I.Napoléon’un yeğeni olan Louis Bonaparte, namı diğer III. Napoléon,1848’de %75 destekle Fransa Cumhurbaşkanı olmuştu. O dönemin Fransa’sında şiddetlenen sınıf savaşlarının hazırladığı fırsatlardan yararlanarak, cumhurbaşkanıyken 1851’de darbe yaptı ve bir yıl sonra imparatorluğunu ilan ederek, 1870 yıllına kadar, son Fransa imparatoru olarak hüküm sürdü. Tüm Avrupa’yı sarsan 1848 devrimlerinden 1871 Paris Komünü’ne uzanan çalkantılı dönemde, kendi sınıf içi çatışmalarının ve işçi sınıfının yükselen devrimci mücadelesinin baskısı altında olan Fransız burjuvazisi, “hayatta kalabilmek” için Bonapart’ın cumhurbaşkanlığına hatta imparatorluğuna razı oldu. Marx, “Louis Bonaparte’ın On sekiz Brumaire’i” adlı kitabında, burjuvazinin  “Bonapartizmde, genel sınıf çıkarlarını, siyasal çıkarlarını, yaşamda kalmak uğruna yani en kirli özel çıkarları uğruna feda ettiğini” söyler. Marx, “yeteneksiz ve acayip bir şahsiyet” dediği Bonaparte’ın hakemliğine burjuvazinin razı olmasında en önemli etkenlerin, burjuvazinin kendi içinde yaşadığı fraksiyon çatışması ve proleteryanın güçlenen mücadelesi olduğunu söyler.  O dönemin Fransa’sında burjuvazi, birbirleriyle iktidar mücadelesi içine düşmüş beş fraksiyona bölünmüştü ve Paris Komünü çok uzak değildi.

 

Egemen sınıflar, her şey yolundaysa, burjuva devletin parlamenter demokratik şeklini diğer devlet biçimlerine tercih ederler. Parlamenter demokratik işleyişte, burjuvazinin farklı kesimleri, çeşitli örgütlenmeler ve özellikle siyasal partiler aracılığı ile devlet içinde kendilerini temsil etme olanağını bulurlar. Burjuvazinin farklı çıkarlara sahip kesimlerinin, devletin temsili kurumlarında örneğin parlamentoda temsil olanağı bulamadıkları veya bu temsilin tek bir unsurda (tek parti) yoğunlaştığı durumlar, sınıf içi gerilimleri arttırır. Sosyalistler bu gerilimleri görmezlikten gelemezler.
 
Erdoğan’nın, Gezi Direnişi’nin, “Tapelerin”, 17-25 Aralık “darbe”lerinin ardında, “faiz lobisi”, “ananas”gibi kod adlarla andığı “bazı sermaye çevreleri”ni görmesi nedensiz değildi. AKP iktidarı, TÜSİAD’ta örgütlü bu “bazı sermaye çevreleri”nin sınıf çıkarlarını, başka bazı sermaye çevreleri lehine gerileten ekonomik/ekonomi dışı düzenlemeler/müdahaleler yaptı. İktidar bloğundaki iktidar mücadelesini kızıştıran bu müdahalelere ses çıkaran sermaye örgütlerinden TUSKON’un, iktidarın aldığı tedbirler(!) sonucu, toplu istifalarla güç kaybetmeye başladığını biliyoruz. Diğer yandan, birkaç ay önce Erdoğan’ın “vatan haini” ilan ettiği TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz, “43 yıllık TÜSİAD tarihinde bir ilki” gerçekleştirip istifa etti. Muharrem Yılmaz, AKP politikalarını eleştirince, fabrikaları, devlet kurumlarının sipariş iptalleri, vergi denetçileri ve “bir kısım” medyanın saldırısıyla karşılaştı. Fabrikalarında çalışan işçilere oynadığı oyunların kokusu da ortaya çıkınca, Marx’ın deyişiyle  “en kirli ve özel çıkarları” nın derdine düşüp, toz oldu. Oysa aynı günlerde, Mustafa ve Ali Koç, ihracattaki başarıları nedeniyle verilen ödülleri, Erdoğan’ın elinden alıyorlardı. Zaten Erdoğan’ın, Ford Otosan’ının Yeniköy fabrikasının açılışına katılması bu uzlaşmanın habercisiydi. Açılışta Ali Koç, iktidarla vizyon örtüşmelerini şu cümlelerle belirtiyordu: “…Hükümetimizin çizdiği 2023 vizyonunu sahipleniyoruz. Bu vizyon çok uzun bir yol gibi görünse de hükümetin desteğiyle bu yol kısalacak. Özel sektörün sahip olduğu inanç ve azimle başarılabilecektir.”
 
TÜSİAD’ın yeni başkanının, iktidarla ilişkilerini baştan beri iyi tutmaya özenle dikkat eden Sabancı Grubu’ndan birinin olması tesadüf değil. Büyük burjuvazi, Gezi Direnişi ve Cemaat-İktidar çatışması süreçlerinde canlanan, iktidar bloğundaki güç dengelerini değiştirme umudunu, yerel seçimler sonrasında büyük ölçüde yitirdi. AKP’yi Erdoğansızlaştırmak veya CHP-MHP koalisyonuyla iktidar bloğunda temsil güçlerini arttırmak yakın gelecekte onlar için zor. Burjuvazinin geçmişte, zor zamanlarında hep açıktan desteklediği, şimdi de mahcup “yan cebime koy” diyeceği askeri diktatörlük seçeneği ise her açıdan imkansız gibi görünüyor. Ayrıca Soma katliamından sonra, işçi sömürmenin, öldürmenin, sarı sendikacılığın eskisi kadar kolay olmayacağının farkındalar, yani sınıf mücadelesi şiddetlenerek sürecek. Yapabilecekleri tek şey var, 1850’lerde Fransa’da sınıfdaşlarının yaptığı gibi, “yeteneksiz ve acayip” bir şahsiyetin diktatörlüğüne razı olmak. Zaten halk, “Biz de çapulcuyuz” dediklerinde hiç inanmamıştı.