Dünyaya verdiğimiz ilk tepki ağlamaktır. Hekimler, doğar doğmaz ağlamayan bebeğin sağlığından kaygı duyarlar. Huzur bozan sayısız uyaranı, karşılanması zor talepleri, arzuladığımızdan vazgeçmeye zorlayan “hayır”larıyla dünya acımasızdır. Çıkıp geldiğimiz yere göre, tutunmak, hayatta kalmak çok daha zordur dünyada. Bebeğin dünyanın acımasızlığı karşısında yapabileceği tek şey ağlayarak, “Öteki”ni çağırmaktır. Bu anlamda dünyaya gelir gelmez verdiğimiz ilk tepkinin, ağlamaktan öte, öteki’ni çağırmak olduğunu da söyleyebiliriz. Öteki nasıl biri olursa olsun, sonuçta kendi arzuları, açlıkları olan ölümlü bir “Öteki”dir ve verebildiği doyum, o arzulanan huzura ulaşmak için hep eksiktir. “Umduğumuzu değil bulduğumuzu yememiz" istenir bizden, ama ummaya da hep devam ederiz. Ummak hayal kurmaktır. Hayal kurmak ise, imgeleminde "umduğunu" kurmak. Kendimiz veya dünya için “umduklarımız” kendimizi ve dünyayı güzelleştirebilir de çirkinleştirebilir de. Ancak ne umduğunuzdan bağımsız olarak “umabilmek” bir başka deyişle hayal kurabilmek, dünyayı değiştirmekle doğrudan ilişkili olduğu için önemlidir, politiktir.

Eksikliğin acısını hisseden ama neyin eksik olduğunu bilmeyen bebeğe ilk sunulan nesne, anne memesidir. Bebek, memede; sütü, sevgiyi, hazzı bulur, ama umduğu mutlak doyumu asla. Bu nedenle, bizi besleyen meme, sevginin ve nefretin ilk nesnesidir. Bebek için meme, ağzındayken, besleyen, haz veren, yatıştıran, sevecen, iyi; uzaklaştığında ise aç bırakan, acımasız, kötü olandır. Gidip gelen, doyuran, aç bırakan, hem hazzın hem de acının kaynağı olan bu ilk nesneyle ilişkimiz, daha sonra hayatımıza girecek olan diğer nesneler ve insanlarla ilişkimizin ilk modelidir. Başlangıçtan itibaren beslenme edimine, sevgi-nefret gibi ikili duygular eşlik ettiği için, yemek veya yememek, kolayca sevgi veya nefret duygularının dışavurum biçimi olabilir. Yemenin, yalnızca beslenmek olmaması, yani biyolojik bir gereksinimin karşılanmasının ötesinde bir anlam taşıması bundandır. Freud, benliğin dış dünyayla kurduğu ilişkinin kökeninde yutma-tükürme diyalektiğinin olduğunu söyler. Ona göre ilk sözcüklerinin “Hayır” ve “Evet” olduğu en eski, ağızsal bir dildir bu. Dünyayla ilişkimiz başlangıçtan itibaren şöyledir: “bunu yutmalıyım, bunu tükürmeliyim, bu içimde olmalı, bu dışımda kalmalı.“ Dış dünyayla verip almakla ilgili ilk pazarlıklarımız, bize sunulan yiyeceği reddetmek veya yutmak üzerinden yürür. İlk “hayır!”, memeye başın çevrilmesidir. Bu nedenle hemen hemen tüm kültürlerde “hayır” la ilgili jestlerimiz, anne memesini reddeden bir bebeğin baş hareketlerinden esinlenir.

Bazılarının "elinden zehir olsa içilir"ken, bazılarının "sofrasına oturulmaz". Yemek yutmak, duygusal dünyamızda; kabul etmek, benimsemek, istemekle eş çağrışımlara sahiptir. Kırıcı olanı, zorumuza gideni, "içimize sindiremeyiz" veya bazı sözler, davranışlar, "kolayca yenilip yutulamaz". Bizi yaralayan, üzen, örseleyen dış dünyaya, "yemeden içmeden kesilerek" veya tıkınırcasına yiyerek tepki veririz. Ölüm, doğum, evlenme, ayrılık, kavuşma vb. önemli pek çok olay, topluca yiyip içtiğimiz törenlerle yaşanır. Yemek, başlangıçtan itibaren, doğal (biyolojik) olanın ötesinde, ruhsal, kültürel bir olgudur. Kısaca “yemek, asla yalnızca beslenmek değildir.”

Müslüman, Hıristiyan veya Musevi mümin, Tanrı aşkının, bedensel ihtiyaçlarının ötesinde bir önemi olduğunu, oruç tutarak yani yemeyerek gösterir. Doyurulmayan açlık, Tanrı'ya olan sevginin işaretidir. Tanrı, açlığın açtığı boşlukta, bedenin çığlıkları arasında kendini hissettirir. Mümin beslenmekten vazgeçerek, Tanrı'nın büyüklüğünü tanımış olur. Bir başka deyişle, mümin için, aç kalmak, Tanrı'nın kendisi için ne kadar önemli olduğunu göstermenin bir yoludur. Oruç, bedensel doyumun, hazzın ötesindeki huzuru verebileceğine inanılan Tanrı'ya yöneliştir. Mümin, bedensel ihtiyaçlarını gidermekten, ölüme yol açacak şekilde vazgeçemez. Ölesiye vazgeçmek, büyüklenmektir, verilen nimetleri küçümsemektir. Beden de dahil tüm nimetleri verenin yasasına başkaldırıdır. Müminden istenen, her şeyini kime borçlu olduğunu gün doğumundan gün batımına aç kalarak  hatırlaması ve "hamdolsun verdiğin nimetlere" diyerek orucunu açmasıdır.

