“Hedefe giden yolda her şey mübahtır.” anlayışıyla politika yapanlar için, “işini yürütmek”, hakikatleri halkla paylaşmak veya toplumsal olay ve olgularla ilgili samimi düşünce, ve öngörülerini halka açıklamaktan daha önemlidir. Halkla ilişkileri, erişkin-çocuk ilişkisinin özelliklerini taşır. Çocuk kendisi ve ailesinin iyiliği için bazı hakikatleri bilmemeli, hasbelkader öğrenmişse de bunlar hakkında soru sormamalı, konuşmamalıdır, kısaca “söz büyüğündür”. Türkiye’deki yerleşik devlet-toplum, politikacı-halk ilişkisi, her otoriteryen ilişkide olduğu gibi çocuk-vasi ilişkisine benzer. Çocukların olduğu gibi, halkın da önünde hakikatler, gerektiği kadar, gerektiğinde konuşulmalıdır. Aksi taktirde “işler yürümez”.

Sosyalist politika yapma tarzının, her türden otoriteryen, antidemokratik politika yapış tarzından en önemli farklılığı, sosyalistlerin halkla ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerin, yeterlik ve özerkliği olan iki erişkin bireyin ilişkisinin özelliklerine benzemesi gereğidir. Bu ilişkide, karar mekanizmalarında yer alan seçilmişler, temsilciler, önderler vs. işleri yürütürken, hakikati örtemez, şeffaflıktan kaçınamaz, “her kafadan bir ses” çıksa bile sözü tekellerine alamazlar, almamalıdırlar. Çünkü komünist ütopyanın bir olasılık olarak hayatın içinde yeşermesi ancak bu demokratik ilişki zemininde yürütülen sosyalist politikalarla mümkündür. Yaşadıkları bunca olumsuz deneyimden sonra sosyalistler, komünler, sovyetler, forumlar, kantonlar gibi halkın alternatif siyasal organlarını inşa etmek için mücadele ederken, burjuva politika yapma tarzını benimseyemezler. Sosyalist mücadelenin en güncel en temel hedefi, “işleri yürütmek” değil, işleri yürütmeyi, burjuva siyaset tarzlarına karşı direnerek, farklı bir tarzda yapabilmektir.

HDP’nin “Halkların ve Değişimin Adayı” olarak sunduğu Selahattin Demirtaş, sosyalist solun önemli bir kısmının desteğini aldı. Diğer cumhurbaşkanı adaylarına baktığımızda bu tercihin doğruluğu tartışılmaz. Sosyalistler, Demirtaş’ın cumhurbaşkanı olma “olasılığını sevdikleri” için destek vermiyorlar. Aksine, bir mucize olmazsa seçilemeyeceğini, hatta ikinci tura kalamayacağını bile bile destekliyorlar, çünkü onların “işleri yürütme” tarzları alışılmışın dışında, bu tarz, kısa vadeli hedeflerinin gelecek hayalleri ile çelişmesini engelliyor. Etik anlayışları, gündelik çıkarlar peşinde koşarak “başka bir dünya”ya ulaşılamayacağını söylüyor. Bu nedenle Pervin Buldan’ın “İkinci tura HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş ile Erdoğan kalacak” demesini veya Sırrı Süreyya Önder’in “HDP, ikinci turda boykot tartışmasına asla girmez. HDP ikinci turda yarışacak partilerden birisidir” sözlerini sosyalistler, “Politikacılar umutlu olmalı, halka umut vermeli ancak umutla ajitasyon arasındaki farkı da bilmeli” diyerek, yorumluyorlar. HDP’nin Rıza Türmen jesti ve onun, zaten beklendiği gibi, ilkeli davranarak “hayır” demesini yine “Ankara tarzı” bir “politika yapma” olarak görmemek olanaksız.

HDP’nin cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili olarak en belirgin tutarsızlığı, beklenen en olası sonuç olan ikinci tura Erdoğan ve İhsanoğlu’nun kalması halinde nasıl bir politika izleyeceğiyle ilgili. Milliyet gazetesine göre; “HDP Parti Meclisi toplantısında üyelerin çoğu seçimi boykot etmekten yana görüş açıkladı.” S.S.Önder ise “asla boykot tartışmasına girmeyeceklerini” söylüyor. “Boykot” konusunda HDP Eş Genel başkanı Figen Yüksekdağ ise bir röportajda; “…Elbette boykot da siyasi bir tercihtir. Eğer böyle bir kararımız da olursa Erdoğan’a destek vermek sonucunu düşünmek yanlıştır.” diyor. Sayın Yüksekdağ, ne düşüneceğimize işaret etmeden önce şu soruyu yanıtlamalı: “Erdoğan’ın karşısındaki adaya gitme olasılığı yüksek oylar sandığı boykot edecek, üstüne üstlük katılımın düşmesiyle Erdoğan’ın ulaşması gereken “yarıdan bir fazla”eşiği düşecek, bu durumda Erdoğan’a iki kez destek vermiş olmuyor musunuz?” Erdoğan’a destek vermek de “bir siyasal tercih” olabilir ancak halk bunun açıklamasını duymak ister. Ayrıca “Parlamenter sistem işlemiyor, başkanlık sistemine geçilebilir.” diyen HDP Hakkari milletvekili Adil Zozani, “Başkanlık sistemi” tartışmalarının “demokratik cumhuriyet” projesi çerçevesinde değil, zaten olağanüstü bir rejimle yönetilen 2014 Türkiyesi’nde yapıldığını ve somut anlamının Erdoğan’ın başkanlığı olduğunu bilmiyor mu, hatırlatan da olmadığına göre, acaba bile bile lades mi?