Adaletsizlik öylesine şaha kalktı ki, bizzat yukarı mahalleye de vurunca, CHP de artık sokağın tozlu, taşlı, topraklı yolunu keşfetti.

Kuşkusuz bu hamle, majestelerinin muhalefeti olmaktan, sokağın muhalefeti olmaya atılan ilk adımdır.

Gerisi gelir mi? Bilemiyoruz. Kılıçdaroğlu bu yürüyüşün ilk adım olduğunu, sürdüreceklerini söylüyor. Söylüyor da, şu yürüyüşe kadar izlenen sinik politikalar, sözün kıymetini gölgelediğinden, sözler eylemle vücut bulmadıkça, inandırıcılık buğulanıyor.

CHP'nin karakteristik özelliği devletin kurucu partisi olması. Kendisinin de iktidarda olsun muhalefette olsun devletin sahibi olduğuna inanması. Ancak bu durum 15 Temmuz'dan sonra niteliksel bir dönüşüme uğramış oldu. Erdoğan “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirdiği 15 Temmuz darbe girişimini kendi darbesine payanda yaparak, askeri ve sivil bürokraside tasfiye operasyonuna girişti, halen de tasfiyeyi sürdürüyor.

Bu tasfiye CHP'nin devletten tasfiyesidir; CHP'nin temsil ettiği sınıfların, bürokrasinin devletten tasfiyesidir.

Devlet AKP'nin, esas olarak da Erdoğan'ın devleti haline dönüşüyor.

Kılıçdaroğlu halen, bütün hakimlere 'Saray’dan talimat varsa elinizin tersiyle itin', Anayasa Mahkemesi başkan ve üyelerine 'Korkmayın, onurlu dik durun' çağrıları yapıyor. Ancak bunun karşılıksız kalacağının herkes gibi o da farkında. Çünkü Saray’ın talimatını yerine getirmeyen hakim ya sürgüne ya da tasfiyeye uğrayacak.

Kılıçdaroğlu Yenikapı'da Erdoğan'ın mitingine katılarak figüranlaştı, sıra sana gelir uyarılarına kulak tıkayıp, dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek vererek kendi ayağına da kurşun sıkmış oldu. Böylece CHP milletvekili Enis Berberoğlu 25 yıl mahkumiyet alarak CHP'ye de saldırının kapısı açılmış oldu.

Devlet nizamının bekçiliği ruh halleri içinde, Devlet-i Aliye’ye zarar gelebilir endişesiyle sokaktan uzak duran CHP  için, Erdoğan'ın HDP'den sonra CHP'yi de hedef almasıyla beraber, artık sokağın dışında bir seçenek kalmadığı aşikar bir hakikat oldu.

Erdoğan'ın CHP'yi hedef almasının niteliksel bir özelliğinin olduğunun altı çizilmelidir. Parlamentoda AKP, MHP ve CHP'nin sistem dışı olan HDP'ye karşı her somut aşamada ortak hareket etmesi, muktedir sınıfların koalisyonunun ilk maddesi olageldi. Geleneksel kent burjuvazisini temsil eden CHP bu rolü çeşitli gerekçeler öne sürerek üstlendi. Ancak 15 Temmuz sonrası istibdatçı geleneğin temsilcisi AKP'nin, Türkçü korporatizmin temsilcisi MHP ile kurduğu ittifak, Anadolu sermayesinin konsolidasyonunu sağladı. Erdoğan'da tecelli eden AKP-MHP ittifakı geleneksel kent burjuvazisinin siyasi temsilini de aşındırarak yok etmek üzere CHP'ye karşı saldırıya geçti. Bu bakımdan Kılıçdaroğlu'nun kendinden beklenmeyeni yapıp 450 kilometrelik yolu yürümesi, üst sınıflar çatışmasının tezahürü olarak değerlendirilmeli. Şöyle diyelim, laik kentli orta sınıflar maruz kaldıkları saldırı karşısında artık kendilerini savunmak için ellerinde kalmış tek araç olan sokağı siyasallaştırdılar.

