“Ülkenin birinde giyimine düşkün kibirli bir kral varmış” diye başlar o ünlü masal. Bu kadar ünlü olmasının nedeni insanların hakikatle ilişkilerinin karmaşıklığına işaret etmesidir. Gerçek, çıplak gözle görülecek kadar meydanda olsa da, bazıları için, gördüğünü hakikat olarak kabul edip, zihnine kaydetmek olanaksız olabilir. Bu duruma “gözlerine inanamama” hali de diyebiliriz, gördüğüne inanmayanlar, inanılmayacak kadar kaygı yaratan hakikatin yerine, görmek istediklerine uygun bir yanılsamayı yerleştirip onu hakikat olarak benimseyeceklerdir. Psikolojide bu mekanizmaya “yadsıma” adı verilir. Yadsıma, bellekte bir kör nokta veya zihinden kesilip alınan bir algı değildir. Yadsıyan, yadsıdığının hala orada bir yerde olduğunu biliyordur. Yadsıma, bir algıyla ilintili düşünceye yöneliktir. Gözlerinin önünde olup biten her şeye rağmen, “Kral çıplak”, “Ordu darbeci”, “Başbakan hırsız” düşüncesini reddetmektir veya kralın çükünü, ordunun darbe planlarını, Başbakanın “tape”lerini “görüyorum görüyorum ama yine de…” deyip, bilmemezlikten gelmektir.

Açıktır ki kralın çıplak olduğunu gören yalnızca çocuklar değildir, fakat “kral çıplak!” diye ilk bağıranlar genellikle onlar olur. Çocuklar, gördüklerini kendilerinden veya ötekilerden gizleme gereğini duymazlar, çünkü “büyükleri” içeriden ve dışarıdan kuşatmış iktidar tuzakları, onları henüz ne içsel ne de dışsal olarak tam teslim alamamıştır. Büyüklerin çıplaklık hakikatiyle ilişkisi, kral ve kraliyet otoritesiyle ilişkileri zemininde şekillenir. “Kral çıplak” diye yüksek sesle bağıramamak, içinden mırıldanmak, mütebessim bir ifadeyle “yaşasın kral” korosuna katılmak vb. veliahtın kim olduğuyla, kralın muhafızlarının korkusuyla ilişkili olabilir. Ancak kralın çıplaklığını, yani gözüyle gördüğü çıplak kral imgesini yadsıyıp, görkemli giysileri içinde “giyinik kral” düşüncesini tek hakikat olarak sorgusuz sualsiz benimseyenlerin ruh hali, yalnızca muhafız veya veliaht korkusuyla açıklanamaz. Gözlerinin önündeki çıplak kral imgesini yadsıyıp, düşüncelerinde kralı giydirenlerin, katlanamayacakları bir hakikati “samimiyetle” yadsıyarak, katlanılabilir kılmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz.

Gözlerine sokulan hakikati yadsıyıp, bir yanılsamayı hakikat olarak kabul edenler, kralı çıplak görmekten, özellikle bunu bilmekten, katlanılmaz bir kaygı ve dehşet duyuyor olabilirler. Kralın çırılçıplak olduğu düşüncesi, yani hakikat, onlar için bireysel veya grup kimliklerinde, geleceğe dair özlem ve beklentilerinde parçalanıp dağılmaya yol açabilecek kadar örseleyici olabilir. Çıplak kral imgesini, bir başka deyişle travmatik imgeyi, düşüncede “giydirerek” yadsımak, travmatize olmuş birey veya grupların benlik bütünlüklerini, öz saygılarını korumak için sıkça başvurdukları bir savunma stratejisidir. Gösterişli giysileri içinde kral, muhteşem bir kralın tebaası olma kimliğini halka bahşeder, bir başka deyişle, kralı ülküleştirenler, onun sadık tebaası olarak birbirleriyle özdeşleşip “bir” olurlar. Artık kralın giyinik (kurtarıcı/kahraman/dünya lideri…) veya çıplak (iğdiş/eksik/ahlaksız…) olması, yalnızca kralın değil hepsinin sorunudur. Gerçekte tebaanın kaçtığı, çıplak kral imgesi değil, çıplak kral hakikatinin, düşman ötekiler karşısında kendi çıplaklığını, savunmasızlığını çağrıştırmasıdır.

Ülküleştirdikleri liderleri etrafında birleşip güvenli bir kimlik kurmuş geniş kitlenin, bu kimliklerini korumak için, her şeye rağmen “Harama oy vermeleri”ni en iyi anlaması(!) gerekenler, ulus devletin ve onun “zinde kuvvetleri”nin son 90 yılda topluma yaptıklarına rağmen, hala “ulusalcı” olabilenlerdir. Ulusalcı kimliklerinin kurucu öğesi Atatürk’ü Tanrısallaştırmak için, insan “Mustafa”yı yadsıyan; kurtarıcı, devrimci, antiemperyalist olduğuna inandıkları TSK’yı yüceltmek için, ordunun kadim “12 Eylül”cülüğünü yadsıyan “vatandaşların”, “halk”ın yadsımalarını anlamaları beklenir.

İster ulusalcı ister İslamcı hangi ideolojiden olursa olsunlar, gerçeklerle yüzleşmekten korkanların, hakikati nasıl yadsıyıp yanılsamalara gömüldüklerine son 10 yılda bir kez daha tanık olan sosyalistler, hakikati aramayı, savunmayı kararlıkla sürdürüyorlar. Sosyalistlerin hakikat arayışı, “Çıplak kral”ın çıplak olduğunu haykırmayla bitmeyecek, halka kralın giyinikken de “çıplak” olduğu hakikatini göstermek gerek. Aynen burjuva devletin, askeri diktatörlük, faşist veya Bonapartist biçimlerinin değil seçim giysileri giymiş parlamenter demokrasisinin de “çıplak” olduğunu haykırmak gerektiği gibi.