“Otorite” kavramı bir ilişkiyi tanımlar. Otorite, eşit olmayanlar arasındaki bir ilişkidir. Ancak bu, ötekini nesneleştiren, ona hiçbir eylem alanı bırakmayan tek yönlü bir ilişki değildir. Otoriteye sahip olanlarla, otoritelerini uyguladıkları insanlar, bu eşitsiz ilişkideki güç farklarını tanımlar ve kendilerince anlamlandırırlar. Eşitsizlik yaratan farkların varlığını tanıyıp kabullenmek veya reddetmek, her iki taraf için de mümkündür. Otorite ilişkisini, tahakkümden ayıran, reddetmenin, “hayır” demenin mümkün olmasına rağmen şu veya bu nedenle ilişkideki güç farklılıklarına, eşitsizliğe “evet” denmesidir veya ötekinin otoritesine itaat edilmesidir. İtaat edileni otorite kılan bu görünürdeki gönüllü itaattir.

Tahakküm veya zorbalıktan farklı olarak, otoriteye meşruiyet kazandıran bu onay veya rıza, mutlaka meşru yollarla üretilmez. Eşitsizlikleri sürekli yeniden üreten toplumsal, sınıfsal, ideolojik, psikolojik vb. etkenler, otoriteye “rıza” üretiminin zeminini hazırlar. Otorite, otorite olarak kalabilmek için bu eşitsiz zemini dolaylı veya dolaysız manipüle edebilir. Ancak bir otorite uygulamak, zorbalıkla, şiddetle aynı şey değildir. Aksine otorite “rıza” üretebildiği sürece otorite olarak kalabilir. Zorun, şiddetin işin içine sokulmak zorunda kalınması, artık otoritenin söz konusu olmadığının kanıtıdır. A. Kojéve’ye göre,” Otoriter edim, tüm diğerlerinden, yöneldiği kişi ya da kişiler tarafından karşıtlıkla karşılaşmaması olgusuyla ayrılır. Otoritenin varsaydığı şey, bir yandan, bir karşıtlık olasılığı, öte yandan bu olasılığın gerçekleşiminin bilinçli ve iradi reddidir.” Siyaset felsefesi, açıklamaya çalıştığı önemli sorunsallardan biri hatta birincisi olan, söz konusu “iradi ve bilinçli” itaati, “Köleler zincirlerini neden sever?” sorusuyla formüle eder.
 
Otorite ilişkisi, fail yani otoritenin taşıyıcısı ve otoritenin uygulandığı özne arasındaki ikili bir ilişki değildir. Otorite, özellikle insan otoritesi, belirli bir alanla sınırlıdır. Bu çerçevede otoriteyi, fail, özne ve bir alan arasındaki üçlü ilişki olarak tanımlayabiliriz. Örneğin, uzmanlık alanınız olan kuantum fiziği konusunda otorite olabilirsiniz, ancak bu yeterli olmadığınız başka alanlarda da otorite olarak kabul edilmenizi sağlamaz. Özne, belirli bir alanda kendisinden daha fazla bilgi ve beceriye sahip olanı o alanda otorite olarak kabul eder, örneğin öğretmenin öğrenci üzerinde böyle bir epistemik otoritesi vardır. Epistemik otoritesi olan kişi, o alanda yetkindir, gerçekliğin o alanla ilişkili kısmı hakkında bir şey söyler, önermelerde bulunur. Önermeleri doğru veya yanlış olabilir. Ancak samimidir yani en azından doğru olarak bildiğini söylediğine inanılır. Bu bilginin veya bilenin otoritesidir. Bilen veya bildiği farz edilenin otoritesi, farklı otorite türlerinin inşasında kullanılan önemli bir unsurdur. Bunun en açık örneği, “Tanrı her şeyi bilendir” in dinlerin temel inancı olmasıdır. Ayrıca seküler toplumlarda üniversitelerin veya bilimsel bilginin, Tanrı otoritesinin yerine geçtiğini söyleyebiliriz.
 
Bir siyasi liderin, öznenin otoritesi yalnızca epistemik bir otorite olamaz. Siyasi özne; daha çok “kurtarıcı”, “yol gösterici”, “adalet dağıtıcı”, “geleneği sürdüren” gibi özellikleriyle otorite olabilir. Bu özellikler daha çok komutanın, amirin, liderin, yargıcın, büyüklerin/ataların otoritesidir. Emir veren, yapılması gerekeni söyleyen bu otoritelerin en doğruyu veya her şeyi bilme iddiaları olsa da epistemik otoriteden önemli farklılıklar gösterirler.  Ancak otokratik rejimlerde siyasi otorite, belirli bir alanla sınırlı olmaksızın her şeyi bildiğini, her alanın bileni olduğunu iddia etme eğilimindedir. İtalya’da, faşizm döneminde popüler olan “Mussolini ha sempre ragione” yani “Mussolini her zaman haklıdır” sloganı buna tipik bir örnektir.  
 
