AKP’nin ideolojisini anlamaya çalışırken, “İslami Kemalizm” gibi bir oksimoron üretmek yerine, AKP iktidarı ile eski Kemalist rejimi hangi ortak ideolojik özelliklerin benzeştirdiğini araştırmak çok daha aydınlatıcı olacaktır. Kemalizm, otoriter, “Tek Adam”cı, tekçi (monist), devletçi, milliyetçi, laikçi, kapitalist bir ideolojidir. Kemalizm, özgün bir ideoloji olmayıp, XX.yy’da Avrupa’da etkili olan korporatizmden etkilenmiştir. AKP Kemalistleştiği için değil, onun da Kemalizm gibi korporatist bir ideolojisi olduğu için Kemalizme benzemektedir.

T.Parla’nın tanımıyla korporatizm, “toplumu, birbirlerini uyum içinde tamamlayan organlardan (meslek zümrelerinden) oluşan bir organizma olarak görür. Hem liberalizmin bireyciliğini, hem de soysal sınıfların varlığını, sınıf çatışmasını, emek-sermaye çelişkisini reddeder. Bütünsel bir ‘kamu çıkarı’nı ve ‘milli çıkarı’ meydana getiren mesleki çıkarların toplamının, devlet-işveren-işçi üçgeni içinde gerçekleştiğini ileri sürer.” Doğal olarak, Mussolini’nin korporatizmi ile Mustafa Kemal’in korporatizmi arasında ülkelerinin özelliklerinin belirlediği bazı farklılıklar olacaktır. Kemalist korporatizm, sınıf çatışmasının Avrupa ülkelerindeki kadar şiddetli olmadığı ülkemizde, “milli çıkar”ları daha çok tehdit edenetnik ve dinsel farklılıkların “kamu çıkarı” için uyum içinde inkar ve imhasına daha önem vermiştir (Ne Mutlu Türküm Diyene!).

Korporatif sözcüğü Latince “korpus” sözcüğünden gelir. Korpus, beden/vücut demektir. Korporatizm, uyum içinde çalışan organlardan oluşan bir beden olarak toplumu inşa etmeyi arzular. Ayak veya baş, her parçanın yerini bildiği ve üstüne düşeni yerine getirdiği bir toplum, özellikle sağ ideolojilerin ideali veya temel fantezisidir. Korporatif toplum vizyonuna sahip olan Kemalist ideoloji bu özlemini “Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” şeklinde formüle etmişti. Erdoğan’da bunun karşılığı “Millet”.
Eğer AKP’nin de Kemalist olduğunu iddia edeceksek, iddiamızı, onun sözkonusu korporatist ideolojiyi rötuşlayarak sürdürme kararlılığına dayandırabiliriz. Erdoğan’ın yapmaya çalıştığı, Kemalist korporatizmin, sürdürülebilirliği kalmamış tekçi, laikçi, faşizan kimlik siyasetini, küresel iktidarın desteğini de alarak gevşetip, eski rejimin mağdurlarını “açılımcı” kimlik siyaseti ile hegemonize etmektir. Özellikle Kürt ulusal hareketi ve bazı inanç grupları devletin kimlik siyasetindeki görece önemli bu değişiklikten doğal olarak etkilenmiştir.AKP, Sünni Müslüman kimlikli kendi tabanında yürüttüğü kimlik siyaseti ile de,bu kesimde, ülkeninnihayet gerçek sahibi oldukları algısını yaratabilmiştir.

“Baş”ımızdaki eski rejim, “ayak” olarak gördüğü toplumsal bedenin her bir parçasına, eğer “çizmeyi aşarlarsa”, bedenin parçalanacağı korkusunu salarak, “bir yumruk gibi bir ve bütün” toplum idealine ulaşmaya çalışıyordu, başarısız oldu. AKP, ayaklar dışındaki çeşitli beden parçalarını tanıma ve hatta yerel “özerklikler” verme niyetini gösterdi. Kemalist korporatizmin seçkinci, inkarcı ideolojisi, toplumsal gövdenin bütünlüğünü, ancak farklı olanı inkar, olmadıimha ederek koruyabileceğine inanıyordu. AKP, “baş” olduktan sonra, bedenin inkar edilen diğer parçalarını da yarım yamalak tanıyarak, özellikle 2002-2011 yılları arasında geniş bir toplumsal rıza üretti. Bunu yaparken işini kolaylaştıran, en önemli unsur, Kemalist korporatizmin, akıldışı uygulamalarıyla toplumu ittiği çaresizlikti. AKP’nin beden-toplum anlayışı, eski rejiminkine göre gerçeğe daha yakın olmakla birlikte, “baş”ın veya “başkan”ın bedenle ilişkisi temelde değişmedi.Zaten akıldışı olan ulusal, dinsel vb. “yek vücut olma” fantezisi, küresel kapitalizmdeyerini hızla “yek pazar” olmaya bırakıyor.AKP’nin elinde kalan tek korporatist fantezi, hiçbir kimlik siyasetinin hayata geçiremeyeceği“Sınıfsız bir millet” inşa etme fantezisi. Bu fantezinin,hayatta “çözüm süreci” yok, kongre salonlarının tefriş düzeninde kalmaya mahkum.