Yalnızca 8 Mart’ın değil her günün feministi olun

Birçok kadın, özellikle genç kadınlar bu 8 Mart’ın ardından ortaya çıkan tartışmaların güncel olduğunu düşünebilir. Tartışma demek yerine tartışmalar olarak ifade ettim. Çünkü bir kısmı sosyal medyadan, bir kısmı da köşe yazılarından yürüyen birkaç farklı tartışma konusu var. Bunları sıralamaya başlamadan önce neden bu tartışmanın yeni olmadığını anlamak için en az 10 yıl öncesine gitmek gerek.

Bugün çoğunluk tarafından tesadüfi olarak ayrı ayrı yerlerde farklı kurumlar ve farklı politik içeriklerle yapıldığı düşünülen 8 Mart eylemleri tarihsel bir tartışmanın ve devamında bir ayrışmanın sonucu.

Bu ayrışmayı açık ve net olarak ortaya koymakta fayda var.

Son birkaç gündür 18 yıldır yapıldığı birçok sayfada yazılan Feminist Gece Yürüyüşleri’ni düzenleyen komite, tarihte ilk defa bugün eleştirilmiyor.

Yıllardır 25 Kasım ve 8 Mart’larda gece yürüyüşlerini organize eden kurumların birlikte yaptığı toplantılar, eylemin siyasi içeriğine ve biçimine dair önceden alınmış birtakım kararların deklare edildiği toplantılar olmanın ötesine geçemedi.

Sene 2009’a gidelim… O yıllarda 25 Kasım Platformu adıyla bir araya gelen platformdaki kurumların kendilerini temsil eden bayrak, döviz taşımasının yasak olduğu, bu yasağın tartışma konusu dahi olamayacağı ve yürüyüşlerde sadece feminalı bayrak taşınacak olması buyuruldu.

Şimdi bazı insanların aklında bayrak taşımak bu kadar önemli midir sorusu belirecektir. Cevabımızı hemen dile getirelim; evet önemlidir. Çünkü orada taşınan yalnızca bir bayrak değil, politik fikrin ve bu fikri ortaya koyanların örgütünün ifade edilmesidir. Kaldı ki ilerleyen yıllarda bu fikrin ve örgütün kadınlara parçası olabilecekleri bir adres olarak gösterilmesinin ne denli önemli olduğu ortaya konuldu.

Arzuladığımız, her kesim adına bir kesimin değil herkesin eşit şekilde kendini ifade edebilmesidir. 

Her kurumun kendi sembolünü taşıması gerektiğini ifade ettiğimiz toplantılarda demokrasi gereği önerimizin kabul görmesini beklerdik ancak edilmedi.

O toplantılarda EHP’li Kadınlar olarak yaptığımız öneri tartışmaya açılıp çeşitli politik gerekçelerle kabul edilmemiş olsaydı ikinci önerimiz her kurumun ortaklaştığı bir sembol oluşturmak ve yürüyüşlerde bu sembolü hep beraber taşımak olacaktı. Neyse ki platformun katılımcısı olarak söz hakkımız olduğundan yeni bir sembol önerimizi sunduk. Ancak bizim umduğumuz demokratik bir tartışma zemini ne yazık ki olmadığından 2009 yılı 25 Kasım’ında İstiklal Caddesi’nde iki ayrı yürüyüş gerçekleşti.

*

Buraya kadar anlatılanları okuyanlar bu ayrışmanın yılın sadece iki günü (25 Kasım ve 8 Mart) için olduğunu düşünmesin.

Yazının başında ortada dolaşan birkaç farklı tartışma başlığı olduğunu dile getirmiştim. 

25 Kasım’ın hemen ardından sadece kendine benzeyen kadınların yaşadığı sorunları değil toplumun en geniş halkasındaki kadınların yaşadığı sorunları ele alacak olan, bunların en başına da kadınların erkekler tarafından öldürülmesini koyan ve bu sorunun adını “kadın cinayeti” koyarak kavramsallaştıran, kadınların kendi bireysel kurtuluşunun ötesinde hiç tanımadığı kadınlar için örgütlü mücadelesini esas alacak olan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu kuruldu. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu kadına yönelik şiddetin son aşaması olan kadın cinayetlerini durdurma mücadelesini; veri toplamaktan dava takiplerine, refleks eylemlerden kitlesel buluşmalara ve her görüşten, kesimden kadının özne olduğu, bunu sistematik olarak kararlı sürdüren, hedefi olan politik örgüt oldu.

