Her yeni rejim, eski rejimi geçmişe gömdüğünü, kendisinin farklı olduğunu, kolektif belleğe kaydetmek için, sembollere ihtiyaç duyar. Eski rejim yani I. Cumhuriyet, bu tür rejim sembollerinden çok üretmiş ve hatta topluma yasa ve yasaklarla dayatmıştır. Örneğin, M.Kemal’in, şapkasını işaret ederek halka, “Bu serpuşun adına Şapka derler” demesi ve “şapka”ya direnen pek çok kişinin idam edilmesi, Kemalistlerce onun yeni rejimi halka benimsetme kararlılığının, “devrimciliğinin” bir göstergesi olarak kabul edilir. 

Liberallerin AKP’den beklentilerinin aksine II. Cumhuriyet’imiz de en az birincisi kadar otoriter bir rejim olarak kuruldu. II.Cumhuriyetin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı RTE, bir “cumhuriyet geleneği” olan frak giymeyi, “şapka giymeyiz” dedikleri için asılanlar gibi,  “Bizim geleneğimizde yok” diyerek reddediyor. Yakın çevresinden sızan bilgilere göre, halkın seçtiği cumhurbaşkanımız, “eski rejim tarih oldu!” dercesine, Pembe Köşk’ü müze yapmayı düşünüyormuş. Yeni rejimin komuta kontrol merkezi veya “harekat merkezi”, Atatürk Orman Çiftliği arazisine yasadışı, ancak yeni “teamüllere” uygun olarak TOKİ tarafından yapılan başbakanlık binası olacak. Selçuklu, Osmanlı ve Anadolu beylikleri mimari tarzlarının bir karışımı olan bu bina, yapıldığı yer, mimarisi, büyüklüğü, sofistike donanımı gibi özellikleriyle Erdoğan ve yeni rejimin güç ve iktidarının bir sembolü olsun isteniyor. Pembe Köşk veya Çankaya Köşkü ise Ankaralı bir Ermeni Aile olan Kasapyan’lardan “alınmış”, halkın daha çok demir giriş kapısını bildiği, yeşilliklere gömülü, “köşk” sözcüğünün de çağrıştırdığı gibi şirin bir bina. “Pembe”nin kadınsı çağrışımlarını da bunlara eklersek, öfkelendiklerinin “inlerine giren” veya bu “bahtsız bedevileri” “kutup ayılarına” havale eden cumhurbaşkanımızın mekanının, “dinlenemezlik, izlenemezlik, girilemezlik…” gibi  “erkeksi” özelliklerinin olması olağan. Yeni olağanüstü rejimin, I. Cumhuriyetten kopuşunu, zihinlerimizde temsil etmemizi kolaylaştıracak semboller arayışının en somut örneği ise, cumhuriyetle kaldırılan “devlet arması” geleneğini yeniden başlatmak planı, bu konuyla ilgili yasa teklifi verildi bile.              

Yeni olağanüstü rejim sembollerini inşa ederken, bu rejimin muhalifleri de ortak hayal ve özlemlerini temsil eden semboller üretiyorlar. Halkın olağanüstü rejime direnişini temsil eden önemli sembollerden biri, “Selahattin Demirtaş” oldu. Halk, Demirtaş’ın söyleminde, ölümcül kimlik savaşlarıyla unutturulmaya çalışılan, eşitlik, özgürlük, barış, adalet, demokrasi gibi evrensel değerleri, her şeye rağmen gördü, görmek istedi ve destekledi. Sol ve evrensel değerlerden uzaklaşmış CHP’nin, “Demirtaş’ın yaptığını biz de yapabilir miyiz?” diyerek kendisiyle hesaplaşmak zorunda kalması, olağanüstü rejimin muhaliflerinin yeni semboller, dayanışma ve mücadele yolları arayışlarının dışa vurumlarından biri. Kısaca, demokrasi mücadelemiz örselenerek olgunlaşıyor. 

Yeni rejimin iktidar bloğu içindeki muhalifleri ise, Abdullah Gül’ün uzlaştırıcı, yatıştırıcı kişiliğini bayraklaştırarak, onun üzerinden muhalefetlerini temsil etme çabasındalar. Gül’ün Gezi Direnişi’ne karşı tutumundan başlayarak yakın zamandaki sitemkar açıklamalarının, veda resepsiyonlarındaki imalı konuşmalarının, en son da Hayrünnisa Gül’ün “intifada”(isyan) başlatacağı şeklindeki sözlerinin, büyük burjuvazi başta olmak üzere, blok içi muhalefeti heyecanlandırması bundan. Ancak Gül, henüz kıvama gelmedi, yeterince “dik duramıyor”. Günümüz Türkiye’sinde, demokratik rejimlerin olmazsa olmaz “denetim ve denge” mekanizmaları kurulamadığı veya çökertildiği için, denge ve denetim mekanizması, iktidar partisinin Gül gibi görece makul ve mutedil üyelerinin kişiliklerine indirgenmiş durumda. Erdoğan yönetiminin denetimsiz ve dengesiz politikaları, “kendi cenahlarında” da denetim ve denge ihtiyacını yeterince hissettirinceye kadar A. Gül bekleyip görmeyi seçti denebilir.

Otokratik rejimler, parlamenter demokrasilerde olduğu gibi, iktidar bloğu içinde yer alan farklı burjuva fraksiyonlarının kendilerine devlet içinde temsilciler bulabildiği ve karar mekanizmalarına etki edebildiği rejimler değildir. Bu rejimleri dayanıksız kılan ve blok içi iktidar mücadelesini şiddetlendiren bu durum, halkın direnişinin, iktidar bloğu içindeki çatlakları daha hızlı genişletmesini sağlar. Gezi Direnişi bunun tarihsel bir örneğidir. Bu nedenle, Bonapart’ını da bulan olağanüstü rejimimiz, söylem ve sembolleriyle tersini iddia etse de, hegemonik gücünü kaybedip otoriterleştikçe, zayıflıyor, çatlakları derinleşiyor. Kısaca zıvanadan çıkan bu rejimin artık tek bir “denetim ve denge” mekanizması var: Halkın direnişi.