Nuriye ve Semih, bedensel ihtiyaçlarının, dünya nimetlerinin ötesinde neyi arzuluyorlar? Bulduklarıyla neden yetinmiyorlar? Umdukları ne? Neden “hamdolsun” demiyorlar. Kurulu sofraya, ölesiye aç olsalar bile neden dönüp bakmıyorlar? Onların adalete olan açlıkları, başka tüm açlıklarının ötesinde. Bizleri ürkütüp, şaşkınlığa düşüren hatta utandıran, uğrunda yemekten vaz geçtikleri ve tutkuyla, kararlılıkla arzuladıkları adaletin onlar için bu önceliği. Diri, sağlıklı, genç bedenleriyle tadabilecekleri hazlar onları beklerken, onlar, hepimize yasak olan, bir gün gelmesini beklediğimiz adalete hemen şimdi kavuşmayı her şeyden daha çok istiyorlar.

Dünyada en uzun ve en çok kişinin ölümüne yol açan açlık grevlerinin, ölüm oruçlarının tutulduğu ülke olarak tarihe geçti Türkiye. Bu oruçlar, bir grup insanın, ihtiyaçlar hiyerarşisinde veya önemlilik sıralamasında ilk sıraya neyi koyduklarının ilanıydı. Düşünce - ifade özgürlüğünün devletçe hiçbir zaman sindirilemediği  ülkemizde, ne yazık ki açlık grevleri, ölüm oruçları, muhaliflerin, düşünceleri yasaklanan, ifade özgürlükleri ellerinden alınanların düşüncelerini ifade etmek için kullandıkları söz ve yazı dışındaki “diğer” yollardan biri oldu. Keşke olmasaydı, söz, yazı, gösteri, basın açıklaması mümkün ve etkili olsaydı. Otokratik rejimler, faşizm, direnenlere kontrol edebilecekleri, tek şeyi; bedenlerini bırakacak kadar azgınlaşabiliyor. Eylem alanının beden sınırlarına kadar gerilediği durumlarda, bedenlerine hapsedilenler, bedenin diliyle konuşuyorlar. Ağlayan veya uzatılan yiyeceğe ağzını sımsıkı kapatıp başını iki yana çevirerek “hayır” diyen bebeklerden bildiğimiz kadim bir dil bu. Sözün başlamadığı ya da bittiği yerde konuşulan.

Bu ülkede, "oruç" sözcüğü artık yalnızca zeytini, pideyi, hurmayı… çağrıştırmıyor. Oruç, açlık, denilince, şeker, tuz, su, B1 vitamini, “kendi kemiklerinin kendine batması”, Wernicke-Korsakoff da aklımıza geliyor. Aynı zamanda oruç, açlık grevi, iktidarların zalimliğini, adaletsizliği, eriyen bedenleri ve ölümü çağrıştırıyor. Ülkemizin gerçeküstü ortamı, bir sözcüğün daha, zihnimizdeki bütün çağrışımlarını kırıp döktü, kirletti. Aç kalarak ölmek, herkesin iştahla doymak istediği, daha çok istediği dünyamızda, anlaşılması çok zor bir ölüm.

Nuriye ve Semih, kendileri ve on binlerce yurttaşa yapılan bir adaletsizliğe, kurumlar, kurullar, mahkemeler, kamuoyu önünde, sözle, yazıyla, eylemle tepki verdiler, itiraz ettiler. Bu itiraz ve direnişleri hepimizin gözleri önünde aylarca sürdü. Yapılan adaletsizlik apaçıktı, ancak muhatapları kayıtsız kalmanın ötesinde, hak aradıkları için onları ve onlara destek verenleri acımasızca cezalandırdı, cezalandırıyor. İktidarın, yalnızca “olağanlaşarak” onların fiziksel eriyişlerini durdurabileceğini hepimiz biliyoruz. Ancak Nuriye ve Semih, iktidarın kendiliğinden “olağanlaşmasının” artık mümkün olmadığını hepimizden iyi biliyorlar. Onlar, tek karar vericinin OHAL koşullarında bile yalnızca iktidar olmadığını bildikleri için, bizlerin, halkın gücüne inandıkları için inatla direniyorlar. Bir başka deyişle iyi tanıkların sözünün, eyleminin iktidara rağmen adaleti getirebileceğine, açlıklarını giderebileceğine hala inanıyorlar. Semih ve Nuriye, bizlerin, iktidardakilerin aksine, gözümüzün önünde ölmekte olan iki insana karşı duyarsız kalmayacağımıza güveniyorlar. Her şeye rağmen dünyadaki iyiye, iyiliğe değin umutlarını koruyorlar. Gerçekten kötülüğü yenebilir miyiz? İyiliği yaşatabilir miyiz?