Diyorlardı ya, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı zamanlarda yaşıyoruz.

Tabii bu sözler, kötülüklerin geride bırakılarak, umutlu bir geleceğin kapısının aralandığını ifade etmek amacıyla söylenirdi.

Şimdi söz konusu olansa, evet hiçbir şey eskisi gibi değil, ama eskisi gibi olmayan şey dünyanın içine sürüklendiği kaosun bilinmezliklerle yüklü gidişatı.

İnsanlığın yüzyıllardır eşitlik, özgürlük ve adalet için sürdürdüğü mücadelelerle elde ettiği kazanımlar, değerler muktedirler tarafından erozyona uğratılıyor.

Yaşadığımız zamanın hakikatini kabullenmeden, geleceği inşa edecek tuğlaları dizebilmemiz mümkün gözükmüyor.

Kapitalist dünya ekonomisinin gerileme dalgasındaki seyri, devrevi ekonomik krizlere ve ürettiği siyasi krizlerin, sistem karşıtı muhalefetin bir seçenek haline ulaşamaması, siyasi gericiliğin yükselmesine yol açan sonuçları doğuruyor.

Kapitalizmin krizinin yarattığı gericiliğin siyasi sonuçlarına karşı bildik zamane sözlerin karşılığı olmadığı her aşamada su yüzüne çıkıyor.

Zamane sözlerden kasıt ne mi? Şu, post-modern ideolojik saldırının büyük anlatıların sonunu ilan ederek, nihayetinde ulaştığı radikal demokrasi tezinin kitle mücadelesini atomize etmesi.

Kapitalizmin krize karşı oluşturduğu iki çözümden birincisi, siyasi rejimlerin otoriterleşerek faşizme doğru yol alması, ikinci çözüm ise, özellikle solda, yıpranarak itibarını yitirmiş sistem partilerinin yerine, yine soldan devşirilmiş kapitalist sistemi yargılamayıp, kimlik sorunlarıyla politika yapan ‘radikal demokrasi’ partileri.

Kapitalizmin yaşadığı siyasi krize karşı oluşturduğu birinci çözüme örnek olarak, Erdoğan Türkiye’sini, Putin Rusya’sını, Sisi Mısır’ını, Urban Macaristan’ınını, Kaczynsi Polonyasını gösterebiliriz.

İkinci türden çözüm örnekleri ise Syriza Yunanistan’ı, Macron Fransa’sı, İtalya’da 5 Yıldız hareketi, İspanya’da Podemos’tur.

Radikal demokrasi programı Chantal Moufe ve Ernesto Laclau tarafından geliştirilen bir yaklaşımdır. Esas olarak politik mücadeleyi kadın, etnik, dini, cinsiyetler kimlikleri tanımlayarak emek mücadelesini de bu kategoriler içinde sıralar. Emek sermaye mücadelesinin yerini sivil toplumcu demokrasi alır.

Türkiye’de kapitalizmin krize yanıtının ikinci çözümünün partilerinin siyasi programlarını belirleyen ‘radikal demokrasi’ hedefini programının ekseni haline getiren parti HDP’dir.

Varlığının gerekçesini Türkiye partisi olarak ifade eden HDP’nin yukarıda örnek olarak belirtilen ‘radikal demokrasi’ partilerinden temel farkı, kitle tabanının yüksek oranda ulusal kimlik ve statü mücadelesi veren azınlıktaki halk olmasıdır.

HDP’nin hem bu yapısal durumu hem de Kürt halkının yakıcı sorunlarla karşı karşıya kalması, partinin siyasi pratiğinin Kürt halkının taleplerine odaklanması sonucunu doğurmaktadır.

Partinin, radikal demokrasi programını örgüt pratiğine de yansıtarak, her kimliğe yönetim organlarında kotayla temsil imkanı vermesi, kuşkusuz onun program hedefiyle uyumlu olmaktadır.

Parti programının bütün toplumsal sorunları kapsayacak derinlikte olmasına karşın, partinin siyasi pratiği, açıklamaları, bildirileri, eylemleri Kürt halkının yakıcı taleplerinde yoğunlaşmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, bir siyasi partinin programı sadece kuruluşta veya kongrelerinde belirtilen metinle sınırlı değildir. Partinin programı onun bütün siyasi süreçte yaptığı açıklamalar, bildiriler, çağrılar pratiğiyle içerik kazanır.

Türkiye’de muktedirlerin süre giden Sünni-Türk kimliğinde tek tip yurttaş yaratma paradigmasının yarattığı basınç, nesnel olarak HDP’nin program hedefiyle siyasi pratiği arasında açı farkını büyütmektedir.

Emek mücadelesinin ortak payda olmadığı etnik, dini, kültürel, cinsiyet kimlikleri üzerinden yürütülen siyasi mücadelenin iki tehlikeli sonuçla karşılaşması mümkündür.

Birinci tehlike, farklı kimliklerin kendileriyle ilgili yaptıkları her mücadele diğer ezilen kimlikler tarafından ilgisizlikle karşılanır. Siyasi ekonomik sistemi yargılamayarak hakim kimliğe karşı mücadelesini sınırlayan her ötekileştirilen kimlik diğer ötekileştirilen kimliklerden de yalıtılacaktır.

Bu durum kuşkusuz muktedirlerin hegemonyalarını sürdürmeleri bakımından muazzam bir avantajdır. Sorunlarının kapitalist sistemin eşitsizlikçi, sömürücü niteliksel özelliğiyle bağını kurmayan kimlikler yelpazesi adeta atomize olarak bütünsel bir mücadele vermek yeteneğinden mahrumdurlar ve böyle sürerse de mahrum olmaya devam edeceklerdir.

Radikal demokrasi yöneliminin kimlikler üzerinden politikayı inşa etmesinin yaratacağı ikinci tehlike, kimlik politikasının çoğunluk etnik kimliğe de sirayet ederek, onların şoven-ırkçı zihniyetle zehirlenmeleridir. Bugün Türkiye’de oluşan siyasi atmosfer tam da böyledir. Laikinden, islamcısına, sosyal demokratından, milliyetçisine şovenist rüzgarla beslenmektedirler. Öyle ki AKP’si, CHP’si, MHP’si Türkiye sınırları dışında Irak’ta Kürtlerin bağımsızlık referandumu düzenlemesini bile tehdit olarak değerlendirmişler seferberliğe girişmişlerdir.

Türkiye’de sosyalistler radikal demokrasi yöneliminin yaratacağı olumsuz sonuçlar karşısında yeterli ideolojik mücadele vermedikleri gibi, kantarın topuzunu kaçırarak politikanın kimlik mücadelesine indirgenen eylemlerinin popülist ve de eleştirisiz destekçileri haline dönüşmüşlerdir.

Evet şimdilerde demokrasiyi içselleştirmiş sosyalizm seçeneği ufukta görünmüyor ama, insanlığın önüne de ‘Ya Sosyalizm Ya Barbarlık’ ikilemi her geçen gün kendini dayatıyor.