Mussolini, Hitler veya günümüzün bir otokratı, sorumlusu olduğu onca hırsızlık, katliam, yalan ve sahtekarlığa rağmen, nasıl oluyor da, toplumun en azından önemli bir kısmına otoritesini kabul ettirebiliyor, rıza üretebiliyor? Veya toplumun büyük bir kısmının otoritesini onayladığı bir otokrat nasıl oluyor da kısa bir sürede otoritesini kaybedip, tahakkümünü sürdürebilmek için açık şiddet veya zorbalığa başvurmak zorunda kalıyor?  Bu sorulara yanıt verebilmek için, otoritenin otorite oluş sürecinin öznel ve toplumsal dinamiklerini irdelememiz gerekiyor.
 
Siyasal otoritenin, örneğin Türkiye’de AKP iktidarının ve Erdoğan’ın “herşeye rağmen” siyasi gücünü önemli ölçüde koruyabilmesi, toplumun yarısına yakınından destek görmesi nasıl mümkün olabiliyor sorusuna otorite-özne ilişkileri ve otorite tipleri ve bunların eklemleniş dinamikleri açısından yanıt aramaya çalışalım.
 
Somut Otoritenin Bileşenleri
 
Felsefeci  Kojéve’ye göre, İnsani otoritenin birbirine indirgenemez dört tipi vardır: Baba, Efendi, Reis ve Yargıç otoriteleri. Siyasal otorite de dahil olmak üzere her tür otorite, bu otorite tiplerinin, koşullara göre farklı ağırlıklarda bileşimiyle kurulur, bir başka deyişle somut/gerçek otorite her zaman karmadır.
 
1-Baba otoritesi
 
Buna ebeveyn otoritesi de diyebiliriz. Ebeveynlerimiz varlık nedenimiz olarak üzerimizde bir otoriteye sahiptirler. Ebeveynler, yalnızca biyolojik varlığımız değil ruhsal varoluşumuzun da nedenidirler. Çünkü ebeveynler veya onların işlevini gören bakım verenlerle ilişki içinde insanlaşabilir veya özne olabiliriz.  J. Butler, “İktidarın Psişik Yaşamı” adlı kitabında, “Özne oluşun bir koşulu olarak tabiyet, zorunlu bir boyun eğme sürecine delalet eder. Ayrıca hayatta kalmak arzusu, olmak arzusu, yaygın bir şekilde sömürülebilen bir arzudur.” derken, çocuğun çaresizliğinin, ötekilere olan ölümcül bağımlılığının, ebeveynlere karşı kaçınılmaz bir bağlılık, dolayısıyla sevgiyle sarmalanmış bir otorite ilişkisi ürettiğini vurgular. Butler’e göre, ebeveyn otoritesi tarafından sömürülen, çocuğun sevgisidir; varoluşu için gerekli olan bir sevgidir bu. Kötüye kullanılan ise, çocuktaki bakım verenlere olan tutkulu bağlılıktır. Çocuğun içine doğduğu aile ortamı, ona bakım verenlerin ona değin bilinçli ve/veya bilinçdışı beklentileri, çocuğun arzusuna nasıl yanıt verdikleri, çocuğun bu yanıtlar karşısında geliştirdiği savunmalar, öznenin otorite karşısında nasıl bir konum alacağının en erken belirleyicisidir. Yine Butler’a göre “Çocuğun ebeveynlerine olan ilksel bağımlılığı ve ebeveynlerin buna yanıtları, öznelerin politik oluşum ve düzenlemelerini koşullandırır ve onların otoriteye tabiyetlerinin aracı haline gelir.”
 
Psikanaliz bize otoriteyle girilen en erken ilişkiyi ve otoriteyi nasıl içselleştirdiğimizi ödipal drama merkezinde anlatır. Psikanalitik açıdan otorite kesinlikle yalnızca dışarıdaki otorite değildir, önceleri ebeveynlerin uyguladığı dış otorite, beş yaşlar civarına kadar önemli ölçüde içe alınarak iç otoriteyi oluşturur. S. Freud bu süreci, “Küçük bir çocukken ebeveynlerimiz bizim için erişilmez üst düzey varlıklardı, onlara hayrandık ve onlardan korkardık, sonra onları kendi içimize aldık. İçe alınan insanların temel özelliklerini, onların içimizdeki sesleri, üzerimizdeki bakışları olarak koruduk. Bir başka deyişle onların güçleri, katılıkları, denetleme ve cezalandırma eğilimleri içimize yerleşti” şeklinde tanımlar. Buradan çıkarak her öznenin iç otoritesinin özelliklerinin, erken dönemde tanıdığı dış otoritelerin (ebeveynlerin) içe alınan ses ve bakışlarıyla verdikleri tepkilerin özellikleriyle yakından ilişkili olduğunu ileri sürebiliriz. Freud da zaten, iç otoritenin saldırganlığının dış otoritenin saldırganlığını içinde barındırdığını söyler.
 
