25 Eylül Ortadoğu’da bir dönemecin başlangıcı olacak mı?

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin almış olduğu kararla 25 Eylül’de Güney Kürdistan’da bağımsızlık referandumu yapılacak.

Bağdat yönetimi başta olmak üzere, bölge ülkeleri özellikle İran ve Türkiye şiddetli olmak üzere bütün devletler referandumu ya kökten ya da zamansız bulup karşı çıkıyorlar.

Biz şimdi Türkiye’deki siyasi yelpazeye bakalım. İktidar yani Erdoğan ve AKP, bağımsızlık referandumuna karşı çıkıyor ve bunu Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden bir hamle olarak değerlendiriyorlar.

Zaten 4 gün önce 18 Eylül’de Habur sınır kapısında askeri tatbikatla gözdağı operasyonunu başlattılar. Bugün MGK toplantısını öne çekerek ikinci hamlelerini gerçekleştiriyorlar. AKP iktidarının Barzani ile kurduğu uyumlu alakalar tükenmiş bulunuyor. Dile getirilen ekonomik ambargo, her türden müdahale kisvesi altında namlunun ucunu gösterme halleri baş gösteriyor.

Askeri müdahale yapabilirler mi? ABD ve Rusya yeşil ışık yakmadıkça bunun mümkün olmadığı aşikar. Mahalle kabadayılığının Suriye’de nasıl fiyaskoyla sonuçlandığı ortada. Şam’da Emeviye Camiinde namaz kılma hayallerinin kabusa dönüştüğünü dünya alem izledi.

Atı alan Üsküdar’ı geçmişken, kendisini hala devletin sahibi sanan CHP’ye gelince, o da haki üniformayı üzerine geçirmekle meşgul.

CHP’nin dış ilişkilerden sorumlu IŞİD’in Musul rehinesi, cengaver Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz iktidara akıl vererek Barzani’ye 24 saat süre verilmesini, "verilen sürede Barzani’nin gerekeni yapmaması durumunda askeri tedbirlere sıcak baktığını” açıklıyor.

Kılıçdaroğlu da “Biz Irak’ın toprak bütünlüğünde yanayız. Irak ve Suriye parçalanmamalı deyip, tezkereyi görelim kararımızı öyle vereceğiz” açıklamasını yapıyor. Tabii ki CHP’nin daha önceki tezkerelerde olduğu gibi kabul oyu kullanması hiç de şaşırtıcı olmayacak.

MHP’nin tutumundan söz etmeye ihtiyaç zaten yok. Herkes biliyor.

Devletlu sistem partileri söz birliği etmişcesine Irak’taki Kürtlerin bağımsızlık referandumuna karşı çıkmakta, referandumu Türkiye’nin ulusal güvenlik meselesi olarak değerlendirip , başka bir ülkenin topraklarına askeri müdahaleyi koro halinde terennüm etmektedirler. Türkiye’nin de, İran’ın da bağımsızlık referandumuna karşı celallenmelerinin nedeni, kendi ülkelerinde yaşayan Kürtlerle demokratik bir birlik kurmamaları, kurmak da istemediklerinden, bağımsız bir Kürt devletinin varlığının kendi Kürtlerinde yaratacağı muhtemel hamlelerin huzursuzluğudur.

Ulus devlet eleştirisi ile 21. yüzyılın değerleri üzerinden bir sistem öneren Kürt siyasi hareketi, bağımsızlık referandumu konusunda HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın açıklamasıyla tutumunu belirledi. “Bağımsızlık, Kürt halkı için de anasının ak sütü gibi helaldir. Herkese de bu halkın ortak iradesi ile alınacak her türlü karara saygı duymak düşer.”

HDP referandum konusunda bu tutumu alırken Türkiye’nin sosyalist partilerinin tutumları da dikkate alınmalı diye düşünerek bu partilerin yayınlarını araştırdım. Baktığım parti yayınlarında sadece ikisi bu konuda açıklama yapmışlar. ÖDP ve Devrimci İşçi Partisi’nin açıklamaları var, diğerlerinde herhangi bir açıklama mevcut değil. Kuşkusuz görememiş olabilirim ama sanki suskunluk veya ilgisizlik hakim gibi görünüyor.

Bu iki parti de neredeyse temelde ortak paydaya sahip gözüküyor. Genel anlamda ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesini savunarak, amayla devam edip, Barzani eleştirisi üzerinden referandumun Kürtler bakımından da bölge halkları bakımından da olumlu olmayacağını ifade ediyorlar. Bir ortaklaştıkları nokta da her türlü askeri müdahaleye karşı olmaları.

Doğrusu hakim ulusun sosyalist partileri olarak Kürt halkının iradesi üzerine bu derece müdahaleci tavır almanın, devrimci siyaset bakımından naif veya sekterlikle malül olması kaçınılmaz.

Bir sosyalistin Barzani’yi eleştirmesi elbette mümkündür. O Kürdistan’da üst sınıfların siyasi temsilcisi olarak rol oynuyor. 2 yıldır parlamentoyu çalıştırmayarak demokrasiye darbe vuruyor, ekonomiyi yönetemiyor, nepotizmi sürdürüyor. Bütün bu eleştiriler bir halkın kendi kaderini tayin hakkının önüne konularak bağımsızlık referandumunun karşısına çıkıldığında, bölgede hakim ulusların tehditkar korosuna katılma tehlikesi baş gösteriyor. Dolayısıyla bir halkın kendi kaderi hakkında vereceği kararın belirlenmesi hakim ulusun sosyalistinin üzerine vazife olmamalıdır.

Bir ulus kendi geleceği hakkında karar verir, bu kararı veren ulusun sosyalisti de siyasi çözümleriyle yine eşit haklarla bölge halklarının birliğini savunur ve sömürüye, her türlü ayrımcılığa karşı mücadelesini sürdürür.

Troçki’nin 1930’larda Katalonya’nın İspanya’dan ayrılması konusunda Katalan komünistlerine önerisiyle yazıyı noktalayayım.

“Sendikalistler, ya da en azından belli liderleri, ayrılıkçılığa karşı gerekirse elde silah mücadele edeceklerini bildirmektedirler. Bu durumda, komünistler ve sendikalistler kendilerini barikatların karşıt taraflarında bulurlar, çünkü komünistler ayrılıkçı hayalleri paylaşmaksızın onları eleştirirken, bunun tersi olarak da emperyalizmin cellâtlarına ve onların sendikalist dalkavuklarına yılmadan karşı koymalıdırlar. “