2004 yılında Pamukova’da, AKP’nin “hızlı” Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın icadı olan “Hızlandırılmış tren” kazasında 41 kişi, göz göre göre öldürülmüştü. Başbakan Erdoğan, fizik yasalarına meydan okunduğu için yaşanan bu katliam ardından şunları söyledi:  “…Bir Pamukova olayı yaşadık, Türkiye’de yeri yerinden oynattılar… Kıyametin kopma gerekçesi farklıydı. Neydi o? Siyasetti. Hala yatıp kalkıp bu olayı gündemde tutuyorlar…hedef saptırmayalım. Ülkenin çok önemli meseleleri varken basit meselelerle ülkeyi lütfen meşgul etmeyelim.” Evet, kapitalizm hızı öldüresiye sever.
 
17 Mayıs 2010 tarihinde Karadon maden ocağında grizu patlaması sonucu 30 madenci yanarak öldü. Başbakan iki gün sonra şunları söyledi: “Bu mesleğin kaderinde maalesef var. Bu mesleğe giren kardeşlerim de bu mesleğe girerken içerisinde bu tür şeylerin olacağını bilerek giriyor.” Birkaç gün sonra da o dönemin çalışma bakanı Ömer Dinçer, “Güzel öldüler. … fizik olarak da güzel öldüklerini buradan rahatlıkla söyleyebilirim” diyebilmişti. Kapitalizm, gaz odası, gaz bombası veya grizu patlaması, ölenler öteki’lerse ölümü ölesiye sever.
 
Kapitalizm “güzel” yaşayanlar ve  “güzel” ölenlerin düzeni. Emekçilerin“güzel ölümleri” daha doğrusu taammüden işlenen iş cinayetleri, kapitalizmin “fıtratında” var. Yeni rejimin, yeni korporatist (korpus:beden)  ideolojisi kapitalizmin bu özsel niteliğini, emekçi olmanın kaderiymiş gibi yutturmaya çalışıyor. Eski rejimin ideolojisi yani Kemalist korporatizm bize sürekli insan vücudunda ayak ve baş nasıl farklı ise ve farklı işlevleri varsa, toplumda insanlar/meslekler de öyledir diye anlatıyordu. İslamcı korporatizm ise daha da küstahlaşarak,”ayak” olarak gördüklerine, ”ölmek senin konumunda olanların fıtratında var, kaderine razı ol” diyor. Dinci, skolastik zihniyet, yeni rejimin ideolojisinin önemli bir unsuru. İktidardakiler, iktidarlarını sürdürebilmek için, kapitalizmin tüm mağdurlarına, orta çağda Aziz Augustinus’un serflere söylediğini söylüyorlar:  “Anlamak için Tanrı’ya inanın”.İş cinayetlerini, kadın cinayetlerini, çocuğa yönelik şiddet ve sömürüyü, yolsuzlukları, yoksulluğu, adaletsizliği, eşitsizliği, düşünme, örgütlenme, haberleşme özgürlüğünün önündeki engelleri, ancak, kendilerine benzeyen Tanrı’larına iman ederek anlayabileceklerini/ kabullenebileceklerini  halka yutturmaya çalışıyorlar.                                
 
Almanya’da, Fransa’da son 50 senede ölümlü maden kazası olmuyorsa veya Türkiye’de maden kazalarında Batı’dan 10 kat daha fazla işçi ölüyorsa, bu, işçi sınıfının, emekçilerin daha güzel yaşamak için verdikleri mücadeleyle, sendikal güçleriyle, siyasal bilinçleriyle, 1 Mayıs’ta iktidardakilerin değil sınıf bilinçlerinin gösterdiği meydanlara çıkabilmeleriyle yakından ilişkili.
 
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2013 verilerine göre, Türkiye’de toplam işçi sayısı 10 milyon 882 bin, sendikalı işçi sayısı 1 milyon 2 bin yani sendikalaşma oranı %9.2! Tüm ücretliler dikkate alındığında sendikalaşma oranı %6 ya düşüyor, bir başka deyişle 16 ücretliden 1’i sendikalı. Soma’da gerçekleşen katliamda ölen madencilerin çalıştığı işkolunda sendikalaşma oranı ise %19.2. Sendikalı olabilen “şanslı” emekçilerin nasıl bir kuşatma altında olduğunu da şu rakamlar gösteriyor: 1 milyon sendikalı işçinin %69.4’ü 1 Mayıs’ta Başbakanın lütfen izin verdiği Kadıköy’de meydana çıkan Türk-İş’te, %16.4’ü 1 Mayıs’ı Kayseri’de kutlayan Hak-İş’te, %10’u da Taksim’e çıkma arzusunu az sayıda üyesiyle ortaya koyabilen DİSK’te örgütlü.
 
Primo Levi’nin anlattıklarına göre, Nazi toplama kamplarına kapatılmış tüm Yahudiler eşit durumda değildi. Kamp disiplini, Yahudiler arasında kurulmuş hiyerarşik düzen sayesinde sürdürülebiliyordu. Yahudilerden kurulu “Sonderkommando” adı verilen özel ekipler, gaz odalarına götürülen soydaşlarının “güzel ölümlerine”  SS’lerle birlikte yardım ediyorlardı. Bu grubun SS’lerle yakın ilişkiler kurdukları biliniyor.  Auschwitz’in son özel ekibiniden Miklos Nyszli, bir ‘iş’ molası sırasında SS’lerle ‘Sonderkommando’ temsilcileri arasında yapılan bir futbol maçını anlatıyor:  Başka SS’lerle ekibin kalanları da seyirci olarak maçtadır; taraf tutar, bahse girer, oyuncuları alkışlar, yüreklendirirler, sanki maç cehennem kapısında değil de, bir köy çayırında oynanıyormuş gibi…”Giorgio Agamben, Auschwitz’den Artakalanlar adlı kitabında, mağdurlar ve cellatların sahte zafer ve yenilgilere sevinip üzüldükleri bu “maç” için şunu söylüyor: “Bu maçı anlamayı ve durdurmayı başaramazsak asla umut olmayacaktır.” Soma katliamından önce olduğu gibi sonra da oynanmaya devam edileceğini bildiğimiz bu kahredici maça seyirci olmamak için yapacak tek şey var: sahaya inmek.