Demişti ki “Üniter sistemli başkanlık baktığımızda var. Hitler Almanya’sına baktığımızda da bunu görürsünüz.” Erdoğan’dı bu sözleri sarfeden. Daha sonra yanlış anlaşıldığını söyleyerek düzeltme yaptı ama, ‘Dervişin fikri neyse, zikri de odur’ meseli kulakları çınlattı.

Kasımpaşa’da tabiri caizse bir fakirhanede çekilmiş mazbut ailenin fotoğrafı, ailenin ticareten de, siyaseten de şimdi abat olmuş hallerine baktığımızda, onun ve efradının önlenemez yükselişinin ilk basamağının ne olduğunu gözler önüne sermekte.

Kendi sözleriyle önce Gürcü, sonra Türk asıllı bir kıyı kaptanının oğlu olarak siyasete milli görüş tedrisatından geçerek başlamış bir kişilik.

1994’te Refah Partisi adayı olarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazanan Erdoğan’ın kariyerindeki sıçrama başlamış oldu.

Fazilet partisinin 2001’de kapatılmasının ardından milli görüş damarından ayrılarak, Erbakan’dan kopan Erdoğan ve ekibi, onun ifadesiyle ‘Biz gömleğimizi değiştirdik’ diyerek Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdular. Bundan sonraki hayat serüveni artık Başbakanlık ve onu takip eden Cumhurbaşkanlığı basamakları…

Erdoğan’ın, ordu vesayeti tehdidini ‘değiştirilen gömlek’ ve Avrupa Birliği bayrağını sallayarak bertaraf etme yöntemi ve popülist politikası merdivenleri hızla tırmanmasına yol açtı.

Türk burjuvazisinin iki kanadı da AKP iktidarının gidişatını büyük bir teveccühle karşıladı, TÜSİAD burjuvazisi AB yoluyla uluslararası kapitalizmle kenetlenme hevesine odaklanırken, anadolu kaplanları AKP iktidarının kendilerine yarattığı rantlardan iştahla beslenmeye başladılar.

ABD ve AB kendi hinterlantına kenetli, ılımlı İslam projesi olarak AKP iktidarını islam coğrafyasına örnek bir rejim biçimi olarak sunmanın yolunu keşfetmenin rehaveti içindeydiler.

Ekonomi, inşaat seferberliği yoluyla üretime dönük bir nitelikte olmasa da canlandırılmış oldu.

Bu süreçte, toplumun yoksul alt sınıflarının, izlenen neo-liberal ekonomik politikalardan dolayı, sendikal örgütlerinin geriletilmesi ve süregiden yoksullaşmanın karşılığı, ‘Hayırsever’ kapitalizmi biçiminde kömür vs. sadaka dağıtma yoluyla sınıfsal tepki potansiyeli de engellendi.

Erdoğan’ı yakın döneme kadar üzerinde sörf yaparak ilerleten dalgalar, artık tersine dönmüş durumda. Ekonomik olarak, özellikle Türkiye’nin de dahil olduğu, gelişmekte olan ülkeler kategorisi için tehlike çanları geçtiğimiz yıl çalmaya başladı. Ekonomik büyüme oranları ya düştü, ya da geriledi. Türkiye yaşadığı siyasi krizlerle, ekonomik krizden fazlasıyla payını aldı, almaya devam ediyor.

2010’da başlayan ‘Arap baharı’ nın yarattığı siyasi kriz Ortadoğu’da derinleşti, etkisini sürdürüyor. Erdoğan’ın ‘Yeni Osmanlıcılık’ hayalleriyle yaptığı hamleler hüsranla sonuçlandı. Bu hamleler, Ortadoğu’da enerji kaynakları üzerinde hegemonyalarını etkinleştirmek için rekabetini sürdüren ABD ve Rusya ile sürtüşme hamleleri  geri püskürtülmeyle sonuçlandı.

Ortadoğu’da maceracı yayılma, kifayetsiz muhterisin dumura uğramış bir hevesi olarak kalırken, göçmen krizi zaten sallantıda olan Avrupa ile iplerin kopmasına sebep oldu.

Burjuvazi için, özellikle de Tüsiad burjuvazisi için siyasi gidişat bakımından keyifli günler sona ermiş bulunuyor. Geçmişte olduğu gibi sesini çıkartamaması, hoşnut olduğundan değil, Erdoğan’ın sopasının her an üzerine ineceğinden duyduğu korku ve kendisini temsil edecek alternatif bir siyasi odak olmayışından kaynaklanıyor.

Bütün bu veriler Erdoğan için keyifli günlerin nihayete erdiğinin işaretleridir. O da bu hakikatin farkında olduğundan iktidarını sürdürebimek için adeta Hitler okumalarına dalmış bulunuyor.

