AKP iktidarı,  temellerini daha önce attığı olağanüstü rejim inşaatını, yerel seçimlerde aldığı %45’lik azımsanamayacak desteğin de verdiği güvenle, Başbaka'nın deyişiyle “quickquick” sürdürüyor. Parlamenter demokrasinin yerleşik kuralları ve burjuvazinin önemli bir kesimi açısındanda “ruhsatsız” olan bu inşa sürecinin en önemli kavşaklarından birincisi 30 Mart seçimleri ise, ikincisi, işçi sınıfının, toplumsal muhalefetin 1Mayıs’ta Taksim’e ne kadar sahip çıkabildiği olacaktır. Bu nedenle 1 Mayıs 2014 gününün demokratik muhalefet açısından tarihi bir önemi var.

1 Mayıs’ta, iktidar, Taksim’e çıkmayı arzulayanların bu arzularına ne kadar sahip çıkabileceklerini test edecek. İktidarın kurmak ve korumak istediğinden “başka bir dünya” isteyen direnişçiler ise, yasaklı arzularını, bastırmaya çalışan iktidara rağmen ne kadarmeydana çıkarabileceklerini görecekler. Olağanüstü rejimin inşasını sürdürenler ile bu otoriter rejimde en çok acıyı çekecek olanlar, mücadelelerinde neyi ne kadar yapabileceklerinin ipuçlarını 1 Mayıs’ta Taksim ve ona çıkan cadde ve sokaklarda bulacaklar. Başka bir deyişle, 1 Mayıs’ta Taksim’e yönelmiş karşıt arzuların karşılıklı konumu, sınıf mücadelesindeki güncel güçler dengesinin bir göstergesi olacak.

1 Mayıs’ta toplumsal muhalefetin gücünü veya güçsüzlüğünü gösterecek olan biricik şey Taksim’e çıkmak veya çıkamamak değildir. Taksim’e çıkmak Taksim direnişçileri için tabii ki önemlidir ancak “Taksim’e çıkma arzusuna sahip çıkmak” yani Taksim’e çıkma arzusunu, İstiklal,Osmanbey, Beşiktaş ve Kazancı Yokuşu’nda meydana çıkarmak da en az Taksim Meydanı’na çıkmak kadar önemlidir. Bu yasaklı arzu, hedefine ulaşamasa da, onu bastırmaya çalışan iktidarın Taksim’e çıkardığı her polis, her bariyer, her TOMA, direnişçilerin bariyerleri aşan arzusunun Taksim’deki işareti olacaktır. Devlet çevik kuvvetleriyle Taksim’i işgal edebilir, ona çıkan bütün yolları TOMA’larıyla tutabilir, tutulan her sokak, kapatılan her köprü, bir yandan direnişçilerin arzusunun gücünü gösterirken diğer yandan devletin bu arzudan duyduğu korkunun şiddetini açığa vurur, kısacası “bastırılan karşıtında geri gelir”.

Başbakan,Bonapart’ı olmaya soyunduğu yeni rejimine en sert ve kararlı bir şekilde muhalefet edecek güçlerin, 1 Mayıs’ta her şeye rağmen Taksim’e çıkmak içindireneceklerini çok iyi biliyor. Bu “çapulcuları” önce yalnızlaştırıp sonra da korkutup sindirebilirse, ince işleri kalmış rejim inşaatını kolayca tamamlayabileceğini düşünüyor. 1 Mayıs için meydan teşrifatçılığına soyunan başbakanın gösterdiği yere (Son kez Kadıköy, Maltepe, Yenikapı vb. ) oturanların,Başbakan veya Başkan,yeni rejimini kurarken deusluca yerlerinde oturacakları açık. Başbakan, Gezi Direnişi’nde olduğu gibi, “iyi niyetli masumlar”a,“bizi marjinallerle baş başa bırakınız” çağrısında bulunuyor. Bu çağrıya uyanlar, halkı 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmaya çağıranları, “provakatör”, “bölücü” olmakla suçlamaya başladılar bile.

 Taksim ve diğer meydanlar üzerinden yürüyen bu ayrışma, gerçekte iktidar yardakçıları ve halk güçleri arasındaki ideolojik, politik farklılaşmayı ortaya koyuyor. Önümüzdeki günlerde bu önlenemez ayrışma çeşitli alanlarda derinleşerek sürecek ve “yeni dönemde” çok önem kazanacak sosyalist dayanışma ve ortak mücadele sürecinin gerçek öznelerinin, Gezi’de olduğundan çok daha net bir şekilde halkın huzuruna çıkmasını sağlayacak. Türkiye 2Mayıs’ta önemli bir kavşağı dönmüş olacak. En azından, halk güçlerinin, olağanüstü bir rejimin yerleşiklik kazanmasına direncinin ne düzeyde olabileceğini 2 Mayıs’ta daha kolay görebileceğiz. Mücadeleyi merakla izleyen bir diğer kesim de, iktidarı kerhen destekleyen ve özellikle yerel seçimler sonrasında iktidar karşısındaki direnci önemli ölçüde kırılan büyük burjuvazi ve yörüngesindeki sermaye çevreleridir. Bunlar Gezi’de olduğu gibi halkın direnişinin açtığı yoldan kendi sınıf çıkarlarının mücadelesini vermeye girişebilirler ancak güçler dengesini açıkça lehlerine görmezlerse iktidarla sözleşmelerini yenileyecekleri de açıktır.

Bu mücadele sürecinde sanıldığının aksine kimin Cumhurbaşkanı olduğunun merkezi bir önemi yok. HSYK değişiklikleri, TİB ve MİT yasası ve %45 ile kabası bitirilmiş, ince işlerine başlamak için fırsat kollanan yeni rejim inşaatı, Erdoğan’ın Başbakan, Başkan, Yarı Başkan veya Cumhurbaşkanı olmasından bağımsız olarak zaten olağanüstü bir rejimdir. Böylesi rejimlerin ne kadar “olağanüstü” olduklarını ve süreceklerini belirleyen halkın direnişidir. Bu nedenle futbolcu başbakan Gül’e pas verip bizi “ters köşe” yaparsa hiç şaşırmayalım.