Cumartesi Anneleri her hafta yaptığı eylemlerle nasıl ki gözaltında kayıpları durdurduysa kadın cinayetlerini durdurmaya kararlı platform da her hafta cuma günleri İstiklal Caddesi’nde yürüyüşler yapmaya başladı. “Magazin” olarak ölümünün örtülmeye çalışıldığı kadınların isimleri ısrarlı bir şekilde her hafta defalarca tekrarlandı.

Bu eylemlerin sonucunda kısa süre içerisinde “kadın cinayeti” terimi herkes tarafından kabul gördü, davalarda ve tüm kamuoyunda kullanılmaya başlandı. Bu sırada platformun yolu öldürülen birçok kadının yakınıyla mahkeme salonlarında kesişti. Birkaç yıl sonra, şimdi adını çok iyi bildiğimiz 6284 Sayılı Koruma Kanunu çıktı ve artık Platform daha çok sayıda kadına ne iyi ki hayattayken “Asla Yalnız Yürümeyeceksin” diyebildi.

*

Türkiye’de kadın hareketinin gece yürüyüşleri dışında 8 Mart’larda bir araya geldiği diğer bir ortak zemin, miting meydanlarında büyük sahneler kurularak kadın örgütleri tarafından yapılan 8 Mart kadın mitingleriydi.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu kendi oluşturduğu organlarda kararlar alıp politik hedefi doğrultusunda mücadele yürütürken 8 Mart mitinglerindeki durum ise şöyleydi:

O yıllarda mevcut AKP hükümeti dahi kadın cinayetlerindeki artışı istemeyerek de olsa dile getirmek zorunda kalırken mitinglerde okunacak basın açıklamalarına “kadın cinayetleri” başlığını önerdiğimiz halde kadınların esas sorunu ile bağ kurulmamaya devam edildi. Gerekçe olarak da kadınların gündeminin kadın cinayetleri olmadığı ifade edilerek politik hedef oluşturmayan genel geçer sloganlar konuldu.

Şimdi Platformun yaptığı eylemlerde kendi çocuğu, kardeşi, akrabasını kaybetmiş ve sadece kendi yakını için de değil bütün kadınların hayatta kalması için verdiğimiz örgütlü mücadelenin parçası olan ailelerin konuşmalarını herkes titreyerek dinliyor, o konuşmalar herkese cesaret kazandırıyor ya… Yine Platformun ilk yıllarında “ne söyleyeceğini bilemeyiz” denilerek öldürülen kadınların aileleri yıllarca kürsüden konuşturulmadı. Mitinglerin içeriği tek bir gündeme ve kimliğe daraltıldı, şimdi de sönümlendiğini görüyoruz.

*

Son yıllarda az da olsa bütün kadın örgütleri aynı değil mi, neden birlikte hareket etmiyoruz soruları hala soruluyor. Bu sebeple katılan ve özne olan her bir kadınla birlikte büyüttüğümüz kadın cinayetlerini durdurma mücadelesinin tarihsel sürecini tekrar tekrar anlatmaya, yazmaya ve tartışmaya ihtiyaç var.

Gezi Direnişi, bütün toplumun ayağa kalktığı bir direniş olmakla beraber direniş boyunca çok sayıda kadının Gezi’nin sembolü olması tesadüfi değildir. Her ne kadar Gezi Direnişi sonrası devletin tüm toplumsal muhalefet kesimlerine olan baskısı artmış olsa da kadınlar her dönemden daha da örgütlenerek çıkmıştır. Bu durumdan yola çıkarak kadınların özü gereği çok iyi olduğunu söylemek yersizdir. Gezi’de yapılan forumlar ve elde edilen kolektif çalışma pratiği ışığında oluşturulan Kadın Meclisleri her katılanın özne olabildiği, karar alma mekanizmalarına dahil olabildiği bir işleyişe sahip olmuştur. Bu da kadınların Türkiye çapında örgütlenmesinin önünü açmıştır. 8 Mart günlerinde caddeleri ve meydanları dolduran 8 Mart feministleri değil yılın her günü Türkiye’nin dört bir yanında yürütülen örgütlü kadın mücadelesidir.