Kuşkusuz üst sınıfların siyasi temsilcileri sadece kendi çıkarlarını dile getirerek siyasi güç elde edemezler, toplumun alt sınıflarının, mağdurların taleplerini içerecek bir programla kitlesel desteği kazanabilirler. CHP de bu yürüyüş ve mitingle bunu yaptı. 15 Temmuz’dan itibaren Erdoğan rejiminin toplumun muhalif kesimlerine karşı hukuksuz bir şekilde yaptığı saldırıya, bütün mağdurların talebi olan adalet şiarıyla yola çıkarak çekim merkezi oldu.

Kılıçdaroğlu'nun Maltepe Mitingi’nde okuduğu 10 maddelik manifesto yargısız olarak işlerinden atılan akademisyenlerden, işten çıkarılan kamu çalışanlarına; hukukun çiğnenerek hapse atılan gazetecilerden, kadınlara karşı uygulanan şiddete kadar toplumun bugün sinir uçlarına dokunan adaletsizliğin kaldırılması talebini içeriyor.

Ancak manifestoda yer alan ve CHP'nin dönüşümüne kapı aralayan ifadeler ise şunlar:

'Toplumsal barışımızı bozan tüm antidemokratik uygulamalara, eşit yurttaşlık temelinde son verilmelidir. .... Türkiye coğrafyasındaki tüm halklara, tüm kimliklere, kardeşçe, adilane yaklaşan...'

Eşit yurttaşlık, halklara kardeşçe, adilane yaklaşım kavramları Türkiye'nin demokratikleşmesi için günümüz şartlarında kilit öneme sahiptir. CHP bugüne kadar kullanmadığı bu kavramları istibdat&faşizm saldırısının yaygınlaşması karşısında kullanır hale geliyor.

Bu durum karşısında sosyalistlerin CHP eleştirileri gerçeği ifade etmekle beraber, CHP eleştirisiyle yetinmeleri, üst sınıfların kavgası diyerek tartışmaları küçümsemeleri ve siyasi mücadele alanından çekilmeleri vahim bir yanlıştır.

Bugün adalet talebinde olduğu gibi, bu talep yetersiz görülse bile, kendi başına önemli olduğuna göre, bu somut ortak talepte birleşenler bu somut durumda elbette ortak mücadele etmelidirler.

Somut talep için ortak mücadele gereğinin önüne, işçi sınıfının örgütlenmesini koyanlar bu temel görevi, siyasi taktiklerle karıştırarak mantığın tuhaf dehlizlerine sürükleniyorlar.

Bir daha altını çizelim; siyasi durum ne olursa olsun, işçi sınıfını her durumda örgütlemek gerekir, bu sosyalistler için görevdir. Ancak bu görev, siyasi taktik olarak sunulamaz. Sunulursa da saçmalıktan ibaret olur.

Tam örtüşmese de bir hatırlatma yapalım; Türkiye'nin içinde bulunduğu somut siyasi durum Kornilov'a karşı Kerensky'le birlikte mücadeleyi gerektiriyor. Kuşkusuz bayrakları karıştırmadan...

9 Temmuz'la birlikte geniş kitlelerin taleplerini sokağa döken CHP demokratik kazanımları sağlayacak bir dönüşümün manivelası olur mu? Bu üst sınıflar mücadelesinin  ulaşacağı boyutun derinliğiyle alakalı olacaktır. Üst sınıfların bir odağını temsil eden Erdoğan'ın bu odağın dışındakileri imha etme hamleleri sürerse, CHP için sokak dışında bir seçenek kalmamış olduğundan ve sokak da yalnız kendine değil herkese adaleti seslendireceğinden demokratikleşme adımlarına imkan sağlar, dönüşüme yol açabilir. Çatışan üst sınıf odakları yeni bir zeminde anlaştıkları takdirde ise CHP yalnız kendi için adaletin başarısıyla teskin olacak demektir.