Bazı anlar vardır. Arkadaş ortamında biri tuhaf, utanılacak, sosyal olarak problemli olduğu her halinden belli olan bir hareket yapar. Siz onu izlerken bir an için kendinizi onun yerine koyup onun yerine utanmaya başlarsınız, o an hemen bitsin istersiniz.

Erdoğan’ın dış politika trafiğini izlerken sürekli bu hisse kapılıyorum.

Yunanistan ziyareti, Putin görüşmesi, İslam İş Birliği Teşkilatı Zirvesi..

Neresinden tutsanız elinizde kalacak hiçbir plan ya da stratejiye bağlı olmayan diplomatik görüşmeler bütünü.

Yunanistan görüşmesinde Lozan’ın “güncellenmesini” söz konusu etti. Seneler önce imzalanmış, ülkenin kaderini değiştirmiş, birçok ülkeyi aynı anda bağlayan bu anlaşmanın bilgisayar programı gibi “güncelleştirmeye” alınmasını istedi.

Sırf Putin ile görüşmenin kendisini büyük bir “prestij” kaynağı olarak gördü. Putin’in gelişini nedense “müjdeli” haber ilan etti, sevince kapıldı.

İslam İş Birliği Teşkilatı Zirvesi ile övündü. Fotoğraf karesini dolduramayacak kadar ülke katılmış olmasına rağmen bütün İslam alemi adına karar verdiğimizi düşünüp kükredi. Sanki bir “İslam alemi” varmış gibi yaptı.

Ancak içeride bütün bu trafik bizlere yukarıda özetlediğimiz şekilde anlatılırken dışarıda koskoca bir dünya siyaseti belli somut gelişmelere ve ittifaklara göre şekilleniyor.

Putin’in diplomasi trafiği belli bir stratejiye bağlı ilerledi. Önce Esad, ardından Sisi ve son olarak Erdoğan. Erdoğan’ın ne Esad ile ne Sisi ile arası iyi değil. Ancak Putin-Esad-Sisi trafiğine dahil olmuş durumda. Rusya bunu görmeyecek durumda değil. Türkiye ile atacağı adımları buna göre atıyor.

Mesela “Kudüs meselesinde aynı düşünüyoruz” diyor ama bu problemi çözüme kavuşturacak herhangi bir hamle yapmak niyetinde değil. Bir adım atmıyor. Ya da “Türkiye Suriye’den çok çekti” diyor ama YPG ile anlaşmasını sürdürüyor.

Putin ile araları çok iyi ama eller bir türlü S-400 anlaşmasını imzalamaya gitmiyor. Bir habere göre anlaşma son görüşmede masaya geldi ardından apar topar kaldırıldı. Ardından defalarca kez tekrar edilen “bir hafta içinde netleşecek” açıklaması bir kez daha yapıldı.

Gelelim İslam İş Birliği Teşkilatı’na. Çıkan sonuçlar bir yana zirveye 56 ülkeden sadece 16’sı katıldı. Erdoğan’ın bahsettiği o büyük, yüce İslam Birliği pek de büyük ve birleşik değilmiş demek. Buradan yola çıkarak alınan kararların beklenen etkiyi yaratmayacağını söylemek mümkün.

En önemlisi Suudi Arabistan bu zirveye devlet başkanı düzeyinde katılmadı. Yani katılmadı. Suudi Arabistan’dan daha “İslam” olanı mı var? Ama nedense Suudi Arabistan ile İsrail’in Kudüs konusundaki yaklaşımları neredeyse eşit.

Peki neden böyle oluyor? Dünyadaki tüm siyasi ilişkiler, İslam dinine inanıp inanmaya göre değil, iki ana bloğa göre şekilleniyor da ondan. Suudi Arabistan’ı İsrail ile eşitleyen ana sebep budur. ABD bloğunda yer almalarındandır.

Başından beri söylediğimiz gibi ABD’nin Kudüs kararının sebebi de budur. Ortadoğu’da giderek Rusya’ya kaptırdığı hegemonyasını yeniden sağlamak içindir. Bu yüzden Kudüs’ü kurtarmak hamasetle olacak iş değil. Hele bizim muhtarların yaptığı gibi turp yiyerek hiç olacak iş değil!

Türkiye bu iki ana blokta yerini bulamayan konumda. Dış politikada şimdiye kadar yaşananlar bunun sonucudur.

Artık Suriye’nin lafını bile etmiyoruz. Tası tarağı toplayıp çıkmamıza ramak kaldı.

Rusya’ya daha fazla yakınlaşma tercih edilirse, Putin’in Esad’a reva gördüğü üzere kendi ülkenizde konuk muamelesi görürsünüz. Putin ile eşitler ilişkisini bizimkiler anca rüyalarında kurar. Ayrıca ABD’de devam eden Hakan Atilla davasına artık Atilla Davası da diyemeyeceğiz sanırız çünkü Atilla da tanık bölümüne geçti. Yani Rusya tarafına geçmek biraz zor.

ABD ile ilerlemek ise Ortadoğu’da hegemonyasını giderek yitirenlerle kol kola girmek demek. Rusya pozisyonunu pekiştirirken bizim emperyal hevesliler buna pek yanaşmıyor. Belki de “uçak düşürme” vakasından geri kalan hesap öde öde bitmiyor. Şimdilik bunu bilemiyoruz.

Ama net olarak bildiğimiz bir şey var ki o da bu durumun Ortadoğu halkları açısından pek parlak olmayacağı. ABD, “çılgın” lideri ile “çılgın” kararlar almaya devam ederken bedelini halklar ödüyor.

Filistin halkı bizimkilerin umurunda değil. İçerde desteği kaptırmamak için hamaset üstüne hamaset yapıyor. Kudüs yetmiyor Lozan’ı gündeme getirerek bir diplomatik saçmalığa daha imza atıyor.

Hamaset karşılık bulur mu? Dünya siyasetinin gerçeğini aşmaya yeter mi? İnsanlar buna bir kere daha inanır mı? Bunlar cevaplanması gereken zor sorular.

Ama en azından şunu anlamak o kadar zor değil; bu ülkenin tamamı artık barışın hakim olduğu, ekonominin iyiye gittiği, demokratik bir ülkede yaşamak istiyor. Kimse artık savaş çıksın istemiyor. Bir yandan iki blok arasında tarafını seçmek için zaman daralıyor, bir yandan içeride giderek su yüzüne çıkan bu istek devam ediyor. Bu durumda Erdoğan açısından önümüzdeki zamanlarda işler pek iyiye gideceğe benzemiyor.