Filistin meselesi Ortadoğu’daki emperyalist savaşımlar sonucu ortaya çıkmış ve 1900’lerden bu güne süregelen bir sorun. Meselenin tarihsel boyutunu incelersek eğer 1916 yılında İngiltere ve Fransa’nın emperyalist çıkarları için imzalanmış gizli Sykes - Picot anlaşması ile Ortadoğu’nun sınırları kısmen çizilmiş ve kürt coğrafyası paramparça edilmişti. Bunun hemen ardından Filistin’deki işgalin vesikası olan Balfour Deklarasyonu yayınlandı ve Filistin devleti üzerine İsrail’in kurulmasının zemini böylece hazırlandı. Bu anlaşmalara ön ayak olan İngiliz ve Fransız emperyalistleri şu an bölgedeki eski konumlarını koruyamasalar bile, bu sorun varlığını sürdürmeye devam ediyor.

 

*(1)Ekim Devrimi’nden sonra Lenin gizli Sykes - Picot anlaşmasıyla emperyalistlerin Ortadoğu üzerindeki kirli planlarını açığa çıkarmış, tüm dünya halklarına ilan etmişti. Bütün bunlara karşı da Lenin ve Sovyetler ulusların kaderini tayin hakkını sonuna kadar savunmuştu.

 

Ortadoğu için sonuçları günümüze kadar uzanan 1967’deki Altı Gün Savaşları ile İsrail devleti topraklarını işgal sonucu dört katına çıkardı ve Filistin topraklarında hızla yahudi yerleşimleri başladı. Filistin’de tarihsel olarak tabi ki yahudiler var ve orada bir çoğunluk olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu noktada işgalci İsrail devletinden ayrı olarak elbette ki Kudüs ile ilgili söz hakları olacak. İşte burada bir ulusların kaderini tayinini savunan Sosyalistler ve anti - semitistçi İslamcılar arasında açık bir ayrım vardır ve Kudüs meselesinde aynı kefedeymiş gibi düşünülemezler.  

 

Bu kısa tarihsel nottan sonra bugüne bakacak olursak, 1967’den beri var olan Gazze Ablukası devam ederken, ABD Başkanı Trump’ın küstahça ve Filistin halkını göz ardı edercesine Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararını uygulaması bölgedeki paylaşım mücadelesinden gayrı değildir. Neticede, Trump’ın Kudüs açıklamasıyla Filistin sorunu (IKBY Bağımsızlık Referandumu ile birlikte) Ortadoğu’daki emperyalist paylaşım mücadelesini  yeniden gündem haline getirdi.

 

Türkiye’nin Filistin meselesindeki tutumuna dönecek olursak, Trump’ın Kudüs kararı için AKP’nin iki yüzlüğünün turnusolu diyebiliriz. ‘Kudüs kırmızı çizgimizdir’ diyenler bir yandan İsrail ile her türlü askeri ve ticari ilişkileri de sürdürüyor. Şimdi de kalkıp ‘İsrail bir terör devletidir’ diyebiliyorlar. Filistin’de direnen gençleri birer simge haline getiren Erdoğan, Türkiye’de Filistin için eylem yapan gençleri gözaltına alıyor. Bu sahtekarlıkla mazlumun hamisi olmaya çalışanlar Filistin halkının hamisi falan olamazlar.

 

Bu tablo ile bölgede şiddet ve gerilimin tırmanacağı, Filistinliler üzerindeki baskının artacağı açık. Bunun karşısında bize düşen görev aynı *(1)’de olduğu gibi ezilen halklardan yana açık tutum almaktır. Sosyalistlerin tabi ki varmak istediği nokta herkesin bir arada yaşadığı, ülke sınırlarının kalktığı bir hal. Ancak bugünkü dünya konjonktüründe bunun geçerli bir çözüm önermesi olmadığını çoluk çocuk biliyor durumda. Filistin halkının büyük bir zulüm gördüğü açık. Bu sorunu çözmeden ülke sınırlarının kalkmasını, Kudüs’ün tüm dinlerin bir arada yaşayacağı bir merkez olmasını konuşamayız, gerçekçi değil. Sol, tıpkı Ekim Devrimi’nin ardından sergilenmiş olan tutum gibi, ezilen halkların mücadelesini savunmalıdır. Emperyalistlerin ve işbirlikçilerin çıkar planları ancak bu şekilde boşa çıkarılabilir.