*

Pek hazin olan bir başka durum ise yıllardır var olan bütün bu ortak 25 Kasım, 8 Mart platformlarında yer alan sosyalist kadın örgütlerinin, liberal feminizmi karşısına almayı bırak onlarla arasına en ufak mesafe bile koymamış olmasıdır.

Kadın çalışması yürütmeyen sol sosyalist kimi örgütlerin de Gezi’nin ardından kadın çalışması başlatması feminizm mücadelesi adına iyi bir gelişme. Ama bu örgütlerin de kendi kadın politikasını üretmiyor olmaları, liberal feminizmin peşinden sürüklenmeye devam edecekleri anlamına gelir. Kadın hareketinde “birey” olarak var olup örgütlü hareketleri küçümsemeyi düstur edinmiş bu eğilimin toplumda bir karşılığı yok. Umarız diğer kadın örgütleri de yol yakınken bu yanlıştan dönerler.

*

Bu yıl yapılan 8 Mart Gece Yürüyüşü’nde gerçekleşen polis saldırısı sonrası eylem komitesinin tutumu sosyal medyada feministlerin gündeminde TT oldu diyebiliriz. Bizim için yeni bir durum olmasa da ne iyi ki eylem komitesinin eleştirelliğe olan mesafesini herkes apaçık bir şekilde atılan tweetler üzerinden gördü. Eleştirileri dile getiren arkadaşlarımıza da “bu aleme hoş geldiniz” demek öyle görünüyor ki bizim üzerimize düşer. Umarız ki bundan sonra hem yazılı hem sözlü daha çok politik zeminde tutarlı bir şekilde yürütülür bu tartışma.

Bununla birlikte polis saldırısı karşısındaki fotoğraf karelerine dair de birkaç söz söylemek gerekli. Kadınların veya herhangi bir toplumsal kesimin yürüyüşüne polisin sert saldırısı karşısında militan bir duruş sergilenmesini çok anlamlı bulmakla birlikte meselenin bundan ibaret olmadığını belirtmeliyim. O polis barikatı karşısında durulduğu kadar kadın cinayeti davalarına gitmek, kadınlara şiddet karşısında haklarını anlatmak, direnişteki işçi kadınların eylem alanına gitmek, üniversitede genç kadınlarla birlik oluşturmak da bir o kadar anlamlıdır. Bunların hepsi bir bütün olarak yapıldığında örgütlü bir kadın hareketi ve o hareketin kazanımları ortaya çıkabilir, çıkmıştır.

Son günlerde yazılarda beğenmiyorsanız alternatifini yapın diye öneri getirenler oldu. O bahsedilen alternatifi hayata geçirmişler tarafından meraklısına tavsiye edilir.

*

Polis barikatından konu açılmışken son olarak...

Şimdiki genç arkadaşlarımızın bir çoğu bilmezler ama bundan 10 yıl önce yazıda daha önce bahsettiğimiz 8 Mart eylem ve mitinglerinden ayrı bir 8 Mart mitingi daha yapılırdı. Bu mitingin politik farkı ise kadın erkek birlikte yapılıyor olmasıydı. Bugünün “kırmızı mı mor mu” tartışmasının o yıllardaki ifadesi “kadın erkek el ele” idi. Bu mitingi düzenleyen sosyalist örgütlerdeki genel ortak yaklaşım, kadın mücadelesinin sosyalizm mücadelesini böleceğini düşünerek kadınların ezilmesi sorununu kadın erkek el ele, devrimden sonra çözülecek bir sorun olarak görmeleriydi. Kadınların ezilmesinin kapitalizm içerisinde ortadan kaldırılması mümkün olmamakla birlikte eşit olmayan kadın ve erkeğin birlikte mücadelesi de mümkün değildir. Erkek egemenliğine karşı mücadelenin öznesi kadınlardır. Dünyada ve Türkiye’de yükselen örgütlü feminizm mücadelesinin bir olumlu sonucu da kadın - erkek birlikte yapılan 8 Mart mitinglerin artık yapılmıyor olmasıdır. Bundan birkaç yıl önce “kadın erkek elele” politik fikrini benimseyen örgütlerden arkadaşlarımızı gece yürüyüşünde en ön saflarda görmek bizi sevindirmiş olsa da geçmiş sürece dair politik değerlendirmelerini/özeleştirilerini ve güncel kadın politikalarını okumak, duymak isteriz.