Psikanalizin politik düşünceye en önemli katkılarından birisi, otoritenin salt dışsal bir olgu olmadığını, dış otoriteye itaat veya isyanın, öznelerin iç otoritelerinin onlara seslenen sesi ve bakışıyla da yakından ilişkili olduğudur. Otoritenin apaçık kötülüğüne rağmen hala ona itaat etmek, öznenin yalnızca ideolojik yanılsamasının veya “yanlış bilinç”inin mümkün kıldığı bir olgu değildir. İdeolojiler, öznenin iç otoritesi dolayımıyla itaati veya isyanı mümkün kılabilirler, özneyi isyana veya itaate çağırabilirler. “İç otorite” belirli tarihsel dönem ve kültür içinde, belirli bir aile yapısı, ideolojisi içinde kurulur. “İç otorite” kalıtsal veya fıtrata bağlı değişmez bir özellik değildir. Psikanaliz bize, iç otoriteyle hesaplaşmanın onu demokratikleştirmenin mümkün olduğunu göstermiştir. Kısaca ötekilerle ilişki içinde kurulan, iç otorite yine ötekilerle ilişki içinde dönüşebilir, değişebilir, yeni ilişkiler içinde yeni öznellikler üretilebilir. 
 
“Baba” otoritesinin etkisi, öznenin varlığını borçlu olduğu biyolojik babayla sınırlı değildir, ruhani babalar, toplumsal babalar, atalar, büyüklerimiz, gelenek, şanlı geçmiş, şehitler, biyolojik babalarımıza olan varlık borcumuzun, simgesel babalara olan borçlarımızla sürdüğünü hatırlatırlar: “Biz olmasaydık, yapmasaydık sizler de olmazdınız, borçlusunuz!” Ruhani babalarımıza, şanlı geçmişimize, atalarımızın kemiklerine, ana vatana, vatan borcuna ihanet en büyük utanç kaynağıdır.  Ruhani babaların, yani geçmişin, geleneğin, atanın otoritesi feodal toplumlarda çok daha baskındır. Burjuva devrimleri, bireyi boğan geçmişin, soyun, ailenin, atanın, geleneğin otoritesini sınırlayabildiği kadarıyla devrimcidir. Padişah, çar, kral veya ağa/Baba otoritesine olan borcunun altında ezilen feodal özneyi, burjuva devrimleri, yeni ama örtülü borçlara sokarak görece olarak özgürleştirmiştir. Feodal düzende, baba otoritesinden kaçacak yeri olmayan özne, kapitalist düzenin açtığı yeni alanlarda, gerçek veya ruhani babalar/ebeveynler, aile, geçmiş ve gelenek… ile göbeğini kesecek özgüveni kendinde bulabilmiştir. “Göbek bağını kesmek” birey olabilmek, yeni bir öznelliğin inşası anlamındadır. Üretim ilişkilerindeki yeri gereği, göbeğini en erken ve en kolay kesen toplumsal sınıf olan proletaryanın, devrimci Marx’ın gözdesi olması rastlantı değildir. Kapitalizm, yeni aile yapıları, aile içi ilişkileri, farklı otorite tipleri üreterek yeni ve daha özgür öznelliklere veya iç otoritelerin kuruluşuna kapı açmıştır. Geçmişin, geleneğin, ataların baskıcı otoritesine proletaryayla birlikte savaş açan burjuvazinin, geleceğin nasıl olacağına değin proletaryayla ters düşmesi, yani geleceğin otoritesi konusunda onunla çatışması şaşırtıcı değildir.
 
Türkiye kapitalizmi, geçmişle, gelenekle veya baba otoritesiyle hesaplaşmasını ne toplumsal ne de öznellikler düzeyinde kapitalist Batı ülkeleri kadar ileriye götüremedi. Ruhani babalar, geçmişe, geleneğe, Tanrıya, büyüklere olan varlık borçlarını vurgulayarak geniş toplumsal kesimler üzerinde hala etkili olabiliyorlar. Vurguladıkları geçmişin, geleneğin niteliği veya seçilen ataların, kahramanların kimlikleri değişse de gerçek ve ruhani babaların otoritesi, Türkiye’nin geleceğini etkilemeye devam ediyor. Bu otoriteye baş kaldırmak, geçmişini, kendini inkâr etmek, kutsal değerlere ihanet olarak görülebiliyor. Sağ politikacılar içinde geçmiş ve geleneğe değin en katı, en tutucu unsurları babalık otoritesini beslemek için R.T. Erdoğan kullandı. Süleyman Demirel’in veya Turgut Özal’ın babalık otoritelerini kullanışları, Erdoğan’ın babalık otoritesini kullanışından farklıydı. Koyduğu kurallara uyup otoritesine boyun eğeni kayırıp ödüllendirmeye hazır, baş kaldıranın cezasını oracıkta verecek kadar acımasızca otoritesini kullanıyor.
 
Ne yazık ki toplumumuzda, geçmişin kesilip atılması gereken “göbek bağlarını”, çağ dışı “baba” değerlerini ve ceberut baba otoritesini şu veya bu nedenle onaylayanlar azımsanmayacak kadar çok. R. Sennett’in aşağıdaki otorite tanımı çerçevesinde, önümüzdeki haftalarda Efendi, Reis ve Yargıç’ın otoritelerini ele alarak konuyu irdelemeyi sürdürelim.  “Otorite, farklar tanındıktan sonra güçlülerin olduğu kadar zayıfların da gereksinim ve isteklerinin hesaba katılması sorunudur.”