“Kürdüm” diyen herkese, bir asırdır Kürt oldukları için yaşatılan ortak acılara rağmen, “Kürtler” diye çağırılabilecek homojen bir bütünlük hiç olmadı. “Türküm” diyenlerin, hep birlikte “öyleyse ne mutlu bize” dedikleri bir “biz”likleri de hiç yaşanmadı. Zaman zaman Türkler ve Kürtler özellikle de Türkler milliyetçilik nöbetlerine tutulsalar da, bazı Kürtlerin bazı Türklere, bazı Türklerin bazı Kürtlere, bir kısım Kürtler ve Türklerden daha yakın olduğunun her iki kesim de hep ayırdında oldu. Milliyetlerinin dışında farklı ortaklıklarının farkına varan, bunu yaşayarak öğrenen Türkler ve Kürtlerin bir araya gelip, Türklük ve Kürtlüğün ötesindeki ortaklıklarını geliştirip zenginleştirecek kolektif hayaller kurmaya ise, ne yazık ki pek olanakları olamadı veya buna izin verilmedi. Özellikle son 30 yılda “Kürtlerle” “Türkler” savaşırken bazı Türklerle bazı Kürtlerin, onlara Türklüklerini-Kürtlüklerini unutturacak ortak hayaller kurmaları zordu. Ancak Kürdistanlı ve Türkiyeli sosyalistler, demokratlar, insanlık için ortak hayaller kurma umudunu ayakta tuttular. Sosyalistler, demokrasi güçleri, eşitlik, özgürlük, adalet, barış gibi ortak evrensel değerlerin, milliyetçi, ümmetçi hezeyanların girdabında boğulup gitmelerini önlediler.   Bu toplumu bir arada tutan şey, birçok burjuva yazarın ağzına pelesenk olmuş “kız alıp-verme” ilişkisi değildir. Her şeye rağmen tüm ölümcül kimliklerinden soyunup arınabilen, evrensel değerlerle melezlenip, Kürt veya Türk olmaktan öte evrensel hayaller kurabilenlerin varlığı ve mücadelesi sayesinde bir iç savaş yaşamadık yaşamıyoruz. Onlar, devletlerin, devletçilerin istediği “tek” homojen toplum ve “düşman ötekiler” bölünmüşlüğünü alt üst ederek, Türklerin, “Kürt” diye Kürtlerin, “Türk” diye tek ve homojen düşmanlar yaratarak, dünyayı siyah-beyaz görüp birbirlerini boğazlamalarının önünde durdular.

Devlet, AKP, “Kürtler”e düşman değil, “bir kısım” Kürtlere düşman. Devlet bazı Kürtlerin (Barzani’nin KDP’si gibi) devlet kurmasına karşı değil, hatta onlara silah yardımında bulunacak kadar cömert, fakat “bir kısım” Kürtlerin (PYD gibi) devlet değil kanton kurmalarına bile katlanamıyor, onlara insani yardıma bile karşı. Onlardan, İslam Devleti (İD)’ni silahlandırıp lojistik destek sağlayacak kadar nefret ediyor. Çünkü derdi “Kürtler”le değil, kadın, erkek, Kürt, Türk, Arap, Ezidi, Sünni, Şii tüm insanlar için eşitlik, özgürlük, adalet, demokrasi hayal eden bazı Kürtlerle ve onların bu ideallerini yeşertmeye çalıştıkları devletsiz kantonlarıyla. Bu nedenle devletin Kobanê korkusunun ve nefretinin nedenleri, Gezi korkusu ve nefretinin nedenleriyle aynı yani sınıfsal. Komşu olarak sosyalist yönelimli kantonlar yerine cihadist bir İslam devletinin olmasını yeğliyor, ne büyük bir nefret! Faşistleşme eğilimindeki Bonapartist bir rejimin, halkın kendi siyasi organlarını oluşturarak yönetime katıldığı, kadın-erkek, etnik, dinsel tüm kimliklerin eşitliğini ilke edindiğini ilan etmiş bir rejimden korkması ve nefret etmesi anlaşılabilir bir şey. Rojava, Barzani’nin KDP’sine teslim edilse, TC Devletinin nefretinin sevgiye dönüşeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Palalarla, odunlarla, işkence ve tecavüzlerle, göz çıkarmalarla ezilmeye çalışılan Gezi’nin “marjinalleri” neyse, Rojava’nın PYD’si de o devletin gözünde. Bu kader birliği, Kürt ya da Türk olduğumuz için değil, ortak hayallerimiz, değerlerimiz nedeniyledir.

“Türkler” ya da “Kürtler” değil, dünya için, insanlık için ortak hayalleri, değerleri olan yoldaşlar olarak mücadele edebilmemiz için bu hayalleri, değerleri mücadelemiz içinde de korumak zorundayız. Yoksa düşmanlarımıza kolayca benzeyebiliriz. Mücadele yöntemi olarak, lümpen şiddeti, linçi, cinayeti reddetmeliyiz, Gezi Direnişi bu açıdan kılavuzumuz olmalı. Bianet’in Al Jazeere, Evrensel, Fırat Haber Ajansı’ndan derlediği bilgilere göre, Kobanê protestolarında 7 gün içinde çoğu silahlı saldırı sonucu öldürülen 42 kişinin ölümlerinden yalnızca devlet güçleri veya İslamcılar sorumlu değil. Diyarbakır’da öldürülen 4 kişinin Bianet’te yer alan şu öldürülme öyküsü üzerinde hepimizin özellikle HDP’nin iki kere düşünmesi gerekiyor: “Diyarbakır’da ölen 10 kişiden dördünün Hüda-Par’dan olduğunu parti kendisi açıkladı.Turan Yavaş, Hüseyin Ahmet Dakak, Hasan Gökgöz ve Riyat Güneş Bağlar’da bulunan Köy-Der adlı dernekte kurban eti dağıtmak üzere hazırlık yaparken saldırıya uğradı.

40 yaşındaki Yavaş olay yerinde öldü. Dakak, Gökgöz ve Güneş dernekten kaçarak yan caddede bir eve sığındı. Saldıran grup evin çevresini sararak üç kişiyi içeride linç ederek öldürdü. Bir kişi üçüncü kattan aşağı atılırken, birisinin cesedi kısmen yakıldı, birinin ise boğazı kesildi.” 

Eyleme çağırılan insanlar yaralı, acılı, öfkeli, nefret içinde olabilirler, ancak birkaç adım ileriyi  görerek eylemleri yönlendirmeleri beklenen siyasetçilerin, burunlarının dibini bile görmelerini engelleyen “duygusal kırılmalar” yaşamaları kabul edilemez.