Türkiye’nin ekonomik durumu gün geçtikçe daha kötü bir duruma doğru gidiyor. Türkiye sermayesinin 467 milyar dolarlık dış borcu ödeyemeyeceği çok aşikâr. Piyasa, Katar gibi ülkelerin mevcut borcun ancak uzun dönemdeki faizini karşılayacak bir dolar miktarının ülkeye girişiyle rahatlatılmak isteniyor. Borcun ertelenme yolları tükenmemiş olsa da, kötü son kısa dönemde veya uzun dönemde kapımızı çalacaktır.

Sosyalistler olarak bu sürece nasıl müdahale edebiliriz? İşçi sınıfının kriz günlerinde Türkiye burjuvazisini alaşağı edeceği koşulları bugünden nasıl hazırlayabiliriz? Tarih, krizler karşısında bu soruların cevabını arayan sosyalistlerin mücadelelerine, akıl yürütmelerine çok kere tanıklık etmiştir. Aynı yolun yolcuları olarak bizler de aynı soruların cevaplarını arayacağız.

Krizlerin, bir aşırı üretim sorunu olarak ortaya çıkması, kapitalizme ait bir olgudur. 1929 ekonomik buhranından tutun da, 2008 ABD mortgage krizine kadar bu olgu, kendini defalarca tekrarlamıştır. ABD’de yaşanan konut krizi 1 trilyon dolar senedin halk tarafından ödenememesiyle başlamıştı. Türkiye’de yaşanmakta olan ekonomik krizin, inşaat sektörü üzerinden ortaya çıkmış olmasıyla ABD 2008 krizine benzerlik gözler önüne seriliyor. 467 milyar dolar olan dış borcun çoğunluğu inşaat firmaları tarafından yapılmış durumda ve Konkordato Yasası’nın çıktığı Mart’tan bu yana 250’den fazla şirket konkordato ilan etti. Bunların içinde inşaat şirketleri, altyapı inşaatına yönelmiş şirketler, büyük ölçekteki bazı şirketler ise teknik olarak iflas etse bile, bankalarla anlaşıp borçlarını erteliyorlar.

Geçtiğimiz günlerde The Guardian’ın, “TL’deki çöküş İstanbul’un silüetine yazılıydı” başlıklı makalesi inşaat sektörünün nasıl bir krizin eşiğinde olduğunu iyi bir şekilde şöyle özetlemiş: “Türk lirasının iki yıldır devam eden düzenli düşüşten sonra geçen hafta çökmesi küresel piyasaları ürküttü. Fakat İstanbul’un siluetini inceleyenler hiç şaşırmamıştır. Kentte baktığınız her yer, borçla sağlanan bir inşaat patlamasının kanıtlarıyla dolup taşıyor: Ufuk çizgisini yeni gökdelenler belirliyor, caddelerde devasa alışveriş merkezleri var ve bir dizi mega projenin arasında, dünyanın en büyüğü olması planlanan yeni bir havalimanı da var. İnşaat sektörü bu bağımlılığın en önde gelen örneklerinden biri. Sermayenin büyük kısmı yabancı para birimiyle alınan borçlardan geliyor. Bu durum, Türkiye’nin ekonomisinin büyüme için inşaat sektörüne dayalı olmasını özellikle tehlikeli kılıyor. İnşaat sektörü bir trenin ilk vagonu gibi. Eğer o giderse, bütün ülke gider.”

Görüldüğü gibi tüm veriler krizin inşaat sektörü üzerinden kendisini göstereceği ve inşaat sektörü ile bağıntılı diğer sektörlere sırasıyla yayılacağı yönünde. Öte yandan büyük sermaye grupları bu krizin etkilerini azaltabilmek için işçilerin mevcut haklarına saldıracak ve hükümetten bu yönde yasaları devreye sokmasını isteyecektir. Yeni torba yasalarla sermaye rahatlatılmaya çalışılacak ve bunun sonucunda işçi sınıfının yaşam standartları daha kötüye çekilmek istenecektir. Peki bu kriz süreci karşısında üretenlerin yani işçi sınıfının örgütlülüğü nasıl sağlanacak? Bu saldırılar nasıl püskürtülecek?

Tarihte işçi sınıfı sermayenin politikalarına karşı komiteler, birlikler, sovyetler gibi yapılarda bir araya gelerek siyasal çıkarlarını korumaya çalışmışlardır. Bu yapılar hiçbir zaman sosyalistlerden bağımsız bir şekilde gelişmemiştir, sosyalistlerin fikri kurguları ve onun ışığında gerçekleşen siyasi hamlelerle ortaya çıkmıştır. Kapitalizmin girdiği her bunalım döneminde iktisadi düzenin değişmesi için fikirsel önermeler yapılmış ve bir program etrafında harekete geçilmiştir.

Bizdeki sol akımlar siyasal hareket tarzını bu şekilde geliştirmekten çok uzakta. Hepsinin son bir aydır söylemlerine baktığımız zaman ne bir strateji var ne de bir program. Sadece krizin faturasının emekçiler tarafından ödenmemesi gerektiği deklare ediliyor. Deklarasyon, siyasal plana ikame ediliyor. Unutulmamalıdır ki tarihteki büyük değişimler siyasal planların eseridir. Bizler de bir sosyalistin üzerine düşen görevi yerine getirmeye çalışacağız. Bir siyasal plan çerçevesinde işçi sınıfının işyeri komitelerini hayata geçirmeye çalışacağız.

İnşaat sektöründen başlayarak sırasıyla bu krizden etkilenecek diğer sektörleri de kapsayacak işçi sınıfının işyeri komitelerini kurmak öncelikli görevimiz olmalıdır. Krizin daha da derinleşmesi ile birlikte hak kayıplarının en çok yaşanacağı bu sektörde işçilerin birliğini sağlamak için krizin etkilerini ve muhtemel sonuçlarını inşaat işçilerine anlatmalıyız. Büyük inşaat projelerinde çalışan inşaat işçilerinin işyeri komitelerini bir bir kurmalıyız. Gezmediğimiz şantiye, siyasal propaganda yapmadığımız inşaat işçisi kalmamalıdır. Yaklaşık 2 milyon inşaat işçisinin çalıştığı bu sektörde komiteleşmeyi büyük ölçüde sağlayabilirsek diğer sektörlerde çalışan işçilerin komiteleşmesi daha kolay olacaktır.

Deklare etmeyeceğiz, seslenmeyeceğiz. Sadece ve sadece işi sınıfının siyasal görevlerinin ne olması gerektiğini işçilerle birlikte tartışacağız. Neden komiteleşmemiz gerektiğini tartışacağız. Krizi yaratanların alaşağı edildiği, işçi sınıfının üretim sürecini belirlediği günlere hazırlanacağız.

İşyerlerinde komite kurup gelecekleri hakkında karar alan işçi sınıfının, sermaye sınıfını nasıl silkeleyip bir köşeye atacağını hep birlikte göreceğiz.