15 Temmuz darbe girişimi püskürtülürken bunu ‘Allahın lütfu’ olarak telakki eden Erdoğan, süreci kendi darbesi haline dönüştürüyor. Olağanüstü hali sürdürerek, her türlü muhalif gücü baskı altında tutarak, 16 Nisan’da tek adam rejimini kurup,hegemonyasını ilan etmek arzusunda.

İçeride ve dışarıda yalnızlaşan Erdoğan, bu yalnızlığından doğan güçsüzlüğünü, otoriter bir rejimin inşasıyla telafi etmeye yöneliyor.

Otoriter bir rejimin hedeflenmesi Türk tipi bir faşizm tehdidiyle karşı karşıya kalındığının da delilidir.

Bu tehdidin, Erdoğan’ın başkanlık rejiminin kurulması için, MHP’yi yedeklemesi ile bile muhtemel bir gidişat olduğu kolaylıkla söylenebilir.

Erdoğan’ın politik yöneliminin, Hitler okumalarıyla şekillendiği ile ilgili vereceğim tek örnek dahi, bu toprakların, nasıl akıl almaz ihtirasla karşı karşıya kaldığını anlatıyor.

O da şudur, onbaşılıktan Führerliğe yürüyen Hitler’in Alman toplumunun zihnini zehirleyerek, faşizme sürüklemesinde kullandığı temel politik araçlardan en önemlisi, 1. Dünya savaşında yenilgi sonrası yapılan Versay antlaşmasıyla Alsac-Lorraine’nin Fransa’ya terk edilmesine karşı milliyetçi hamasetle yüklü propaganda taktiğidir.

Hitler’in Versay anlaşması hamaseti, Erdoğan’ın elinde bugün Misakı Milli tartışmasına dönüşmüş bulunuyor. Ortadoğu’ya yayılma hayali söylemiyle şöyle diyor. ‘Maalesef hem batı hem de güney sınırlarımızda Misak-ı Milli hedeflerimizi koruyamadık. Dönemin şartları itibarıyla bu durumu mazur görenler, göstermeye çalışanlar olabilir. Bu yaklaşımı bir yere kadar mazur görmek mümkündür. Asıl vahimi, zorunluluklardan kaynaklanan bu durumu esas olarak kabul edip kendimizi tamamen bu kabuğun içine hapsetme anlayışıdır. Biz işte bu anlayışı reddediyoruz. Türkiye’yi 1923’ten beri böyle bir kısır döngüye hapsedenlerin amacı coğrafyamızdaki bin yıllık varlığımızı, Selçuklu ve Osmanlı geçmişimizi bize unutturmaktır.’

Erdoğan’ın bu hamasetinin herhangi bir karşılığının olmadığı herkesin bildiği bir sırdır. ABD’nin ve Rusya’nın askeri bir aktör olarak bulunduğu Ortadoğu cephesinde Türkiye’nin dominant bir aktör rolü oynaması mümkün değil. Menbiç’i YPG’nin elinden alma nutukları bir anda sırra kadem bastı.

Bütün bunları su yüzüne çıkaransa, MHP’nin evet kararının kendi içinde topladığı tepki ve MHP’li kadroların önemli bir bölümünün hayır çalışmasına katılması. Diğer yandan Saadet Partisi’nin Erdoğan’ın başkanlığına karşı duruş sergileyerek hayır tutumu alması. BBP’nin referandum tutumunda bölünmesi. Daha bir dizi faktör eklenebilir. Ancak Newroz kutlamalarıyla sarih bir biçmde ortaya çıkmıştır ki Kürtlerin kutlamalara yığınsal katılımı, Erdoğan’ın uyguladığı şiddetle halkı teslim alamadığı ortaya çıkmıştır.

Görülüyor ki muhafazakar-milliyetçi sağı konsolide ederek seçimleri yüzde 10 barajının yarattığı avantajla kazanan Erdoğan için şimdi durum hiç parlak değil , asgarisinden Saadet Partisi seçmeni iradesini yüzde 10 barajı tahakkümünden kurtulmuş olarak belirleyecek.  Bu referandum, Erdoğan beklenmedik bir komplo yapamadığı takdirde onun yenilgisiyle sonuçlanacaktır. Hatta Hollanda ile yaptığı manevra ile olduğu gibi yapacağı her komplonun aleyhine sonuç vermesi de mümkündür.

Erdoğan’ın 16 Nisan’da sonuçlandırmak istediği darbeyi püskürtmek, bu koşullarda mümkündür. Bütün işaretler Erdoğan’ın bu arzusunun akim bir teşebbüs olarak kalacağını gösteriyor.

Yeter ki 2002’den beri her seçimi kazanmış olan Erdoğan’ın 7Haziran’da yenildiğini aklımızda tutalım. Bu hakikati unutarak, öğrenilmiş çaresizliğin yılgınlık tuzağına düşmeyelim.