyor ki; tek adam diktatörlüğüne soyunan Erdoğan, 16 Nisan referandumunda bu arzusuna kavuşmak için bugüne kadar hayır diyen çoğunluğu terörist ilan etmesinin, kendi adına bir fayda getirmediğini gördü.

Erdoğan’ın toplumu etnik, dini, kültürel kimlikler üzerinden kutuplaştırarak seçim kazanma taktiği bu defa karşılığını bulmadığı gibi, aleyhine sonuç veriyor. Yayınlanmakta olan anketlerin büyük çoğunluğunda hayır tercihi önde görünüyor.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL, darbe rejimlerinin bütün özelliklerini içinde barındırıyor.

Geçmiş darbelerin uygulamalarını aşan devlet şiddeti ile karşı karşıyayız.

Binlerce kamu çalışanı işinden atılıyor, tutuklanıyor.

Akademisyenler ya ‘Fetöcü’ diye ya da barış bildirisine imza attıkları için tasfiye ediliyor, tutuklanıyor.

Gazeteler ve televizyon kanallarına el koyulup, hükümet yandaşlarına devrediliyor ya da basın üzerinde ekonomik, siyasi baskı uygulanarak muhalif basın susturuluyor; susturulmaya çalışıyor. Bu da yetmiyor; gazeteciler haberlerinden dolayı tutuklanıyor.

HDP’nin üzerinde ağır baskı uygulanarak eşbaşkanlar ve milletvekilleri tutuklanıyor, eşbaşkan Figen Yüksekdağ’ın milletvekilliği düşürülüyor, DBP’li belediye başkanları görevden alınarak yerine kayyumlar atanıyor. Binlerce HDP yöneticisi tutuklanarak cezaevine gönderiliyor.

Uygulanan bütün bu baskı ve şiddetin ayırt edici yönü ise büyük çoğunluğunun KHK vasıtasıyla mahkeme kararı olmadan yapılması.

İşte bu zulüm, iki genç akademisyenin intiharıyla yüzümüze çarpıyor.

Sıralanan bu baskı ve şiddet uygulamalarının, halkı sindirme hedefine ulaşamadığı yapılmakta olan anket sonuçlarıyla ortaya çıkıyor.

Erdoğan izlediği şiddet ve kutuplaştırma taktiği ile umduğunu bulamıyor.

İşte, işlerin Erdoğan’ın istediği gibi yürümediği bu aşamada, 4 gün önce 15 Temmuz sembolü Hande Fırat’ın Genelkurmay’da bir generalle yaptığı görüşme gazete manşetine düşerek, komutanların eleştirilere karşı 7 maddelik savunma ifadeleri kamuyla paylaşılıyor.

TSK açıklamasında yer alan cevapların iktidara karşı değil, muhalefete karşı olduğunun altını çizelim. Hulusi Akar’ın Kardak çıkartması, Akit gazetesine başsağlığı, Erdoğan’la ziyaretleri, dolayısıyla umresi, ABD’li generalin ayağına gitmesi, çuvalcı komutana madalya takılması, darbeci Dişli ile ortak villa alınmasının reddedilmesi üstlenilirken, yalnızca silahlı kuvvetlerde türban kararının Milli Savunma Bakanlığı’nca alındığını kendilerinin dahli olmadığını belirtiyorlar.

Açıklamalarıyla muhalefetten şikayetçi olan generaller ve Hande Fırat ve Hürriyet gazetesi birden Erdoğan’ın basındaki tetikçilerinin gazabına uğradılar.

Bu zatlardan Cem Küçük ‘Kim bu Talat Aydemir kafalı general? Hande Fırat da yargılanacak, o general de yargılanacak.’

Star yazarı Ahmet Kekeç “Rahatsız olan kim? Birinci sayfa editörlerine göre, TSK’daki cunta yapılanması rahatsız.”

Sabah yazarı Hilal Kaplan, söz konusu haber nedeniyle Doğan Medya Grubu’na soruşturma açılması gerektiğini savunarak, “Herkes haddini bilecek. Cumhurbaşkanı ile millet sizi ‘FETÖ Silahlı Kuvvetleri’ olmaktan kurtardı. Başörtüsünden önce hainlerden rahatsız olsaydınız. Haber operasyonsa da açığa çıkmalıdır”

Şamil Tayyar ‘“Tartışma yanlış zeminde sürdürülüyor. Açıklamanın sahibi zaten belli, fotoğrafı haberde. Tercümesi şu: Akar rahatsız. Dövmek gerekiyorsa yazanı yayınlayanı dövelim ama asıl sorumluyu ıskalamayalım”

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Star yazarı Yiğit Bulut, Hürriyet’in söz konusu haberiyle “halkı, devleti ve lideri tehdit ettiğini” savundu. Bulut, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurumsal kimliğini bu tip ‘algılama oyunlarına bulaştıranlar’ ve kendi menfaatleri doğrultusunda “halkı kendi ordusu ile karşı karşıya getirmeye” çalışanlar, mutlaka bunun hesabını verecekler”

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İlknur Çevik, Hürriyet’te Aydın Doğan’a rağmen cuntacılık oynamaya savunan ‘gazetecilerin’ olduğunu iddia ederek, “Bu işte bunların parmağı da var. Yani görünen o ki bunlar bir koalisyon kurmuşlar, 28 Şubat’ta olduğu gibi ortalığı karıştırıyorlar”

Hande Fırat’ın haberine yönelik iktidar basınınca yapılan tepki Hürriyet gazetesini birinci dereceden hedef alırken TSK ile ilgili kuşkuyu ifade edip 28 Şubat’a gönderme yapıyor. Görüldüğü gibi arkadan gelen hedef de bizatihi generallerdir.

