Muhalifler şu an kendine bir kahraman arıyor. Malum ülke gündemi çok yoğun. Her gün birbirimizle ‘skandal’, ‘Olacak iş değil’, ‘Yok artık’ gibi cümlelerle konuşuyoruz. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra OHAL’le birlikte biten hukuki süreç, gittikçe artan bir umutsuzluğa sebep oldu. 1 Kasım seçimleri ve 16 Nisan referandumunun sonuçlarıyla şaibelerinden sonra muhalif ses iyice evine çekildi. Masallardaki gibi bir “kurtarıcı”nın hayalleriyle yaşıyor. Kanat sorununu bir türlü halledememiş tavuklar gibi uçmak istiyoruz ama buna çözüm bulmazsak bu tatminsizlik tükenmişlikle sonuçlanacak.

Umut mu, dikkat mi?

Muhalif toplumun aklındaki bir kahraman adayı Abdullah Gül. Onun o sert çıkışı yapacağı anı bekliyoruz. Son KHK ile birlikte sosyal medya üzerinden yaptığı ‘kaygı verici’ açıklaması, gözleri bir anda kendisine çevirdi. İki kez gazetecilerin karşısına çıktı. Birinde hiçbir şey söylemedi, diğerinde de ‘arkadaşlarla polemiğe girmek istemiyorum’ dedi. Şunu netleştirmemiz lazım. Siyasal İslam içerisindeki tartışmaları dikkate almakla, bu hareketten bir umut beslemek ayrı şeyler. Abdullah Gül yıllardır siyasetin içerisinde olan ve bu tür tartışmalara her seferinde eşik değerin bir tık üzerinde cevap veren bir isim. Gül bir ‘kahraman’ değil, olmayacak da. Ülkenin demokrasisi için, halkların kardeşliği için, barış için, modern toplum için Refah Partisi’nden bu yana devam eden siyasi hayatını, Avrupa ile olan ilişkilerini, Cumhurbaşkanlığı döneminde eline geçen imkanları riske atmaz. AKP içinde ve çevresinde bu tür çıkışları bir parti hareketi olarak Erkan Mumcu ve Abdullatif Şener yaptı, hiçbir etkisi de olmadı. Abdullah Gül’ün böyle bir çıkışı, şu an ‘öngörülmesi daha zor’ bir siyasi süreç olduğu için çok daha zor. Gül de lineer bir siyasi programla başarılı olunamayacağını biliyor ve şimdiye kadar elinde tuttuklarına sarılıyor. Kendi çıkarlarını bu kadar önde tutan bir isme, bir halkın lideri gözüyle bakmak en basitinden zaman kaybı. Ama bu çelişkili durumlar mutlaka önümüzde durmalı ve iktidarın hedeflediği siyasi saflaşmayı doğru analiz etmeliyiz.

AKP mi, Erdoğan mı?

Artık AKP’den değil, Erdoğan’dan yani ‘reis’ten bahsediyoruz. Özellikle son çıkan KHK’daki o ‘yargı muafiyeti’ maddesi bunu ortaya koydu. Erdoğan 2019 seçimlerine doğru giderken yanına alacaklarını belirliyor. Son ittifak açıklamasıyla birlikte Devlet Bahçeli ve MHP hariç, Türkiye siyasetinde yer alan diğer tüm isim, parti ve cepheler ya düşmanı, ya da pazarlığa oturacağı güçler. ‘Milli ittifak’ oluşacaksa eğer seçim sürecine giderken bu netleşmeli ve düşmanlarını bir blok olarak karşısında görmeli. Erdoğan özellikle bu metal yorgunluğu tartışmasında ‘Milli ittifak’ sürecine AKP’de aktif siyasette yer almayan ama kurucu olarak önemli bir pozisyonu ve bütünlüğü simgeleyen isimleri yanına almaya çalıştı. Bu isimler Bülent Arınç ve Abdullah Gül. Bir çok açılışta Abdullah Gül yer almasa da onun mesajları istendi ve okundu. Bülent Arınç’a Melike Hatun Camii’nin açılışında isim babası olduğu için konuşmasında bizzat Erdoğan kendisine teşekkür etti. Bu ‘barış süreci’ son çıkan KHK’ya kadar devam etti ve nihayet Erdoğan tarafından bozuldu. Bunu ‘reis’ siyasetinin doğal bir siyasi sonucu olarak görebiliriz. Erdoğan geçmişte küstüğü, tartıştığı, ayrı düştüğü isimlerle bir barış sürecine oturabilecek zeminde değil. Kendisi için bir sonun başlangıcı olduğunun farkında. AKP içerisinde bir takım görüşleri olan kişilere tahammül düzeyi siyaseten Erdoğan’ın ayakta kalmasını çok zorlaştıracaktır. AKP’ye yakın hukukçuların bile savunamayacağı bir şekilde hazırlanan ‘yargı muafiyeti’ maddesi, Erdoğan için çıkmalıydı ve çıkarıldı. Bu tür hukukla bağdaşmayan kararlar ‘reis’ için önümüzdeki süreçte de çıkmaya devam edecek. AKP’de de yanlışı veya doğruyu söyleyenler değil, söyleyenin kim olduğuna bakanlar barınabilecek.

Dost mu, düşman mı?

Bu durumda ‘reis’e biat etmeyen tüm isimler düşman kategorisine girmeli. Burada Erdoğan için ‘yol arkadaşlığı’ ve ‘vicdan’ gibi kavramlar konuşulamaz. Erdoğan bu kararları canı pahasına alıyor. Kendisini destekleyecek olan kitlenin dağılmaması gerekiyor. Daha büyük bir patlamaya mahal vermeden başları ezilmeli. Erdoğan’ın Abdullah Gül’e tepkisi şu oldu: “Yazıklar olsun”, “Bay Kemal’in kayığına binmeyin”, “Hayır’a hizmet ettiler”. Erdoğan Gülen Cemaati için de 17-25 Aralık’tan sonra “yazıklar olsun” demişti ve şu an durum ortada. Şimdilik Abdullah Gül ve onun yolundakileri CHP’nin yanına itiyor. Bir blok halinde ‘reis’e karşı duranlara ‘bunlar’ diye hitap ettiğinde tabanda etkisi çok kuvvetli olacak. Bu isimler daha da fazla ileri gitmeden siyaset sahnesinden tamamen silecek.

Kişi mi, kitle mi?

Gelelim tekrar Abdullah Gül’e. İki ihtimal konuşuluyor seçim süreciyle ilgili: Biri Saadet Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayını destekleyeceği, diğeri de kendisini değil Ali Babacan’ı öne çıkarıp %2 oy bile alsa Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı hayalini suya düşüreceği... Yazının başında şunu söylemiştik: Abdullah Gül kahraman değil. Erdoğan’ın seçilmemesi için %1-2’lik destek alacak isimlere veya partilere destek vererek tüm siyasi itibarını bir kenara bırakmayı göze alması çok zor. Yıllarca garantici bir siyasette ilerledi ve bunu değiştirecek hiçbir emare yok. Bu emarenin iki yüzlü bir sağ siyasetten çıkmasını beklemekse sadece bir hayal. Hayalimizdeki masal şu: “Kahraman ölür, ama hikaye sonsuza dek yaşar”. Bizler kahramanın bir kişi değil toplum olduğu; hikayenin de yaşaması değil var olması üzerine bir dünya hayal etmeliyiz.