Şu bizim mahallede CHP üzerine kelam etmek, eleştirmek, hele bir yazı döşemek netameli bir iştir.

Mutlaka birileri çıkar der ki: Efendim, hala neden CHP’den bahsediyorsun, sosyalistin CHP’den beklentisi olamaz, bu parti burjuva partisidir, devlet partisidir, Kemalisttir…

Hadi bakalım, al sana özlü sözlerden bir demet.

Bu özlü sözler doğru mu doğru.

Amma velakin sosyalist siyaset bakımından, ezberin tekrarından ibaret olduğundan, kıymeti harbiyesi hiç mi hiç yok.

Alfabenin ilk harflerini öğrenmiş ve orada kalakalmış bir çocukluk halleri, söz konusu olan.

Sosyalist siyaseti, dikensiz gül bahçesinde sınırlamaya yol açan da, bu türden doğruları klişeleştiren tutumlardır ya…

Hakikatse, siyasetin dikensiz gül bahçesinde değil, çetrefilli koşullarda, somutluklar üzerinde inşa edildiğidir.

Gelelim CHP ile ilgili beklentiye!

İlk önce şunu ifade etmeli sanırım. Beklenti sözcüğü siyasette bekleyeni pasiflikle niteleyen küçümseyici bir kavramdır. Daha da açalım, beklenti duyulandan medet umma halleri ima edilir.

O zaman kullanılacak kavram, kazanmaktır. Bu nasıl olur? Siyasi gericiliği derinleştiren siyasi özneye karşı onunla çelişkili olan güçleri, özneleri doğru mücadeleye kazanmaktır.

Burada sözü edilen siyasi gericiliği ‘Tek adam rejimi’yle’ derinleştiren Erdoğan’dır, AKP’dir. Onunla çelişkili olup kazanılması gereken başta CHP’dir.

Şimdi biraz tarihe dönelim.

Almanya 1930’lar. Hitler liderliğinde Nazi partisi iktidara yürüyor. Alman Komünist Partisi ve Alman Sosyal Demokrat Partisi kitle desteğine sahip partiler. Fakat Nazi partisi adım adım diktatörlüğe doğru ilerlerken, Alman Komünist Partisi, sosyal demokratları ‘sosyal faşist’ ilan ederek karşısına alıyor. Alman Sosyal Demokrat Parti de Alman Komünist Partisi’nden uzak duruyor.

Troçki’nin Alman Komünist Partisi’ne faşist darbeye karşı sosyal demokratlarla birleşik cephe kurma doğrultusunda yakarıcı uyarılarına kulaklar tıkanıyor.

Sonucu hepimiz biliyoruz. 1933’te Hitler iktidara geldikten sonra yalnızca komünistler, sosyal demokratlar kırıma uğramıyor, dünya savaşıyla birlikte milyonlarca insanın can kaybıyla, insanlık kırıma uğruyor.

Şimdi duyar gibi oluyorum. Kimileri diyecek ki, Troçki’nin birleşik cephe önerisi bu iki partinin de sosyolojik olarak işçi partisi olduğundan kaynaklanmaktaydı, CHP öyle mi?

Kuşkusuz CHP işçi partisi değil, ama CHP’yi destekleyen kitleler Erdoğan’ın tek adam diktatörlüğüne karşılar ve onu engellemek istiyorlar.

Ve başka bir şey daha var. Sosyalistler var ama işçi sınıfını kitlesel olarak temsil eden bir sınıf partisi de yok. Var olan, sosyalistlerin bir bölümünün içinde yer aldığı, bir bölümünün dışarıdan desteklediği HDP.

Şimdi durum ne? Referandumda hile hurdayla kıl payı, meşru olmayan bir oylamayla kabul edilmiş tek adam diktatörlüğünü getiren anayasa değişikliğine karşı, CHP’nin ikircikli tutumlarının yarattığı belirsizlik hâkim siyasi ortama.

Kılıçdaroğlu referandum oylamasının hileli, meşru olmadığı, YSK’nin çete üyeleri mensubu olduğunu haykırıyor. Velhasıl gürlemesine gürlüyor ama kitlesel protestoya engel oluyor. Kısaca gürlüyor ama yağmıyor.

CHP yönetiminin, hayır diyen halkın tepkilerini dindirip tüketmek üzere sözde muhalefet gösterisi yaptığı eleştirileri haklılık kazanıyor.

Kılıçdaroğlu 16 Nisan gecesi YSK’nin hilenin önünü açan kararına karşı kitlesel protesto yapmamasını AKP’lilerin silahlanmış olmasıyla ancak şimdi açıklıyor. Açıklıyor ama önümüzdeki süreçte silahlanmış bir partiyle, her aşamada aynı durumla karşı karşıya kalınacağının ya farkında değil, ya da mantıki bağlantı bozukluğuna uğramış hallerde. Üstelik YSK da aynı YSK olacağına göre.

CHP yönetimi, 15 Temmuz’dan beri; Erdoğan’ın Yenikapı mitingine katılarak, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına destek vererek, Suriye’de savaşa girilmesini onaylayarak, hileli referanduma karşı kitlesel protestoyu engelleyerek, Erdoğan’ın yoluna taş döşüyor, yaşam tarzı ve geleceği Erdoğan’ın tek adam diktatörlüğü ile tehdit edilen ve kendisine oy veren milyonlara fiilen ihanet ediyor.

Bugün siyasi gericiliğe karşı mücadelenin ana halkası 16 Nisan referandumunun meşru olmadığını ilan ederek kitlesel mücadeleyi örmektir. Hayır diyen parti önderliklerinin bu doğrultuda tutum almaları bu meşru talebi zafere ulaştırır. Kitlesel mücadelenin önünü tıkayan önderliklerse mücadeleyi zaafa uğratırlar. Onlar ya kendi kitleleri tarafından aşılacaklar ve yine zafere ulaşılacaktır, ya da aşılamayıp yenilginin müsebbibi olacaklardır.

Her kim, 2019’da hayır oylarını temsil edecek başkan kim olabilir tartışmasını başlatırsa, bilinmelidir ki dolaylı olarak Erdoğan’a destek vermekte ya da bilinçsiz olarak alet olmaktadır.

2019 seçimlerinde hayır için gündeme başkan arayışını sokanın, şaibeli politikacı Deniz Baykal olması bile ne demek istediğimi yeterince anlatır…