Referanduma çok az bir süre kaldı.

20 Ocak’ta, anayasa değişiklik teklifi AKP ve her ne kadar fire verdiyse de, istikbalini ona bağlayan Bahçeli’nin MHP’sinin desteğiyle Mecliste kabul edildi.

Böylece 16 Nisan referandumunun yolu açılmış oldu.

MHP’nin başkanlık rejimine karşıyken yaptığı keskin dönüşü perdelemek, zevahiri kurtarmak için AKP ile birlikte adını değiştirmeyip Cumhurbaşkanlığı olarak devam ettirmelerine karşın, değişikliğin esasen başkanlık rejimine geçişi sağlayacağı aşikar.

AKP ve MHP ittifakının parlamenter rejimi sonlandırarak, başkanlık rejimini kurma arzusunda birleşmeleri, Türkiye’de siyasi zeminde gericilikle-şovenizmin nikahlandığına işaret ediyor.

16 Nisan’da oylanacak anayasa değişikliğinin esin kaynağının Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerindeki otoriter başkanlık rejimleri olduğunu belirtelim.

Oylamaya sunulacak 18 maddelik anayasa değişikliğinin sonuçları itibarıyla, yasamayı yani Millet Meclisini etkisizleştireceği; yüksek mahkemelerin, kurulların üyelerini başkanın atamasına imkan vererek, yargının bağımsızlığını berhava edeceği; yürütmenin yani Bakanlar Kurulunun bütün üyelerinin seçimi ve yerinde kalmasının başkanın iki dudağı arasında olduğu otoriter rejime yol açacağı açıktır.

Esin kaynağı Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerindeki otoriter rejimler olan, kuvvetler ayrılığını imha ederek bütün gücü başkanın eline veren bir rejim, Türkiye’nin sosyo-politik fay hatları dikkate alındığında, yalnızca otoriterlik kavramıyla açıklanabilir olmaktan da uzak kalacaktır.

Yukarıda belirtildiği gibi başkanlık rejimini kurma seferberliğine çıkan iki siyasi aktörün ideolojik nitelikleri, otoriter rejim ötesi muhtemel gelişmeleri de hesaba katmak gerektiğini gösteriyor.

Erdoğan’ın anayasa değişikliğini ‘Türk tipi başkanlık sistemi’ olarak dile getirmesi, kurulacak Türk tipi otoriter rejimin, ‘Türk tipi faşizmin’ yolunu döşeyeceği ihtimalini kuvvetlendiriyor.

16 Nisan referandumu bir tür faşizm tehdidi ihtimalini de içinde barındırdığından, Türkiye için bir dönüm noktası haline gelmiş bulunuyor.

Bu bakımdan, zaman zaman askeri darbe ve müdahalelerle kesintiye uğramışsa da, 1946’dan beri yaşanmakta olan parlamenter rejimden, sistemi niteliksel olarak daha geriye savuracak bir rejim değişikliğiyle karşı karşıyayız.

Bu noktada altı çizilmesi gereken durum, Erdoğan tarafından değiştirilmek istenen parlamenter rejimin mükemmel bir demokrasiyi temsil ettiği için korunması gerektiği değil, getirilmek istenen başkanlık rejiminin bugünü aratacak baskı ve şiddete yol açacağı gerçeğidir.

Başkanlık rejiminin gerçekleşmesi halinde, baskı ve şiddetin derinleşeceğini dile getirenleri, bugün de zaten baskı ve şiddet ortamının var olduğunu ifade ederek eleştirenler aymazlığa sürüklenmiş haldedirler.

Erdoğan’ın referandumu kazanması halinde, başkanlık rejimine doğru ilerleyen süreç, emekçilerin tüm ezilenlerin demokratik mevzilerinde kayıplara sebep olacaktır. Elbette ezilenler için referandumun kaybedilmesi mücadelenin tükendiği anlamına gelmez. Ancak bugün zorlu koşullarda verilen mücadeleler daha da çetin koşullarda olacaktır.

Referandum kampanyası boyunca Erdoğan kazanmak için devletin bütün imkanlarını seferber etti. Hayır kampanyası yürüten farklı siyasal eğilimdeki bütün faaliyetlere karşı hem devlet şiddeti hem de paramiliter çetelerin saldırıları organize edildi. Ekranlar, gazeteler iktidar tarafından ya ele geçirilerek ya da sindirilerek evet propagandasının aletleri haline getirildi.

Nasıl, 12 Eylülcüler 1982 anayasa referandumunda baskıyla, korku atmosferi yaratarak amaçlarına varmışsa, Erdoğan da sürdürmekte olduğu darbe süreciyle aynı yolu izlemektedir.

Kampanya süreci boyunca iktidarın uyguladığı bu yöntemler, kuşkusuz referandumun meşruiyetini delik deşik etmiş bulunuyor.

Ancak iktidarca uygulanan baskı yöntemlerinin toplumsal desteğe dönüşmediği, diktatörlüğe yol açacak anayasa değişikliğine karşı güçlü bir toplumsal tepkinin yükseldiği görülüyor.

Bu tepki CHP kitlesinden Alevilere, Kürt halkından sosyalistlere, Saadet partisi kitlesinden MHP muhalifi kesimlere kadar halka halka yayılmış bulunuyor. Farklı siyasi eğilimler, farklı kampanyalar yürüterek, hayır ortak paydasında mücadele sürdürüyorlar.

Tablo budur, 2002 seçimlerinde beri, muhafazakar-milliyetçi oyları, izlediği kimlik politikalarıyla konsolide eden AKP, bu defa, bu doğrultuda başarısız ve dağınık düzen bir hale sürüklenmiş bulunuyor.

İşaretler AKP’nin kendi içinde de krize sürüklendiğini gösteriyor.

Bu kampanya süreci boyunca, toplumsal muhalefet bakımından iki önemli gelişme önümüzdeki siyasi mücadelelere de boyut kazandırmış bulunuyor.

Birinci gelişme, devlet şiddetinin toplumsal muhalefette yarattığı tedirginlik alt edilmiş, korku duvarı yıkılmıştır.

İkinci önemli gelişme de, 1980 darbesinden bu yana siyasetten büyük ölçüde mesafe almış bulunan gençliğin, bu defa sokağa adım atarak siyasi özne olma sürecine girmiş bulunmasıdır.

Şu açıktır ki, 16 Nisan referandumunda evet de çıksa, hayır da çıksa, toplumsal muhalefet mücadele gücü kazanmış bulunuyor. Dolayısıyla evet çıkmasında da, Erdoğan’ın zaferi Pirus zaferi olmaktan öteye gitmeyecek ama toplumsal muhalefet çetin mücadelelerin omuzlayıcısı olacaktır.

Eğer 16 Nisan’da Erdoğan’ın diktatörlük hevesi, hayır oyları ile püskürtülürse, o zaman AKP iktidarı ve ona destek olan Bahçeli’nin siyasetten tasfiye süreci başlamış olacaktır.