Nihayetinde Erdoğan yaptığı açıklamayla hedefi Hürriyet gazetesi ile sınırladı. “Hükümetle Doğan Grubu arasında gerginliğe yol açan ‘Karargah rahatsız’ başlıklı haberi ‘terbiyesizlik’ ve ‘seviyesizlik’ diye niteleyerek, “Kim bizi birbirimize düşürmeye çalışıyorsa bedelini ağır ödeyecekler.“ ifadelerini kullandı.

Erdoğan ve AKP cenahının koparmış olduğu bir kıyametle karşı karşıya kalındı. Bu cenah her ne kadar Erdoğan ‘bizi birbirimize düşürmeye çalışanlar’dan söz edip orduyla beraberliğine halel getirmiyorsa da kalemşörleri orduda bir grubun varlığından söz ederek tehdide işaret ediyorlar.

Kuşkusuz, 16 Nisan referandumuna doğru, böyle bir durumun ortaya çıkması, iki ihtimali gündemleştiriyor. Birinci ihtimal; bilinçli veya kendiliğinden yapılan haberi, manipülasyonla Erdoğan’ı mağdurlaştırarak, toplumsal kutuplaştırmayı derinleştirmek, bu yolla da AKP seçmenini konsolide ederek referandumda Erdoğan’ın başkan seçilmesini sağlamak.

İkinci ihtimal ise; üst sınıfları temsil eden Erdoğan'a, Ordu-Ergenekon ittifakında çatlağın derinleşerek TÜSİAD-Ordu-Ergenekon cenahının bu tür bir hamle yapmasıdır.

Siyasal hegemonya bir koalisyon vasıtasıyla sağlanıyorsa, koalisyon olgusunun kendisi her zaman kendi içerisinde rekabet-çatışma ihtimalini barındırır. Burjuvazinin farklı fraksiyonlarının çıkar çatışması siyaset alanına yansır.

Türkiye’nin siyasal tarihi, üst sınıfların hem parlamenter düzlemde hem de askeri darbelerle çıkar çatışmalarına sahne olmuştur. Gözlerimizi şimdiki zamana çevirdiğimizde, üst sınıfların farklı fraksiyonlarının hegemonya mücadelesinde MÜSİAD burjuvazisini temsil eden Erdoğan-AKP odağının hegemonik güç olduğunu görüyoruz.

Erdoğan-AKP’nin Fethullah hareketiyle ittifak yaparak, Ergenekon operasyonuyla burjuvazinin diğer kanadının militer gücünü tasfiye etmesiyle, bu kanadın siyasal alana müdahale silahını elinden almıştır. 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte Erdoğan kendi zemininde rakip olan Fethullah hareketini de tasfiye ederek üst sınıfların siyasal zemininde hegemonyasını sağlamlaştırmış bulunuyor.

Hakikati böyle kavradığımızda, sınıfsal iktidarını sarsacak her siyasal krizde şehir küçük burjuvazisini de yedeğine alarak, geleneksel silahlı gücü olan orduyu imdada çağıran TÜSİAD burjuvazisinin bu seçeneği tükenmiş bulunuyor.

Burjuvazinin bu kanadı Erdoğan hegemonyasına karşı kendi gücüyle hamle yapabilecek bir yetenekten de mahrumdur. Varoluşunu, Cumhuriyet dönemi boyunca devletin kanatları altında olmasına borçlu olduğundan, devlet kurumlarından siyasi destek bulamadığında, kendi gücüyle siyasi mücadele yapma cesaretinden yoksundur.

O halde bu gerçekler ışığında, ‘Karargah rahatsız’ manşetine olduğundan başka misyon biçmeye kalkmak en hafif deyimiyle yersizdir. Kuşkusuz iktidar yanlısı kalemlerin, bu gelişme karşısında darbe tehdidi yaygarasıyla, mağdurluk edebiyatına başvurarak halk nezdinde Erdoğan’a destek çabaları, onlar bakımından kaçırılmayacak bir fırsattır. Ancak OHAL süreciyle birlikte yaşanmakta olan, vicdanı körelmiş baskı ve zulmü sahneleyen Erdoğan-AKP iktidarının ulaştığı ölçüye, mağduriyet elbisesi ölçüsü artık uymuyor.

Şunu da ilave edelim ki, iktidar yanlısı kalemlerin kopardığı yaygara, bir fırsat bulunduğu zannından olabilir. Ancak sol cenahta bu gelişmeyi iktidar koalisyonunda çatlak analizleriyle, Cumhuriyet mitingleriyle yaratılan beklentilerde olduğu gibi, orduyu yine siyasi aktör mertebesinde görme ihtimalini depreştirmek, olanı biteni anlamamaktır. Daha da önemlisi nesnel olarak Erdoğan lehine olan ‘Karargah rahatsız’ manşetiyle yaratılmak istenen Erdoğan’ın mağduriyeti manipülasyonuna alet olmaktır.

Artık, üniter devletlerde başkanlık rejimi örneğini milyonlarca insanı ölüme gönderen Hitler’den alma pervasızlığını gösteren Erdoğan’ın, tek adam diktatörlüğü hevesini kursağında bırakmanın tek yolunun, halkın iradesiyle yaratılacak bir seferberlik olduğunu, öncelikle sosyalistler zihinlerine kazımalıdır.

16 Nisan tüm ezilenler için ya özgürlüğün kapısını aralayacak ya da ezilenleri bir adım daha köleliğe sürükleyecektir.